Geleneksel olarak, ABD de kim başkan seçilirse seçilsin, Rusya’nın gelişmesinden çok rahatsız olduğunu bulduğu her fırsatta açıklarlar. Aslında rahatsız oldukları Rusya’nın büyümesi ve gelişmesi değil, Rusya- Çin iş birliğinin artmasıdır. Hatta adı ne olursa olsun bu iki ülkenin askeri iş birliğini geliştirmeleri Amerikan yönetiminin kabusudur.
Doğal olarak İsrail’in, Ortadoğu’nun Baş belası Türkiye ile aralarında kontrol edilebilir bir tampon olması her fırsatta doğrudan veya dolaylı olarak işlenen konulardan biridir.
Son olarak pek belli olmamakla beraber yakın gelecekte mutlaka çok taraflı bir savaş çıkaracak olan su meselesidir ve bunun olması fazla zaman almayacaktır.
Türk dış politikası ikinci körfez harekâtından bu yana çok zorlu sınavlardan geçmiş ve başarısız olmuştur. Bunun ana nedeni, ülkeler hakkındaki siyasi görüşlerin ve alınan pozisyonların, sabah başka akşam başka olmasıdır. Aslında uzak veya yakın herhangi bir devletle kurulacak ilişkiye duygular egemen olamaz, sadece çıkarlar arasında bir denge kurulmaya çalışılır.Başka bir deyişle diplomasi de siyah veya beyaz yoktur yapılan siyasi manvralar grinin tonları üzerinde dolaşılır.
Ülkenin bir duruşu vardır ve bu duruş, dışişleri bürokrasi tarafından belirlenir, siyasi iktidarlar kendi kafalarındaki politikalara göre çok ufak rota değişiklikleri yaptırırlar, böylece herhangi bir konuda ülke görüşü ortaya çıkar. Bu görüş en alt seviyedeki veya en üst seviyedeki bürokratlar tarafından aynen uygulanır ve her zeminde savunulur. İktidar da olan siyasi görüşün temsilcileri de esasen kendilerinin belirlediği bu görüş çerçevesinde konuşurlar. Seçmene dönük birtakım hesaplarla ana politikaya aykırı demeç verilmez hele ağzına gelen söylendikten sonra söylediklerim yanlış anlaşıldı veya gazeteciler söylediklerimi çarpıttı, hiç denmez.
Doğal olarak belirlenen politikaya, ki o artık ülkenin o konudaki görüşüdür, ana muhalefet partisinin ise, uyma zorunluluğu yoktur. Her zaman, özellikle, politika belirlenirken, tam tersi savunulabilir, bunun bir sakıncası yoktur. Uluslararası politika bunu anlar ve bu da muhalefetin görüşüdür diye not eder.
Son yirmi yılda olup bitene ve uluslararası saygınlık açısından geldiğimiz yere bakılırsa, Yönetici kadrolarının ülkenin dış politikasına değil yön vermek, mevcudu bile uygulayabilecek durumda olmadığı görülür. Her şeyden önce parti kurmayları, dışişleri bürokrasisini anlamaya hiç niyetli olmadıklarını ve artık çok taraflı uluslararası ilişkiler değil, Sünni Müslüman devletlerle dış politikasız bağlantılar kurmaya başlama zamanının geldiğini söylemiş, bu Monşer ler le bu iş yürümez onun için kendi kadromuzu kuracağız da denmiştir.
Bu söylemin beklenen adımları hızla atılmış, son derece deneyimli sefirlerden işe yeni başlayan meslek memurlarına kadar tüm Dışişleri kadrosu ilk günden değiştirilmeye başlanmış, sonuçta ortaya bu günkü durum çıkmıştır.
Irak bu karmaşanın en belirgin örneklerinden biridir. Her şeyden önce merkezi Irak hükümeti ile ilişki kurulması gerekirken ve bu yapılıyor görüntüsü verilirken, Kuzey Irak’ta yerleşik 20 Kürt aşiretinden biriyle, Barzan aşiretiyle ilişki kurulmuş ve aşiret reisi zamanla çeşitli yöntemlerle büyütülüp beslenerek, bu günkü Başkan Barzani olmuş, Eylül 2017 de bağımsızlık referandumu yapacağını ilan ederek icat ettiği haritada Türkiye’den Güneydoğu vilayetlerinin tamamına yakınını referandum bölgesi içerisinde göstermiştir.
Bu duruma Hükümet kanadı cılız tepkiler gösterirken Muhalefetin hiç sesi çıkmamıştır. Ayni kadro Diyarbakır’da kürdistan kurultayı düzenlerken ve güneyde kurulmasının hayal edildiği kürdistan kuzeyin yani T.C. topraklarının nasıl ve ne zaman tartışılacağı konuşulurken buna da Hükümetten bir tepki olmadığı gibi ana muhalefet partisi böyle bir konunun farkında bile olmamıştır.
İktidar ve ana muhalefet partisinin, kendilerine özgü bir Kürt politikasının olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak görünen o ki AKP sadece Sünni Müslüman ve ihvan a yakın topraklarla ilgilenirken bu arada o bölge ile petrol ticareti yapmayı sürdürmekte, inşaat işlerinin çoğu bilinen müteahhitlere verilmekte, Süleymaniye’de yerleşik ve ne yaptığı bilinmez eski bir gazeteci de baş danışman olabilmektedir. Bu durumun Türkiye ve Irak arasındaki diplomatik ilişkilerle bir alakası yoktur ve görünen o ki zaten bu ülkeyle diplomatik bir ilişkide yoktur.
CHP ye gelince şimdilik mahcup tavırla Kürtlere bazı hakların verilmesinden silahların susmasından bahsedilmektedir. Bu konuda yapılacak çok şey ve atılacak çok adım olmasına rağmen hiçbir platformda hiçbir tepkiye rastlanmamaktadır. Ayrıca son zamanlarda sık sık zaten asker eski asker değil çok zayıfladı güç kaybetti denerek sanki gelecekteki bazı siyasi manevraların şimdilik alt yapısı hazırlanıyor, görüntüsü de verilmektedir.
CHP yönetimi hiçbir zaman anlayamadığımız bir nedenle dış politikaya ve gelişmelere soğuk bakmış tepkileri ise cılız hatta kimi zaman tuhaf olmuştur. Bu konu hakkında olay bazında detay yorumlara girmek istemeyiz ancak kadrosundaki çok değerli sefirlerden azami şekilde yararlanması ve iktidarı tenkit şeklini mahcubiyetten kurtarması bize göre hemen yapılması gerekenlerdendir.
Sonuç olarak Türk Irak ilişkileri gerek iktidardaki parti gerekse ana muhalefet partisi açısından yoktur sadece bazı aşiretlerle ahbap çavuş ilişkileri vardır ve bu da dış politika değildir
Suriye ile ilişkiler ise apayrı bir maceradır. Başlangıçta sınırlar kaldırılıp ortak Bakanlar Kurulu toplantıları yapılırken, Başkan Esad, Esed olmuş ve her şey değişmiştir. El yordamı ve günlük politik kararlarla konu buraya gelmiş, TSK Suriye’ye sokulmuş ancak ne yapacağı konusunda siyasi hedef verilmemiştir. Bu sınır ötesi operasyonlarda bir ilktir. Bu konu ana muhalefet partisi tarafından gündeme getirilmemiş sadece CHP genel başkanı tarafından askerin oraya ölmeye yollandığı söylenmiştir.
Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunların bu kadar karmaşık hale gelmesinden biz raporu hazırlayanların görüşüne göre, Ana muhalefet de iktidar kadar sorumludur ve bu sorumluluğu hiç anlamamışlardır.
Sonuç olarak
Dış politikanın, iktidar partisi tarafından, kimi zaman anlaşılan kimi zaman da anlaşılmayan günlük politikalarla yürütüldüğü, hatta çoğu zaman olayların oluruna bırakıldığı, Türkiye’ de, sonucu ve yapılması gerekenleri anlatan bu bölümde, yapılacak şey, tespitlerle başlamaktır.
Birkaç gün önce doksan dördüncü yılını kutladığımız genç cumhuriyet, hiç de öyle sanıldığı kadar kolay kurulmamıştır. Bu günlerde pek moda olan, nedenini ve bir türlü anlayamadığımız, Osmanlı hayranlarının o dönemdeki yöneticileri, istenen her şeyi emir kabul edip derhal yerine getirmelerine rağmen, bu ülkenin insanları, bütün yorgunluklarını, yokluğu, verdikleri şehitleri unutup, durumu içlerine sindirememiş, dünyanın ve bu ülkenin büyük çoğunluğunun, asrın lideri olarak, önünde eğildiği, büyük Atatürk etrafında birleşmiş ve bir ülkeyi yoktan var edip saygın sözü dinlenir olmasını sağlamıştır.
Yapılmak istenen nedir, hemen sorulması gerekli ilk sorudur. Ortada 2023 hedefleri dolaşmakta ve bunun Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetten farklı olacağı, devletin vatandaşa ve haklarına göre değil, ümmete ve haklarına göre şekilleneceği el altından yayılmaktadır. Günlük yaşamda akla gelen her şey dini kisveye büründürülmekte her türlü açıklama dini motifler kullanılarak yapılmaktadır. İş o kadar ileri gitmiştir ki kadınlara saldırılar çocuklara tecavüz günlük olaylar haline gelmiş buna iktidar partisinin bir kanadı destek verirken, ana muhalefet hiçbir yorum yapmamış hatta sesini dahi çıkarmamıştır. Devlet protokolünün en üstünde yer alanlar, bazı padişahlardan sevgi ve saygı ile bahsederken, Atatürk devrimlerinin bu ülkeyi cahilleştirdiği savunulmaya başlanmıştır. Örneğin harf devrimiyle bu ülkenin geçmişini ve edebiyatını kaybettiği, fesin şapkaya göre daha İslami bir giysi olduğu savunulur olmuştur.
Bu toplumun bütün bunları kabullenemeyeceği bilindiği halde neden şartlar zorlanmaktadır, bu anlaşılamamıştır ve Ana Muhalefet partisinin neden bunların hiçbirine omurgalı bir çıkış yapmadığı ise hiç anlaşılamamıştır.
Doğruları ve yanlışları olan on beş yıllık bir yönetimin, dış politika gibi uzmanlık isteyen son derece zor ve ağdalı bir konuda, yaptığı yanlışlıkları sıralayıp, hiç bir şey yapmayan, olaylar tersine dönüp hızla kaosa doğru sürüklenildiğinde, kendilerini aydın olarak tanımlayan tuhaf kişi ve guruplarla, ah ben söylemiştim beni dinlemediler demek, hele hele ana muhalefet partisi iseniz konulara sadece mahcup ifadelerle dokunup yapıcı hiç bir eleştiri ortaya koymamak, sadece biz sırada insanlara göre değil, herkese göre yanlış bir tutumdur. Bu nedenle konuya tamamen başka bir açıdan bakmak gerekir;
Uluslararası İlişkiler fakültelerinde ilk öğretilenlerden biri, hangi siyasi görüşü benimserseniz benimseyin, Hariciye bürokrasisine, gerektiğinde onun arkasında durup lafının dinlenmesini sağlayan askeri bürokrasinin, kadrolarına, hiç dokunmamalısınız. Bunların kendilerini yeniden toplaması için geçen zaman sizin belki de her şeyi kaybedeceğiniz zaman olacaktır. İktidar partisi bir kısmı kendi içindeki kızgınlıklardan bir kısmı da, üst akıl adını taktıkları birilerinin telkiniyle, her ikisine de dokunmakla kalmamış dağıtıp geçmiştir.
Adı geçen fakültelerde öğretilen bir başka yazılmamış kural, devletin bir konudaki tavrını göstermek istediğinizde söylediğinizden asla vaz geçmemelisiniz hele tam tersini asla söylememelisiniz. İktidar partisinin konuya ilişkin yaklaşımlarını tek tek inceleyecek değiliz ancak, çok ve sık yapılması nedeniyle uluslararası ilişkilerdeki en önemli şey olan güven kaybolmuştur ve Türkiye artık sözüne güvenilemez ülkedir. Bilindiği gibi dünyada sadece Sünni Müslümanlar veya ihvan taraftarları yaşamamaktadır. Çeşitli bölgelerdeki çıkarlarınızı savunmak için bazen konuyla alakası olmayan ülkelerle birlikte hareket etmek zorunda kalırsınız. Ancak söylediğiniz ve yaptığınız uymuyorsa size güvenilmez ve kimse de sizi dinlemez. Türkiye’nin 15 senede geldiği durum budur. Ana muhalefet partisi buna karşılık ne yapmıştır bilinmez ama kamuoyuna yansıyan bir şey yapmadığıdır. Siyaset bilimine göre bir parti iktidara sadece yapılanları tenkit ederek gelemez daha somut öneriler ortaya koymalı daha dik duruş sergilemelidir.
Bu arada sürekli suskun kaldığını söylediğimiz ana muhalefet partisi, belki de kapalı kapılar ardında söyleyeceklerini en ağır biçimde söylüyordur. Bu doğru ise dahi, uygulanan siyasi tavır gene de yanlıştır. Kamuoyu, CHP’ nin herhangi bir olayda ne tepki gösterdiğini açıkça bilmek istemekte, bunu görmediği, duymadığı ve okumadığı zaman gene bir şey yapılmadı izlenimine kapılmaktadır. Yakın hatta çok yakın dönemde bu görüşün biz sıradan insanların kafasından silinmesi için gereken her şey yapılmalıdır.
Neticede Türkiye siyasi miyopların önderliğinde neredeyse 50 yıldır karanlık ve dar bir tünelde hızla duvarlara tutunarak ileri doğru düşe kalka koşmaya çalışmaktadır. Evet bu tünelin bir sonu vardır ve sonunda ışık gözükmektedir. Anlaşılamayan nokta görülen ışık tünelin ucumu dur yoksa karşıdan gelen hızlı tren midir?