THE ABRAHAM ACCORDS

PEACE OR A NEW SECURITY SYSTEM?

Almost every major agreement signed in the Middle East is presented to the public through concepts such as “peace,” “stability,” “cooperation,” and “regional integration.” However, when the modern history of the region is examined, a very different reality emerges. In the Middle East, diplomatic texts rarely produce diplomacy alone; they also create new distributions of power, new loyalty structures, new markets, and new security architectures.

The Abraham Accords, initiated under U.S. sponsorship in 2020, are a direct product of such a process.

According to the official narrative, the issue appears quite simple. Normalization was established between Israel and several Arab states, economic relations were expanded, embassies were opened, and a historic step toward regional peace was supposedly achieved. Even the name “Abraham” was carefully chosen as part of this psychological framework. Since Abraham is regarded as a common patriarch in both Judaism and Islam, the title was intended to project an image of religious and historical reconciliation.

However, states do not act on the basis of religious rapprochement.
They act on the basis of security fears.

In reality, the central issue behind the Abraham Accords is not the Palestinian question, but Iran.

For many years, Israel, the Gulf monarchies, and a significant part of the U.S. security establishment have viewed Iran as a regional threat. Iran’s ballistic missile capability, its proxy network, its pressure over the Strait of Hormuz, its Shiite axis strategy, and its nuclear program are all evaluated within the same security framework. For this reason, the Abraham Accords represent not merely diplomatic normalization, but also a new security line shaped around an Iran-centered fear axis.

Washington’s regional approach has largely been built upon this logic. First, a perception of threat is amplified; then, a security system is marketed through that same threat. For the Gulf states, the issue is not simply recognizing Israel. The real objective is to enter a U.S.-backed regional protection umbrella.

Yet there is a critical point that must be understood:

The security umbrella offered by the United States does not necessarily mean automatic military protection.

International politics is filled with examples of this reality. Article 51 of the United Nations Charter, Articles 4 and 5 of the NATO Treaty, and Article 42(7) of the Lisbon Treaty are constantly described through the language of “collective security.” However, during real crises, the behavior of states is determined not by treaty texts, but by national interests.

The Abraham Accords appear to be the Middle Eastern version of the same logic.

Although the visible face of the agreement includes economics, technology, energy, and investment, what is being formed behind the scenes is effectively a strategic bloc. Breaking Israel’s regional isolation, integrating Gulf states into the same security structure with Israel, and containing Iran form the backbone of this system.

The real issue that deserves discussion, however, is Turkey.

Turkey is not an ordinary country within this equation. Its NATO membership, control over the Black Sea and the Turkish Straits, border with Iran, large military capacity, central role in energy corridors, and political influence across the Middle East give Ankara a position capable of altering the balance of the entire system.

For this reason, Washington has long avoided building a Middle Eastern order that completely excludes Turkey, while simultaneously remaining uncomfortable with Ankara’s capacity for independent maneuvering.

Today, Turkey finds itself trapped between two different Middle Eastern visions.

The first option is integration into the new Israel-centered security architecture shaped under U.S. leadership.

The second is not to join the Iranian, Russian, or Chinese blocs entirely, but rather to continue pursuing a multidirectional balance policy.

Ankara’s current strategy is being carried out precisely within this gray zone.

Because for Turkey, the issue is not simply whether to maintain diplomatic relations with Israel. The real question is whether Turkey will become an active component of the strategy designed to contain Iran.

The consequences of such a decision could be extremely severe.

A full Turkish integration into a system similar to the Abraham Accords could disrupt Ankara’s regional balancing policy, intensify tensions with Iran, make the Syrian theater even more fragile, weaken Turkey’s multidirectional diplomatic balance with Russia and China, and perhaps most importantly, seriously erode Turkey’s political weight within the Islamic world.

Because in the Middle East, countries are never judged solely by the agreements they sign.

The security system you become part of is often more important than the agreement itself.

Although the Abraham Accords are officially presented as a process of diplomatic normalization, they increasingly appear to represent the political entry card into a new power architecture being constructed across the Middle East.

And what is expected from Turkey is not merely diplomatic support, but strategic integration into this emerging security system.

The real issue facing Ankara is therefore no longer whether to establish relations with Israel.

The real issue is which geopolitical axis Turkey intends to stand within as the new Middle Eastern order takes shape.

Formun Üstü

Formun Altı

Formun Üstü

İBRAHİM ANLAŞMALARI

BARIŞ MI YENİ GÜVENLİK SİSTEMİ Mİ?

Ortadoğu’da imzalanan büyük anlaşmaların neredeyse tamamı kamuoyuna “barış”, “istikrar”, “işbirliği” ve “bölgesel entegrasyon” kavramlarıyla sunulur. Ancak bölgenin modern tarihi incelendiğinde görülen gerçek çok farklıdır. Çünkü Ortadoğu’da diplomatik metinler çoğu zaman yalnızca diplomasi üretmez; yeni güç dağılımını, yeni sadakat ilişkilerini, yeni pazarları ve yeni güvenlik mimarilerini de beraberinde getirir.

2020 yılında ABD’nin ön ayak olmasıyla imzalanan İbrahim Anlaşmaları da tam olarak böyle bir sürecin ürünüdür.

Resmi anlatıya göre mesele oldukça basittir. İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme sağlanmış, ekonomik ilişkilerin önü açılmış, karşılıklı büyükelçilikler kurulmuş ve bölgesel barış için tarihi bir adım atılmıştır. Anlaşmanın adına özellikle “İbrahim” denmesi bile bu psikolojik zeminin parçasıdır. Çünkü hem Yahudilik hem İslam geleneğinde Hz. İbrahim ortak ata kabul edilir ve bu isim üzerinden dini yakınlaşma görüntüsü üretilmek istenmiştir.

Ancak devletler dini yakınlaşma çabalarıyla değil, güvenlik korkularıyla hareket eder.

Gerçekte İbrahim Anlaşmaları’nın merkezinde Filistin meselesi değil İran bulunmaktadır.

Uzun yıllardır İsrail, Körfez monarşileri ve ABD’nin önemli bölümü İran’ı bölgesel tehdit olarak tanımlamaktadır. İran’ın balistik füze kapasitesi, vekil örgüt ağı, Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısı, Şii ekseni politikası ve nükleer programı aynı güvenlik denkleminde değerlendirilmektedir. Bu nedenle İbrahim Anlaşmaları yalnızca diplomatik normalleşme değildir; aynı zamanda İran merkezli korku ekseninin ürettiği yeni güvenlik hattıdır.

Washington’un bölgedeki yaklaşımı da büyük ölçüde bunun üzerine kuruludur. Önce tehdit algısı büyütülmekte, ardından aynı tehdit üzerinden güvenlik sistemi pazarlanmaktadır. Körfez ülkeleri açısından mesele yalnızca İsrail’i tanımak değildir. Asıl mesele, ABD destekli bölgesel koruma şemsiyesine dahil olmaktır.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur:

ABD’nin sunduğu güvenlik şemsiyesi çoğu zaman otomatik askeri koruma anlamına gelmez.

Uluslararası sistem bunun örnekleriyle doludur. Birleşmiş Milletler Şartı Madde 51, NATO Anlaşması Madde 4 ve 5 ya da Lizbon Antlaşması 42(7) sürekli “kolektif güvenlik” söylemiyle anlatılır. Ancak gerçek kriz anlarında devletlerin davranışını belirleyen şey anlaşma metinleri değil, ulusal çıkarlardır.

İbrahim Anlaşmaları da aynı mantığın Ortadoğu versiyonu gibi görünmektedir.

Çünkü anlaşmanın görünen yüzünde ekonomi, teknoloji, enerji ve yatırım başlıkları bulunsa bile, perde arkasında oluşan şey fiili bir stratejik bloktur. İsrail’in bölgesel yalnızlığının kırılması, Körfez ülkelerinin İsrail ile aynı güvenlik sistemine bağlanması ve İran’ın çevrelenmesi bu yapının temel omurgasını oluşturmaktadır.

Asıl tartışılması gereken konu ise Türkiye’dir.

Çünkü Türkiye bu denklemin sıradan ülkelerinden biri değildir. NATO üyesi olması, Karadeniz ve boğazlar üzerindeki kontrolü, İran sınırına sahip olması, büyük askeri kapasitesi, enerji koridorlarının merkezinde bulunması ve Ortadoğu üzerindeki siyasi etkisi nedeniyle Ankara’nın pozisyonu bütün sistemin yönünü değiştirebilecek ağırlığa sahiptir.

Bu nedenle Washington uzun süredir Türkiye’yi tamamen dışlayan bir Ortadoğu sistemi kurmak istememekte, ancak aynı zamanda Ankara’nın bağımsız hareket kapasitesinden de rahatsızlık duymaktadır.

Türkiye bugün iki farklı Ortadoğu arasında sıkışmış durumdadır.

Birinci seçenek; ABD öncülüğünde şekillenen, İsrail merkezli yeni güvenlik mimarisine eklemlenmektir.

İkinci seçenek ise İran, Rusya ve Çin ile tamamen aynı blokta yer almak değil, çok taraflı denge politikasını sürdürmeye çalışmaktır.

Ankara’nın mevcut politikası tam olarak bu gri alanda yürümektedir.

Çünkü Türkiye açısından mesele yalnızca İsrail ile diplomatik ilişki kurmak değildir. Gerçek mesele, İran’ı çevreleme stratejisinin aktif parçası haline gelip gelmeyeceğidir.

Böyle bir tercihin sonuçları ise son derece ağır olabilir.

Türkiye’nin İbrahim Anlaşmaları benzeri bir sisteme tam entegrasyonu; Ortadoğu’daki denge politikasını bozabilir, İran ile ilişkileri sertleştirebilir, Suriye sahasını daha kırılgan hale getirebilir, Rusya ve Çin ile yürütülen çok yönlü diplomatik dengeyi zayıflatabilir ve en önemlisi Türkiye’nin İslam dünyasındaki siyasi ağırlığını ciddi biçimde aşındırabilir.

Çünkü Ortadoğu’da hiçbir ülke yalnızca imza attığı metinlerle değerlendirilmez.

Hangi güvenlik sisteminin parçası haline geldiğiniz, çoğu zaman imzaladığınız anlaşmanın kendisinden daha önemlidir.

İbrahim Anlaşmaları bugün kağıt üzerinde diplomatik normalleşme olarak sunulsa da, gerçekte Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan yeni güç mimarisinin siyasi giriş kartı gibi görünmektedir.

Ve Türkiye’den beklenen şey yalnızca diplomatik destek değil, bu yeni güvenlik sisteminin stratejik parçası haline gelmesidir.

Ankara’nın önündeki gerçek mesele artık İsrail ile ilişki kurup kurmamak değildir.

Mesele, kurulmakta olan yeni Ortadoğu düzeninde hangi eksende duracağıdır.

ANLAŞMALAR VE GÜÇ GERÇEĞİ

BÖLÜM 3

BM 51 – NATO 4/5 – LİZBON 42(7)

AYNI MASADA OTURAN AYRI DÜNYALAR

GİRİŞ

Uluslararası güvenlik sistemi üzerine yapılan tartışmaların en büyük problemlerinden biri, tamamen farklı karaktere sahip güvenlik metinlerinin aynı mekanizmanın parçalarıymış gibi sunulmasıdır.

Oysa gerçekte Birleşmiş Milletler Şartı Madde 51, NATO Anlaşması Madde 4 ve 5 ile Avrupa Birliği Lizbon Antlaşması 42(7), aynı siyasi kültüre, aynı askeri kapasiteye ve aynı karar alma anlayışına sahip değildir.

Daha açık ifadeyle bu üç yapı aynı “savunma” kelimesini kullanır, ancak aynı şeyi kastetmez.

Birisi devletlerin doğal hayatta kalma hakkını tanımlar. Birisi organize askeri ittifaktır. Diğeri ise büyük ölçüde siyasi dayanışma formülüdür.

Sorun da tam burada başlamaktadır.

Çünkü modern dünyada kamuoylarına çoğu zaman, bir saldırı gerçekleştiğinde sistemin otomatik biçimde çalışacağı algısı satılmaktadır. Gerçekte ise uluslararası sistem otomatik değil politiktir. Ve politika, çıkar değiştiği anda yön değiştirir.

Bu nedenle kriz anlarında anlaşma metinlerinden önce başka sorular ortaya çıkar. Bu savaşın ekonomik yükünü kim taşıyacaktır? İlk ciddi kayıplar başladığında hangi hükümet geri adım atacaktır? Kamuoylarına verilen güvenlik garantileri gerçek maliyet ortaya çıktığında devam edecek midir? Hangi devlet gerçekten savaşmayı, hangisi yalnızca açıklama yapmayı düşünmektedir?

Çünkü modern uluslararası sistemde hiçbir devlet başka bir devlet için romantik nedenlerle savaşmaz.

Devletler çıkarları kadar risk alırlar. Risk büyüdüğünde ise anlaşmalar yeniden yorumlanmaya başlanır. Bu nedenle uluslararası güvenlik sistemi çoğu zaman hukuk üzerinden değil, kapasite üzerinden çalışır. Ve kapasite yoksa anlaşmaların dili sert olsa bile sonuç değişmez.

1. BM MADDE 51

DEVLETLERİN DOĞAL SAVUNMA HAKKI

BM Şartı Madde 51 aslında kolektif savunma sistemi değildir.

Bu madde temelde bir devlet saldırıya uğradığında kendisini savunma hakkına sahip olduğunu söyler. Yani burada otomatik askeri yardım zorunluluğu yoktur. Kimsenin sizin yerinize savaşma mecburiyeti bulunmaz.

Bu nedenle BM sistemi siyasi meşruiyet üretir, diplomatik zemin oluşturur, ancak doğrudan askeri garanti vermez.

Aslında sistemin temel sınırı da budur.

Çünkü BM yapısının merkezinde güç değil uzlaşma vardır. Ancak büyük güçler karşı karşıya geldiğinde uzlaşma çoğu zaman çöker. Güvenlik Konseyi veto sistemi nedeniyle kilitlenebilir ve o noktada devletler tekrar klasik güç politikasına döner.

Bu nedenle uluslararası sistemin gerçek sigortası çoğu zaman hukuk değil, askeri kapasitedir.

BM SİSTEMİNİN GÖRÜNMEYEN GERÇEĞİ

Teorik olarak Birleşmiş Milletler sistemi uluslararası barışı korumak için kurulmuştur. Ancak pratikte sistemin nasıl çalıştığına bakıldığında, Güvenlik Konseyi’nin büyük güçlerin siyasi mücadele alanına dönüştüğü açık biçimde görülmektedir.

Çünkü BM’de her devlet eşit görünse de, her devlet aynı güce sahip değildir.

Gerçek karar mekanizması büyük ölçüde veto hakkına sahip daimi üyelerin siyasi ağırlığında, ekonomik baskı kapasitesinde, askeri güçte ve küresel finans sistemini kontrol eden yapılarda toplanmıştır.

Bu nedenle uluslararası hukuk çoğu zaman tamamen tarafsız çalışan evrensel sistem değil, güç dengesi içinde işleyen siyasi mekanizma karakteri göstermektedir.

Bazı devletler BM kararlarını ihlal ettiğinde yalnızca diplomatik eleştiri alır. Bazıları ise ağır yaptırımlarla ekonomik baskı altına girer. Çünkü yaptırım mekanizmaları yalnızca hukuk üzerinden değil, küresel güç ilişkileri üzerinden çalışmaktadır.

BM sistemi tamamen güçsüz değildir. Aksine ekonomik yaptırımlar, ambargolar, diplomatik izolasyon ve askeri müdahale kararları üzerinden ciddi baskı kapasitesine sahiptir. Ancak bu kapasitenin ne zaman ve kime karşı kullanılacağı çoğu zaman evrensel hukuk anlayışından çok, büyük güçlerin siyasi uzlaşmasına bağlıdır.

Ve Güvenlik Konseyi kilitlendiği anda uluslararası sistem tekrar klasik güç politikasına geri döner.

Çünkü kriz anlarında devletler çoğu zaman hukuk metinlerini değil, güç dengelerini dikkate alırlar.


2. NATO MADDE 4 VE 5

ORGANİZE GÜCÜN SİYASİ-ASKERİ SİSTEMİ

NATO ise tamamen farklı karakterde bir yapıdır.

Çünkü NATO yalnızca bir anlaşma değildir. Aynı zamanda komuta kontrol sistemi, ortak harekât planlaması, lojistik ağ, hava savunma sistemi, istihbarat paylaşımı, standartlaştırılmış askeri yapı ve stratejik nakliye kapasitesi üzerine kurulmuş dev bir askeri organizasyondur.

Bu nedenle NATO Madde 5 yalnızca siyasi bir cümle değildir. Arkasında gerçek askeri mekanizma bulunmaktadır.

Ancak burada da kamuoylarının çoğu zaman görmediği kritik gerçek vardır:

Madde 5 otomatik savaş ilanı değildir.

Metin dikkatli okunduğunda her ülkenin kendi uygun gördüğü yöntemle yardım edeceği görülmektedir. Bir ülke asker gönderirken başka bir ülke mühimmat sağlayabilir, bir diğeri yalnızca siyasi destek açıklaması yapmakla yetinebilir.

Ancak Madde 4 ve 5 birlikte değerlendirildiğinde NATO sisteminin nihayetinde askeri müdahale ihtimali üzerine kurulduğu görülmektedir. Müdahalenin düzeyi değişebilir, ancak sistemin temel mantığı yalnızca diplomatik dayanışma değildir.

Dolayısıyla NATO’nun gerçek gücü yalnızca anlaşma metninden değil, ABD liderliğindeki askeri kapasiteden gelir.

Ve bugün Avrupa’nın en büyük stratejik problemi tam burada başlamaktadır.

Çünkü NATO’nun kritik kapasitesinin önemli bölümü hâlâ ABD hava gücü, stratejik nakliye sistemi, uydu altyapısı, istihbarat ağı ve lojistik organizasyonu üzerine kuruludur.

Bu nedenle birçok Avrupa ülkesi onlarca yıl boyunca düşük savunma harcamalarıyla yaşayabilmiştir. Çünkü ortaya çıkan güvenlik açığını Washington kapatmıştır.


3. LİZBON 42(7)

AVRUPA’NIN SİYASİ DAYANIŞMA FORMÜLÜ

Lizbon 42(7) çoğu zaman NATO’nun Avrupa versiyonu gibi sunulmaktadır. Ancak gerçekte durum oldukça farklıdır.

Çünkü Avrupa Birliği ortak orduya sahip değildir. Birleşik komuta sistemi kuramamış, stratejik hava taşımacılığında sınırlı kalmış, ortak savunma sanayi üretiminde parçalı yapıdan kurtulamamıştır. Nükleer caydırıcılığı sınırlıdır ve karar alma süreçleri ağır işlemektedir.

Bu nedenle Lizbon 42(7) büyük ölçüde siyasi dayanışma maddesi karakteri taşır.

Nitekim Fransa’nın 2015 sonrası yaptığı çağrıda ortaya çıkan tablo bunu açık biçimde göstermiştir. Destek verilmiş ancak NATO benzeri birleşik askeri refleks ortaya çıkmamıştır. Çünkü Avrupa Birliği hâlen tam anlamıyla askeri birlik değildir.

Daha açık ifadeyle Avrupa, onlarca yıl boyunca güvenliği ortak askeri fedakârlık alanı olarak değil, büyük ölçüde Amerikan stratejik şemsiyesi altında sürdürülen düşük maliyetli güvenlik modeli olarak değerlendirmiştir.

Savunma harcamaları azaltılırken sosyal refah sistemleri büyütülmüş, ağır askeri yük ise büyük ölçüde ABD’ye bırakılmıştır.

Bugün ortaya çıkan kriz ise Avrupa’nın uzun süre ertelediği temel soruyu yeniden gündeme getirmektedir:

ABD askeri desteği zayıfladığı anda Avrupa gerçekten kendi güvenliğini tek başına taşıyabilecek midir?

Çünkü siyasi birlik söylemi ile askeri kapasite aynı şey değildir.

Ve savaş zamanı bu fark çok hızlı ortaya çıkar.


4. ORTAK NOKTA

HİÇBİR SİSTEM OTOMATİK DEĞİLDİR

Üç sistemin de ortak noktası şudur:

Hiçbiri mutlak otomatik güvenlik garantisi vermez.

Çünkü nihai kararı her zaman devletler verir. Ve devletler kararlarını çoğu zaman hukuk metinlerine göre değil; çıkarlarına, ekonomik durumlarına, iç politik baskılara, kamuoyu tepkilerine ve askeri risk hesaplarına göre şekillendirirler.

Bu nedenle uluslararası ilişkilerde yapılan en büyük hatalardan biri, anlaşma metinlerini gerçek güç kapasitesinin yerine koymaktır.

Çünkü kriz başladığında belirleyici olan şey anlaşma metinleri değil; mühimmat stokları, hava savunma kapasitesi, lojistik ağlar, enerji güvenliği, savaş sanayisi ve siyasi iradedir.

Anlaşmalar tek başına savaş kazanmaz. Onları ayakta tutan şey kapasitedir.


SONUÇ

GÜÇ YOKSA METİN TEK BAŞINA YETMEZ

  1. yüzyılın güvenlik sistemi aslında oldukça eski bir gerçeği yeniden göstermektedir:

Anlaşmalar önemlidir. Ancak anlaşmaları ayakta tutan şey güçtür.

Eğer askeri kapasite zayıflarsa, en sert anlaşmalar bile siyasi bildirgeye dönüşebilir.

Bu nedenle BM 51 meşruiyet sağlar, NATO organize askeri güç üretir, Lizbon 42(7) ise siyasi dayanışma zemini oluşturur. Ancak hiçbirisi tek başına mutlak güvenlik üretmez.

Çünkü uluslararası sistemin gerçek dili hâlâ güçtür.

Ve tarih boyunca değişmeyen temel gerçek şudur:

Devletler tehdit anında önce anlaşmaları değil, kendi hayatta kalma hesaplarını hatırlarlar.

Formun Üstü

THE REALITY OF AGREEMENTS AND POWER

CHAPTER 3

UN ARTICLE 51 – NATO ARTICLES 4/5 – LISBON 42(7)

DIFFERENT WORLDS SITTING AT THE SAME TABLE

INTRODUCTION

One of the greatest problems in discussions surrounding the international security system is the tendency to present completely different security frameworks as if they were parts of the same mechanism.

In reality, however, Article 51 of the United Nations Charter, Articles 4 and 5 of the NATO Treaty, and Article 42(7) of the European Union’s Lisbon Treaty do not share the same political culture, military capacity, or decision-making philosophy.

More clearly stated, these three structures all use the word “defense,” yet they do not mean the same thing.

One defines the natural right of states to survive.
One is an organized military alliance.
The other is, to a large extent, a formula for political solidarity.

And this is precisely where the problem begins.

Because in the modern world, public opinion is often sold the illusion that if an attack occurs, the system will automatically function.

In reality, the international system is not automatic; it is political. And politics changes direction the moment interests begin to change.

For this reason, during moments of crisis, questions emerge before treaty texts even matter.

Who will carry the economic burden of the war? Which government will step back once the first serious losses begin? Will security guarantees survive once the real costs become visible? Which states are genuinely prepared to fight, and which merely intend to issue statements?

Because in the modern international system, no state fights for another out of romantic principles.

States take risks only to the extent that their interests justify them. Once the level of risk grows, treaties begin to be reinterpreted.

For this reason, international security systems operate not primarily through law, but through capacity. And if capacity does not exist, even the harshest agreements produce little practical result.


1. UN ARTICLE 51

THE NATURAL RIGHT OF STATES TO SELF-DEFENSE

Article 51 of the United Nations Charter is not, in fact, a collective defense system.

At its core, the article simply states that if a state is attacked, it possesses the right to defend itself. There is no automatic military assistance obligation. No state is required to fight on behalf of another.

For this reason, the UN system produces political legitimacy and creates diplomatic ground, but it does not provide a direct military guarantee.

This is also the fundamental limitation of the system itself.

Because the structure of the UN is based not on power, but on consensus. Yet when major powers confront one another, consensus usually collapses. The Security Council can become paralyzed through the veto mechanism, and at that point states return to classical power politics.

For this reason, the real insurance policy of the international system is often not law, but military capacity.

THE HIDDEN REALITY OF THE UN SYSTEM

In theory, the United Nations system was established to preserve international peace. In practice, however, the Security Council has increasingly become an arena for geopolitical competition among major powers.

Because while all states may appear equal within the UN framework, they clearly do not possess equal power.

The real decision-making mechanism is concentrated largely in the political weight of the permanent veto-holding members, economic pressure capabilities, military power, and the structures that dominate the global financial system.

As a result, international law often functions not as a completely neutral universal order, but as a political mechanism operating within the balance of power.

Some states violate UN resolutions and face little more than diplomatic criticism. Others encounter severe economic sanctions and long-term isolation. This is because sanction mechanisms operate not only through law, but through global power relations.

The UN system is not entirely powerless. On the contrary, it possesses significant coercive capacity through economic sanctions, embargoes, diplomatic isolation, and military intervention resolutions.

However, when and against whom this capacity is exercised depends less on universal legal principles than on political compromise among major powers.

And once the Security Council becomes deadlocked, the international system rapidly returns to traditional power politics.

Because during moments of crisis, states ultimately pay attention not to legal texts, but to balances of power.


2. NATO ARTICLES 4 AND 5

THE POLITICAL-MILITARY SYSTEM OF ORGANIZED POWER

NATO is an entirely different type of structure.

Because NATO is not merely an agreement. It is also a massive military organization built upon command-and-control systems, joint operational planning, logistics networks, air defense structures, intelligence sharing, standardized military integration, and strategic transportation capacity.

For this reason, Article 5 is not simply a political sentence. It is backed by a real military mechanism.

However, there is another critical reality that public opinion often overlooks:

Article 5 is not an automatic declaration of war.

When the text is read carefully, it becomes clear that each member state may provide assistance in whatever form it considers appropriate. One country may deploy troops, another may provide ammunition, while another may limit itself to political support statements.

Yet when Articles 4 and 5 are evaluated together, it becomes obvious that the NATO system is ultimately built around the possibility of military intervention. The scale of that intervention may vary, but the system itself is not based merely on diplomatic solidarity.

Consequently, NATO’s real strength comes not only from treaty language, but from the military capacity led by the United States.

And this is precisely where Europe’s greatest strategic problem begins today.

A substantial portion of NATO’s critical capabilities still depends on American air power, strategic transportation systems, satellite infrastructure, intelligence networks, and logistical organization.

For this reason, many European states were able to maintain low defense expenditures for decades. The resulting security gap was largely covered by Washington.


3. LISBON 42(7)

EUROPE’S FORMULA OF POLITICAL SOLIDARITY

Article 42(7) of the Lisbon Treaty is often presented as the European version of NATO.

In reality, however, the situation is very different.

The European Union does not possess a unified army. It has failed to establish an integrated command structure, remains limited in strategic air transportation capabilities, and continues to suffer from fragmentation in defense industrial production. Its nuclear deterrence remains limited, while its decision-making mechanisms are slow and cumbersome.

For this reason, Article 42(7) functions largely as a political solidarity clause.

The French appeal following the 2015 attacks demonstrated this reality clearly. Support was offered, yet no NATO-style unified military response emerged. Because the European Union still does not function as a fully integrated military structure.

More openly stated, Europe spent decades treating security not as an area of shared military sacrifice, but as a relatively low-cost security model sustained under the American strategic umbrella.

While defense expenditures were reduced, social welfare systems expanded, and the heavier military burden was largely transferred to the United States.

The current crisis has therefore forced Europe to confront a question it postponed for decades:

If American military support weakens, can Europe genuinely sustain its own security alone?

Because political unity and military capacity are not the same thing.

And during wartime, that difference becomes visible very quickly.


4. THE COMMON POINT

NO SYSTEM IS TRULY AUTOMATIC

The common feature shared by all three systems is simple:

None of them provides an absolute automatic security guarantee.

Because the final decision is always made by states themselves. And states usually shape their decisions not according to legal texts, but according to interests, economic realities, domestic political pressure, public opinion, and military risk calculations.

For this reason, one of the greatest mistakes in international relations is to confuse treaty language with actual power capacity.

Because when crises begin, the decisive factors are not agreements, but ammunition stockpiles, air defense capacity, logistical networks, energy security, war industries, and political will.

Treaties alone do not win wars. Capacity is what sustains them.


CONCLUSION

WITHOUT POWER, A TREATY ALONE IS NOT ENOUGH

The security system of the 21st century is once again demonstrating an old reality:

Agreements matter. But power is what keeps agreements alive.

If military capacity weakens, even the harshest treaties can eventually turn into little more than political declarations.

For this reason, Article 51 provides legitimacy, NATO generates organized military power, and Article 42(7) creates a framework for political solidarity. Yet none of them alone can produce absolute security.

Because the real language of the international system is still power.

And the fundamental reality that history has repeatedly demonstrated remains unchanged:

When confronted by existential threats, states remember survival calculations before they remember agreements.

Formun Üstü

Formun Üstü

AGREEMENTS AND THE REALITY OF POWER

PART 2

EUROPE’S CLAIM OF COLLECTIVE DEFENSE

LISBON TREATY ARTICLE 42(7)


INTRODUCTION

For a very long time, serious disagreements have existed between the United States and NATO member states in Europe regarding the understanding of collective defense.

A significant part of Europe kept defense spending at minimal levels for decades, reduced its own military-industrial capacity, and in some countries allowed military production capability to decline to almost symbolic levels. While defense budgets were redirected toward social spending and pension systems, the resulting security gap was largely treated as something the United States was naturally expected to cover.

Today, however, the same political circles are speaking about a new security architecture under the name of a “European Army.” Yet a fundamental contradiction exists here. The structure being discussed is, in reality, heavily dependent on NATO’s already existing command-and-control system, air defense network, logistical infrastructure, satellite and intelligence support, as well as NATO-assigned air and naval forces.

In other words;

Rather than a completely independent military structure, what exists is largely an attempt to repackage the existing NATO umbrella under a different political narrative and a different name.

What is even more striking is the following:

A considerable portion of the circles promoting this structure increasingly employ a political language that excludes NATO member states which are not members of the European Union. While the role of countries such as Türkiye — which possess major military capabilities — is being downplayed within the European security architecture, abandoning the military protection mechanisms provided by NATO at the same time does not appear realistic.

What Europe is debating today is not merely the issue of “building an army.”

The real debate concerns who will carry the burden of security, to what extent political leadership can truly act collectively during wartime, and most importantly, whether Europe can realistically sustain its own defense without the United States.

For this reason, the debate surrounding a “European Army” is not a technical discussion, but directly a geopolitical power debate.

And when the current picture is examined, it becomes increasingly clear that Europe still remains dependent on NATO’s military backbone, American strategic capabilities, and above all, the global power projection capacity of the United States.


LISBON TREATY ARTICLE 42(7)

THE LIMITS OF EUROPEAN COLLECTIVE DEFENSE

For many years, the European Union primarily defined itself as a project of economic integration, while security issues were largely handled under the NATO umbrella. However, particularly after the Russia–Ukraine war, Europe’s own security capacity and the concept of “strategic autonomy” have once again become central subjects of debate. During these discussions, one of the most frequently referenced texts has been Article 42(7) of the Lisbon Treaty.

This article is often described as “the European Union’s version of NATO Article 5.” Technically, this comparison may appear partially correct, but from both a military and political perspective, it remains highly debatable.

According to the article, if a member state of the European Union is subjected to armed aggression, the other members are obliged to provide “aid and assistance by all the means in their power.” At first glance, this wording appears strong. However, the critical point is this:

The text does not define automatic military intervention; instead, it describes a support mechanism open to broad political interpretation.

In other words;

“Providing assistance” and “directly entering a war” are not the same thing.

This distinction is particularly important. NATO Article 5 is part of a military alliance backed by decades of integrated command-and-control structures, joint operational planning, air defense networks, logistical systems, combined-force doctrine, and most importantly, American military power.

Article 42(7) of the Lisbon Treaty, by contrast, resembles a political solidarity mechanism far more than a true military alliance.

In fact, the article has only been formally invoked once, following the 2015 Paris attacks by France. Yet the resulting picture was revealing:

European countries provided support to France at varying levels, but no unified or collective European military reaction emerged.

In reality, this demonstrates the true nature of the article itself.

Because today, the European Union still:

  • does not possess a unified army,
  • lacks an integrated command-and-control infrastructure, and in a crisis it remains unclear under which authority forces would actually operate,
  • does not possess NATO-scale joint operational planning, creating serious uncertainty regarding how multinational forces would coordinate during a crisis,
  • has limited strategic airlift capability,
  • possesses nuclear deterrence concentrated in only a few states,
  • and maintains a defense industry that remains highly fragmented.

For this reason, the greatest weakness of Article 42(7) is not legal, but political and military capacity.

More openly stated:

The fact that an agreement appears strong on paper does not mean it will automatically function effectively during a real crisis.

While discussions about a European Army continue, one critical question is often left unanswered: how such a force would actually be transported to the battlefield. Strategic transportation, heavy logistics, and global military deployment capacity still depend heavily on American infrastructure.

Security perceptions within the European Union are also far from identical. While the Baltic states view Russia as a direct military threat, Southern European countries tend to prioritize energy security, migration, and economic fragility. France seeks a more independent European defense identity, whereas a significant portion of Eastern Europe continues to regard the American security umbrella as indispensable.

Therefore, a serious gap exists between theoretical solidarity and actual military will.

The fundamental reality that emerges here is this:

International agreements alone do not create security.

The decisive factors are political will, economic resilience, military capability, and whether states are truly prepared to bear the cost during times of crisis.

This is precisely why Article 42(7) remains controversial. The article exists legally, but how it would actually be implemented depends entirely on the political choices of individual states.

In fact, this also reveals the fundamental reality of the modern international system:

In times of crisis, states first open cost calculations — not treaties.

ANLAŞMALAR Ve GÜÇ GERÇEĞİ

BÖLÜM 2

AVRUPA’NIN KOLEKTİF SAVUNMA İDDİASI

LİZBON ANTLAŞMASI MADDE 42(7)

GİRİŞ

Oldukça uzun bir zamandır, NATO üyesi Avrupa ülkeleri ile ABD arasında kolektif savunma anlayışı açısından ciddi görüş ayrılıkları yaşanmaktadır.
Avrupa’nın önemli bir bölümü, onlarca yıl boyunca savunma harcamalarını minimum seviyede tutmuş, kendi savaş sanayisini küçültmüş, hatta bazı ülkelerde askeri üretim kapasitesi neredeyse sembolik düzeye gerilemiştir. Savunma bütçeleri sosyal harcamalara ve emeklilik sistemlerine aktarılırken, ortaya çıkan güvenlik açığının ise ABD tarafından kapatılması doğal bir hak gibi görülmüştür.

Bugün gelinen noktada ise aynı çevreler, “Avrupa Ordusu” adı altında yeni bir güvenlik mimarisinden söz etmektedir. Ancak burada temel bir çelişki bulunmaktadır. Çünkü tartışılan yapının büyük bölümü gerçekte NATO’nun zaten mevcut olan komuta kontrol sistemi, hava savunma ağı, lojistik altyapısı, uydu-istihbarat desteği ve NATO’ya tahsis edilmiş hava ve deniz kuvvetleri üzerine oturmaktadır.

Bir başka ifadeyle;

Ortada tamamen bağımsız bir askeri yapıdan çok, mevcut NATO şemsiyesinin farklı bir isim ve siyasi söylem altında yeniden paketlenmesi girişimi vardır.”

Daha dikkat çekici olan ise şudur:
Bu yapıyı savunan çevrelerin önemli bir kısmı, NATO üyesi olmalarına rağmen Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkeleri giderek dışlayan bir siyasi dil kullanmaktadır. Özellikle Türkiye gibi büyük askeri kapasiteye sahip ülkelerin güvenlik mimarisindeki rolü küçümsenmeye çalışılırken, aynı anda NATO’nun sağladığı askeri koruma mekanizmalarından vazgeçilmesi de gerçekçi görünmemektedir.

Avrupa’nın bugün tartıştığı mesele aslında yalnızca bir “ordu kurma” meselesi değildir.
Asıl tartışma; güvenlik yükünü kimin taşıyacağı, savaş halinde siyasi iradenin ne ölçüde ortak hareket edeceği ve en önemlisi, ABD olmadan Avrupa’nın kendi savunmasını gerçekten sürdürebilip sürdüremeyeceğidir.

Bu nedenle “Avrupa Ordusu” tartışması teknik değil, doğrudan jeopolitik bir güç tartışmasıdır.
Ve mevcut tabloya bakıldığında, Avrupa’nın hâlâ NATO’nun askeri omurgasına, Amerikan stratejik kapasitesine ve özellikle ABD’nin küresel güç projeksiyonuna bağımlı olduğu açık biçimde görülmektedir.

LİZBON ANTLAŞMASI MADDE 42(7)

AVRUPA’NIN KOLEKTİF SAVUNMA SINIRI

Avrupa Birliği uzun yıllar boyunca kendisini daha çok ekonomik entegrasyon projesi olarak tanımlamış, güvenlik meselesini ise büyük ölçüde NATO şemsiyesi altında değerlendirmiştir. Ancak özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrası süreçte, Avrupa’nın kendi güvenlik kapasitesi ve “stratejik otonomi” kavramı yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışmalar sırasında en fazla atıf yapılan metinlerden biri de Lizbon Antlaşması Madde 42(7) olmuştur.

Bu madde çoğu zaman “Avrupa Birliği’nin NATO Madde 5’i” olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu benzetme teknik olarak kısmen doğru görünse de, askeri ve siyasi gerçeklik açısından oldukça tartışmalıdır.

Maddeye göre, bir Avrupa Birliği üyesi devlet silahlı saldırıya uğrarsa, diğer üyeler “ellerindeki tüm imkanlarla yardım ve destek sağlamakla” yükümlüdür. İlk bakışta bu ifade güçlü görünmektedir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Metin otomatik askeri müdahaleyi değil, siyasi yorum alanı oldukça geniş bir yardım mekanizmasını tarif etmektedir.

Bir başka ifadeyle;
“yardım etmek” ile “doğrudan savaşa girmek” aynı şey değildir.

Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü NATO Madde 5 askeri bir ittifakın parçasıdır ve arkasında onlarca yıldır oluşturulmuş entegre komuta kontrol sistemi, ortak operasyon planlaması, hava savunma ağı, lojistik yapı, müşterek kuvvet doktrini ve en önemlisi Amerikan askeri gücü bulunmaktadır.

Lizbon 42(7) ise askeri bir ittifaktan çok siyasi dayanışma mekanizmasına benzemektedir.

Nitekim madde bugüne kadar yalnızca bir kez, 2015 Paris saldırılarından sonra Fransa tarafından işletilmiştir. Ancak ortaya çıkan tablo dikkat çekicidir:
Avrupa ülkeleri Fransa’ya farklı seviyelerde destek vermiş, fakat ortak ve birleşik bir Avrupa askeri reaksiyonu oluşmamıştır.

Aslında bu durum maddenin gerçek karakterini göstermektedir.

Çünkü Avrupa Birliği’nin bugün:

  • birleşik bir ordusu yoktur,
  •  Komuta kontrol alt yapısı kurulmamıştır, kriz anında kuvvetlerin hangi otorite altında nasıl sevk edileceği hâlâ belirsizdir,
  • NATO ölçeğinde müşterek harekât planlaması bulunmadığından, kriz anında bir araya gelecek kuvvetlerin nasıl koordine edileceği ciddi bir soru işaretidir.”
  • stratejik hava taşımacılığı kapasitesi sınırlıdır,
  • nükleer caydırıcılık yalnızca birkaç ülkenin elindedir,
  • savunma sanayi ise büyük ölçüde parçalı yapıdadır.

Bu nedenle Lizbon 42(7)’nin en büyük sorunu hukuki değil, siyasi ve askeri kapasite sorunudur.

Daha açık ifadeyle:
Bir anlaşmanın kağıt üzerinde güçlü görünmesi, onun kriz anında otomatik olarak etkili olacağı anlamına gelmez.

Avrupa Ordusu tartışılırken, ordunun savaş alanına nasıl taşınacağı sorusu çoğu zaman cevapsız bırakılmaktadır. Çünkü stratejik nakliye, ağır lojistik ve küresel askeri sevkiyat kapasitesinin önemli bölümü hâlâ ABD altyapısına dayanmaktadır.

Avrupa Birliği içerisinde güvenlik algıları da tamamen aynı değildir. Baltık ülkeleri Rusya’yı doğrudan askeri tehdit olarak görürken, Güney Avrupa ülkeleri enerji, göç ve ekonomik kırılganlıkları öncelikli mesele olarak değerlendirmektedir. Fransa daha bağımsız bir Avrupa savunma kimliği ararken, Doğu Avrupa’nın önemli bölümü Amerikan güvenlik şemsiyesini vazgeçilmez kabul etmektedir.

Dolayısıyla teorik dayanışma ile fiili askeri irade arasında ciddi bir fark bulunmaktadır.

Burada ortaya çıkan temel gerçek şudur:

Uluslararası anlaşmalar tek başına güvenlik üretmez.
Asıl belirleyici unsur; siyasi irade, ekonomik dayanıklılık, askeri kapasite ve kriz anında bedel ödemeye hazır olup olmamaktır.

Lizbon 42(7) tam da bu nedenle tartışmalıdır. Çünkü madde hukuken vardır, ancak nasıl uygulanacağı tamamen devletlerin siyasi tercihine bağlıdır.

Bu durum aslında modern uluslararası sistemin temel gerçeğini de göstermektedir:
Devletler kriz anlarında önce anlaşmaları değil, maliyet hesaplarını açarlar.

Formun Altı

Formun Üstü

Formun Altı

AGREEMENTS AND THE REALITY OF POWER

PART 1

ARTICLE 51 OF THE UNITED NATIONS CHARTER AND ARTICLES 4/5 OF THE NATO TREATY

INTRODUCTION

The purpose of this series is to demonstrate that superficial assessments of the international security system are insufficient to explain its real complexity.
In other words, this work should not be seen merely as an analytical study. It should also be understood as an attempt to reveal how the modern security architecture truly functions, what its limits are, and how states behave during moments of crisis.

Today, the international security system is largely interpreted through three major frameworks: Article 51 of the United Nations Charter, Articles 4 and 5 of the NATO Treaty, and Article 42(7) of the European Union’s Lisbon Treaty. These structures are often presented to the public as parts of the same security chain. In reality, however, they possess very different political characteristics, decision-making reflexes, and centers of power.

At first glance, their common element appears to be the concept of “defense.” Yet the issue goes far beyond legal texts alone. In international politics, security has never been determined solely by agreements. The decisive factors have always been political will, military capability, economic resilience, and the degree of risk states are willing to accept during a crisis.

From a pessimistic yet realistic perspective, the essence of the modern security system can often be reduced to a single sentence:

“If you are attacked, I may help you. However, when, to what extent, and at what cost I intervene will ultimately be determined by my national interests.”

This is where the harsh reality of the international system truly begins.

Modern alliances are not as mechanical as they are often portrayed to the public. No matter how strong the language of treaties may appear, the decisive factor during crises remains the calculation of national interests. Particularly in an era shaped by hybrid warfare, proxy conflicts, cyber attacks, energy crises, and irregular migration pressures, even the definition of an “attack” has become increasingly controversial.

Therefore, the issue today is no longer limited to what agreements formally state. The real question is which situations major powers will define as threats, and at what point they will be willing to take risks.

That is precisely the purpose of this series.


ARTICLE 51 OF THE UNITED NATIONS CHARTER

THE RIGHT OF SELF-DEFENSE

Article 51 of the United Nations Charter recognizes the inherent right of states to defend themselves. The core principle is straightforward: when a state is subjected to an armed attack, it possesses the right to individual or collective self-defense.

Although technically very short, this article has become one of the fundamental legal pillars of the modern international security system. Today, it serves as the primary legal basis through which states justify the use of military force.

However, there is a critical reality that is often overlooked:

Article 51 is not a defense alliance.

It imposes no automatic military assistance obligations on any country. It does not automatically draw states into war, nor does it provide alliance guarantees. It simply recognizes the right of self-defense and creates a legal framework for it.

For this reason, many military operations — from NATO interventions to regional security agreements — frequently refer to Article 51 in order to establish international legitimacy.

Yet the problem in the modern world is no longer limited to what legal texts say. The real issue is that the concept of an “armed attack” itself has become increasingly ambiguous.

Modern conflicts are no longer defined solely by tanks, aircraft, or border violations. Cyber attacks, sabotage against energy infrastructure, proxy organizations, economic coercion, attacks on critical systems, and migration pressure have blurred the line between war and peace.

As a result, the central question of our era has become the following:

At what exact point does an armed attack begin?

And this question still has no clear answer.


NATO ARTICLE 4

CONSULTATION AND POLITICAL WARNING MECHANISM

One of the greatest misconceptions surrounding NATO is the tendency to view the alliance exclusively through Article 5. In reality, Article 4 has increasingly become one of NATO’s most critical instruments in recent years.

The logic behind Article 4 is simple: if a NATO member believes its security is under threat, it may call for consultations with its allies.

This article does not trigger automatic military intervention. Nevertheless, its strategic impact is substantial. It enables the recognition of threats at the alliance level, strengthens political unity, and may activate crisis management mechanisms.

Countries such as Türkiye, Poland, and the Baltic states have relied heavily on this mechanism in recent years. The reason is clear: NATO is no longer merely a conventional military alliance.

The alliance is increasingly confronted with a much broader spectrum of threats. Energy security, cyber warfare, critical infrastructure protection, migration pressure, proxy organizations, and hybrid warfare methods have all moved to the center of NATO’s security calculations.

However, this transformation creates a new problem.

As the threat environment expands, the definition of threat itself becomes increasingly uncertain.

And this uncertainty may pave the way for far more serious crises in the future. There is still no complete consensus among NATO members regarding which events should be considered genuine threats against the alliance.


NATO ARTICLE 5

THE SYSTEM OF COLLECTIVE DETERRENCE

Article 5 is undoubtedly NATO’s most well-known provision. Its core principle is clear: an attack against one member is considered an attack against the entire alliance.

During the Cold War, this article stood at the center of Western deterrence against the Soviet Union and played a major role in maintaining the strategic balance. Yet several widespread assumptions about Article 5 do not fully reflect reality.

NATO Article 5 is not an automatic declaration of war.

A careful reading of the treaty shows that each member state may respond in whatever manner it considers necessary. In other words, not every ally is required to assume the same level of military risk. One state may engage directly with military force, while another may limit its contribution to logistics, ammunition, air defense systems, or political support.

Article 5 has been activated only once in NATO’s history, following the September 11 attacks.

For this reason, NATO’s strength does not derive solely from treaty language. Its real power comes from American military capability, integrated command structures, forward military bases, nuclear deterrence, and permanently ready forces.

In practical terms, Washington remains the backbone of NATO.

And for precisely this reason, a growing fear has emerged across Europe in recent years:

Would the United States truly go to war for Europe?

Statements made during the Donald Trump era intensified serious strategic concerns in European capitals. Although NATO appears theoretically multilateral, in practice it remains heavily dependent on American military power.

Today, Europe’s greatest fear is not necessarily the weakening of NATO’s military capacity, but the possibility that American political will may no longer demonstrate the same level of commitment in the future.


THE CHANGING SECURITY PARADIGM

The Western security system is currently facing multiple crises simultaneously. The rise of hybrid warfare, the shift in American global priorities, and Europe’s strategic vulnerability are making the existing security architecture increasingly fragile and complex.

Russia, China, and proxy warfare networks across the Middle East continue to challenge the decision-making mechanisms of the Western alliance system. Modern conflicts no longer possess clear starting points, formal declarations of war, or well-defined front lines.

This reality is gradually blurring the distinction between NATO Article 4 and NATO Article 5.

And one of the defining strategic debates of the future will likely be the following:

At what point should hybrid attacks be considered grounds for collective defense?

As of today, there is still no definitive answer to this question.


CONCLUSION

Although Article 51 of the UN Charter and NATO Articles 4 and 5 may appear to be parts of the same security chain, they actually perform very different functions. Article 51 provides legal legitimacy, Article 4 serves as a political consultation and crisis management mechanism, while Article 5 represents the core of collective deterrence.

However, in today’s security environment, legal texts alone are no longer decisive.

Real security is ultimately shaped by political will, military capability, economic resilience, and the willingness of states to accept risk during times of crisis.

And one of the greatest problems facing the Western world today is the growing perception that these elements are no longer as synchronized as they once appeared to be.

During moments of crisis, the true strength of alliances is revealed not by treaty language, but by which states are genuinely prepared to take risks.

And one of the harshest realities demonstrated throughout history is this:

States ultimately defend their interests far more consistently than they defend treaties.

Formun Üstü

ANLAŞMALAR VE GÜÇ GERÇEĞİ

BÖLÜM 1

BM ŞARTI MADDE 51 VE NATO ANLAŞMASI MADDE 4/5

GİRİŞ

Bu serinin yazılma amacı, uluslararası güvenlik sistemi üzerine yapılan yüzeysel değerlendirmelerin, konunun gerçek karmaşıklığını açıklamakta yetersiz kaldığını ortaya koymaktır.
Bir başka ifadeyle bu çalışma yalnızca bir analiz değildir. Aynı zamanda modern güvenlik mimarisinin nasıl çalıştığını, hangi sınırlar içinde hareket ettiğini ve kriz anlarında devletlerin gerçek reflekslerinin ne olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.

Bugün uluslararası güvenlik sistemi büyük ölçüde üç temel metin üzerinden okunmaktadır: Birleşmiş Milletler Şartı Madde 51, NATO Anlaşması Madde 4 ve 5 ile Avrupa Birliği Lizbon Antlaşması Madde 42(7). Kamuoyunda bu yapılar çoğu zaman aynı güvenlik zincirinin parçaları gibi sunulsa da, gerçekte birbirinden oldukça farklı siyasi karakterlere, farklı karar alma reflekslerine ve farklı güç merkezlerine sahiptirler.

Ortak noktaları “savunma” kavramı gibi görünmektedir. Ancak mesele yalnızca hukuki metinlerden ibaret değildir. Çünkü uluslararası sistemde güvenliği belirleyen temel unsur hiçbir zaman yalnızca antlaşmalar olmamıştır. Asıl belirleyici olan; siyasi irade, askeri kapasite, ekonomik dayanıklılık ve devletlerin kriz anında ne kadar risk almaya hazır olduğudur.

Karamsar fakat gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, modern güvenlik sisteminin özeti çoğu zaman tek bir cümleye indirgenebilir:

“Saldırıya uğrarsan sana yardım edebilirim. Ancak ne zaman, hangi ölçüde ve hangi bedeli göze alarak müdahil olacağıma nihayetinde kendi ulusal çıkarlarım karar verir.”

Uluslararası sistemin sert gerçeği tam olarak burada başlamaktadır.

Çünkü modern ittifaklar kamuoyuna anlatıldığı kadar mekanik yapılar değildir. Antlaşmaların dili ne kadar güçlü görünürse görünsün, kriz anlarında belirleyici olan unsur devletlerin çıkar hesaplarıdır. Özellikle hibrit savaşların, vekil çatışmaların, siber saldırıların, enerji krizlerinin ve düzensiz göç baskısının yükseldiği yeni dönemde “saldırı” kavramının kendisi bile tartışmalı hale gelmiştir.

Bu nedenle mesele artık yalnızca hangi anlaşmanın ne söylediği değildir. Asıl mesele, büyük güçlerin hangi durumda neyi tehdit sayacağı ve hangi noktada risk almaya hazır olacağıdır.

Bu serinin amacı da tam olarak budur.


BM ŞARTI MADDE 51

MEŞRU MÜDAFAA HAKKI

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi, devletlerin doğal savunma hakkını tanımlar. Temel mantık oldukça açıktır: Bir devlet silahlı saldırıya uğradığında bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkına sahiptir.

Teknik olarak son derece kısa olan bu madde, modern uluslararası güvenlik sisteminin en kritik hukuki dayanaklarından biri haline gelmiştir. Çünkü bugün devletlerin askeri güç kullanımına meşruiyet üretirken en sık başvurduğu zemin büyük ölçüde bu maddedir.

Ancak burada çoğu zaman gözden kaçırılan önemli bir gerçek bulunmaktadır:

BM 51 bir savunma ittifakı değildir.

Hiçbir ülkeye otomatik askeri yardım yükümlülüğü getirmez. Hiçbir devleti savaşa sokmaz. Hiçbir müttefik garantisi üretmez. Sadece devletlerin savunma hakkını tanır ve buna hukuki bir zemin sağlar.

Bu nedenle NATO operasyonlarından bölgesel güvenlik anlaşmalarına kadar birçok askeri girişim, uluslararası meşruiyet üretmek amacıyla BM 51’e referans vermektedir.

Fakat modern dünyada sorun artık yalnızca hukuki metinlerin ne söylediği değildir. Asıl problem, “silahlı saldırı” kavramının giderek belirsizleşmesidir.

Çünkü çağımızın çatışmaları artık yalnızca tanklar, uçaklar ve sınır ihlallerinden oluşmamaktadır. Siber saldırılar, enerji altyapısına yönelik sabotajlar, vekil örgütler, ekonomik abluka yöntemleri, kritik sistemlere yönelik operasyonlar ve düzensiz göç baskıları savaş ile barış arasındaki çizgiyi giderek daha bulanık hale getirmektedir.

Dolayısıyla günümüz dünyasında asıl tartışma artık şudur:

Silahlı saldırı tam olarak ne zaman başlamaktadır?

Ve bu sorunun henüz net bir cevabı bulunmamaktadır.


NATO MADDE 4

KONSÜLTASYON VE SİYASİ UYARI MEKANİZMASI

Kamuoyunda çoğu zaman NATO’nun yalnızca Madde 5 üzerinden okunması önemli bir yanılgıdır. Çünkü son yıllarda ittifakın en kritik araçlarından biri giderek Madde 4 haline gelmiştir.

Madde 4’ün temel mantığı basittir: Bir NATO üyesi kendi güvenliğinin tehdit altında olduğunu düşünüyorsa müttefiklerini danışmaya çağırabilir.

Bu madde doğrudan askeri müdahale üretmez. Ancak stratejik etkisi son derece büyüktür. Çünkü tehdit algısının ittifak düzeyinde tanınmasını sağlar, siyasi birlik üretir ve kriz yönetimi mekanizmalarını harekete geçirebilir.

Özellikle Türkiye, Polonya ve Baltık ülkeleri son yıllarda bu mekanizmayı yoğun biçimde kullanan ülkeler arasında yer almıştır. Bunun temel nedeni NATO’nun artık yalnızca klasik bir savaş ittifakı olmaktan çıkmasıdır.

İttifak giderek daha geniş bir tehdit alanıyla karşı karşıya kalmaktadır. Enerji güvenliği, siber saldırılar, kritik altyapı güvenliği, düzensiz göç baskısı, vekil örgütler ve hibrit savaş yöntemleri artık NATO’nun güvenlik değerlendirmelerinin merkezine yerleşmektedir.

Ancak tam da bu nedenle yeni bir sorun ortaya çıkmaktadır.

Tehdit alanı büyüdükçe tehdit tanımı da belirsizleşmektedir.

Ve bu durum gelecekte çok daha büyük krizlerin önünü açabilir. Çünkü hangi olayın ittifaka yönelik gerçek bir tehdit sayılacağı konusunda üyeler arasında tam bir mutabakat bulunmamaktadır.


NATO MADDE 5

KOLEKTİF CAYDIRICILIK SİSTEMİ

NATO’nun en bilinen maddesi şüphesiz Madde 5’tir. Temel ilke oldukça nettir: Bir üyeye yapılan saldırı tüm ittifaka yapılmış kabul edilir.

Soğuk Savaş boyunca bu madde Batı caydırıcılığının merkezinde yer aldı ve Sovyetler Birliği’ne karşı psikolojik ve askeri denge üretmeyi başardı. Ancak kamuoyunda oluşan bazı kabuller gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır.

Çünkü NATO Madde 5 otomatik savaş ilanı değildir.

Antlaşma dikkatli okunduğunda her ülkenin gerekli gördüğü yöntemlerle tepki vereceği anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle her müttefik aynı düzeyde askeri risk almak zorunda değildir. Bir ülke doğrudan askeri güç kullanırken başka bir ülke yalnızca lojistik destek, mühimmat, hava savunması veya siyasi destek sağlayabilir.

Madde 5 bugüne kadar yalnızca bir kez, 11 Eylül saldırıları sonrasında aktive edilmiştir.

Bu nedenle NATO’yu güçlü yapan unsur yalnızca antlaşma metni değildir. Asıl güç Amerikan askeri kapasitesinden, entegre komuta sisteminden, ileri üs ağından, nükleer caydırıcılıktan ve sürekli hazır kuvvet yapısından gelmektedir.

Başka bir ifadeyle NATO’nun gerçek omurgası Washington’dur.

Ve tam da bu nedenle son yıllarda Avrupa’da giderek büyüyen bir güvenlik endişesi ortaya çıkmıştır:

ABD gerçekten Avrupa için savaşır mı?

Özellikle Donald Trump döneminde ortaya çıkan söylemler, Avrupa başkentlerinde ciddi stratejik kaygılar yaratmıştır. Çünkü NATO sistemi teorik olarak çok taraflı görünse de pratikte Amerikan askeri gücüne yüksek derecede bağımlıdır.

Bugün Avrupa’da büyüyen asıl korku NATO’nun askeri kapasitesinin zayıflaması değil, Amerikan siyasi iradesinin gelecekte aynı kararlılığı gösterip göstermeyeceğidir.


DEĞİŞEN GÜVENLİK PARADİGMASI

Batı güvenlik sistemi bugün aynı anda birden fazla krizle karşı karşıyadır. Hibrit savaşların yükselişi, ABD’nin küresel öncelik değiştirmesi ve Avrupa’nın stratejik kırılganlığı mevcut güvenlik mimarisini giderek daha karmaşık hale getirmektedir.

Rusya, Çin ve Orta Doğu’daki vekil savaş ağları, Batı ittifak sisteminin karar alma mekanizmalarını sürekli test etmektedir. Çünkü modern çatışmalar artık net başlangıç anlarına, resmi savaş ilanlarına ve belirgin cephe hatlarına sahip değildir.

Bu durum NATO Madde 4 ile NATO Madde 5 arasındaki çizgiyi giderek daha bulanık hale getirmektedir.

Ve geleceğin en büyük tartışmalarından biri muhtemelen şu olacaktır:

Hibrit saldırılar hangi noktada kolektif savunma sebebi sayılacaktır?

Bu sorunun bugün için kesin bir cevabı bulunmamaktadır.


SONUÇ

BM 51, NATO 4 ve NATO 5 aynı güvenlik zincirinin parçaları gibi görünse de, gerçekte farklı işlevlere sahip yapılardır. BM 51 hukuki meşruiyet zemini üretirken, NATO 4 siyasi danışma ve kriz yönetimi mekanizması olarak çalışmaktadır. NATO 5 ise kolektif caydırıcılığın merkezini oluşturmaktadır.

Ancak modern güvenlik ortamında belirleyici olan artık yalnızca metinler değildir.

Gerçek güvenlik; siyasi irade, askeri kapasite, ekonomik dayanıklılık ve kriz anında risk alma kararlılığıyla oluşmaktadır.

Ve Batı dünyasının bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri, bu unsurların artık geçmişte olduğu kadar uyumlu görünmemesidir.

Kriz anlarında ittifakların gerçek gücü antlaşma maddelerinde değil, hangi devletlerin gerçekten risk almaya hazır olduğunda ortaya çıkar.

Ve tarihin gösterdiği en sert gerçeklerden biri şudur:

Devletler çoğu zaman antlaşmaları değil, çıkarlarını savunurlar.

Formun Üstü

ADIMLARINIZA DİKKAT EDİN SAYIN BÜYÜKELÇİ

ADIMLARINIZA DİKKAT EDİN
SAYIN BÜYÜKELÇİ

Başlıkla ilgili kısa bir notla başlayalım: “Watch your steps” ifadesi Amerikan siyasi dilinde sıkça kullanılan bir uyarıdır. Anlamı nettir: Davranışlarınıza dikkat edin, sınırlarınızı bilin.

Diplomatik ilişkileri düzenleyen çerçeve, tek bir metinden ibaret değildir. Ancak bu çerçevenin en temel dayanaklarından biri olan Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi (1961), diplomatik temsilcilerin görev tanımını açık ve tartışmaya yer bırakmayacak şekilde belirlemiştir.

Bir büyükelçinin görevi; bulunduğu ülkenin iç siyasetini yorumlamak, yönlendirmek ya da aşağılamak değildir. Görevi; gözlemlemek, raporlamak ve iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmektir.

Sözleşmenin ilgili maddesi bunu açıkça ortaya koyar:
Bulunduğunuz ülkedeki gelişmeleri hukuki sınırlar içinde tespit etmek ve kendi hükümetinize bildirmek sizin görevinizdir. Bu görev, yorum yapma veya siyasi yön tayin etme yetkisi içermez.

Aynı şekilde bir diğer temel göreviniz, iki ülke arasında dostane ilişkileri geliştirmektir. Kamuoyu önünde yapılan ve doğrudan siyasi sistem tartışmasına giren açıklamalar bu görevle bağdaşmaz.

Türkiye’nin anayasal düzeni ise tartışmaya açık bir alan değildir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası açık ve nettir:

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir.
Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir.
Bu düzenin temel nitelikleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

Dolayısıyla, bu ülkenin yönetim biçimini farklı kavramlarla tanımlamaya çalışmak ya da alternatif bir yönetim modeli ima etmek, yalnızca siyasi bir görüş değil, doğrudan anayasal çerçeveyi yok saymaktır.

Daha açık ifade edelim:
Siz, Türkiye’de egemenliğin kullanımına dair söz söyleme yetkisine sahip bir aktör değilsiniz. Böyle bir yetkiniz yoktur, böyle bir alanınız da yoktur.

Diplomatik dokunulmazlık, hukukun üstünde bir serbestlik alanı değildir. Sadece belirli koşullar altında görev yapabilmenizi sağlayan bir güvencedir. Aynı sözleşme, bu sınırların ihlal edilmesi durumunda uygulanabilecek tedbirleri de tanımlar.

Bir devlet, gerek gördüğü takdirde herhangi bir açıklama yapmaksızın bir diplomatı “istenmeyen kişi” ilan edebilir. Bu en ileri adımdır. Ancak bunun dışında da diplomatik ilişkiler çerçevesinde uygulanabilecek çeşitli sınırlamalar vardır ve bu seçenekler her zaman masadadır.

Özetle:
Türkiye’nin anayasal düzeni, 1923’te kurulan ve Mustafa Kemal Atatürk tarafından şekillendirilen bir siyasi iradenin ürünüdür. Bu düzen, dışarıdan yapılan tanımlamalarla değiştirilebilecek bir yapı değildir.

Yapılan açıklamalar, hukuki sınırların dışına çıktığı anda artık bir görüş değil, bir ihlal haline gelir.

Bu nedenle uyarı nettir:
Diplomatik görev tanımınızın dışına çıkan her adım, karşılıksız kalması beklenmemesi gereken bir sonuç doğur


Formun Üstü

,

Formun Altı

WATCH YOUR STEPS Mr.AMBASSADOR

WATCH YOUR STEPS
MR. AMBASSADOR

Let me begin with a brief note on the title: The phrase “watch your steps” is a commonly used expression in American political language. Its meaning is clear: be mindful of your conduct and know your limits.

The framework governing diplomatic relations is not confined to a single document. However, one of its primary pillars, the Vienna Convention on Diplomatic Relations (1961), defines the duties of diplomatic representatives in a clear and unambiguous manner.

An ambassador’s role is not to interpret, influence, or disparage the domestic politics of the host country. The role is to observe, report, and contribute to the development of relations between the two states.

The relevant provisions of the Convention make this explicit:
Your duty is to assess developments in the host country within legal boundaries and report them to your own government. This duty does not include the authority to make political judgments or to shape political direction.

Likewise, another fundamental responsibility is to promote friendly relations between the two states. Public statements that directly engage in debates over the political system of the host country are incompatible with this responsibility.

The constitutional order of Türkiye is not an open field for discussion.
The Constitution of the Republic of Türkiye is explicit:

The Republic of Türkiye is a state governed by the rule of law.
Sovereignty belongs unconditionally to the nation.
The fundamental characteristics of the Republic cannot be amended, nor can their amendment even be proposed.

Therefore, attempting to redefine the system of governance of this country through alternative concepts is not merely a political opinion; it amounts to disregarding the constitutional framework itself.

To put it plainly:
You are not an actor authorized to speak on the exercise of sovereignty in Türkiye. You have neither such authority nor such a domain.

Diplomatic immunity is not a license to operate above the law. It is a safeguard that enables you to perform your duties under defined conditions. The same Convention also outlines the measures that may be taken in cases where these boundaries are exceeded.

A state, if it deems necessary, may declare a diplomat persona non grata without providing justification. This is the most severe step. However, there are also various other measures within the framework of diplomatic practice, and these options are always available.

In summary:
The constitutional order of Türkiye is the product of a political will established in 1923 and shaped under the leadership of Mustafa Kemal Atatürk. This is not a structure that can be redefined through external interpretations.

Once statements move beyond legal boundaries, they cease to be opinions and become violations.

For this reason, the warning is clear:
Any step taken beyond the scope of your diplomatic mandate will produce consequences that should not be expected to go unanswered.


İstersen bunu daha da “policy paper” seviyesine çekebilir ya da daha agresif bir op-ed tonuna kaydırabilirim.

ABD AVRUPA KAVGASI 2

Başkan Donald Trump, ikinci dönemine başlarken yalnızca bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda Amerika’nın dış politika anlayışında köklü bir kırılmanın sinyallerini veriyordu.

Bu yeni yaklaşımda klasik diplomasi geri plana itilirken, güç projeksiyonu ve doğrudan çıkar odaklı hamleler öne çıkmaya başladı. Özellikle enerji ve stratejik kaynaklara sahip bölgelerin aynı çerçevede ele alınması, bu yönelimin tesadüfi olmadığını gösteriyordu. Venezuela, Grönland ve İran gibi farklı coğrafyaların aynı denklemde buluşması, ABD dış politikasının yeniden tanımlandığını ortaya koyuyordu.

Venezuela örneği bu yaklaşımın en net yansıması oldu. Nicolás Maduro yönetimine yönelik müdahale, uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmalar yarattı. Bu operasyon, birçok analiste göre “güç kullanımı üzerinden sonuç alma” anlayışının açık bir göstergesiydi ve müttefikler dahil olmak üzere tüm aktörlere bir mesaj niteliği taşıyordu.

Grönland meselesi ise krizi doğrudan ittifak sisteminin merkezine taşıdı. Danimarka’ya bağlı bu bölgenin açık şekilde talep edilmesi ve hatta güç kullanımının ima edilmesi, yalnızca bir toprak tartışması değil, NATO’nun varlık nedenini sorgulatan bir gelişmeye dönüştü. NATO içinde ilk kez bir üyenin diğerinin egemenliğini bu ölçüde tartışmaya açması, güvenlik mimarisinde ciddi bir kırılma yarattı.

Avrupa’nın tepkisi gecikmedi. Başta Danimarka olmak üzere birçok Avrupa ülkesi, askeri ve siyasi koordinasyonunu artırarak denge oluşturma yoluna gitti. 2026 başında gerçekleştirilen ortak askeri hazırlıklar ve Arktik bölgesine yönelik yığınak, bu gerilimin artık söylem düzeyini aştığını gösterdi.

Bu noktada asıl dikkat çeken unsur, ABD’nin iç dinamikleridir. Başkanın söylemleri ile kurumsal yapı arasındaki mesafe açılırken, dış politika kararlarında güç merkezlerinin etkisi daha görünür hale gelmiştir. Bu durum, ABD’de karar alma mekanizmasının tek merkezli değil; parçalı, rekabetçi ve zaman zaman çelişkili işlediğini ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak ortaya çıkan tablo nettir:
ABD, bu dönemde yalnızca rakipleriyle değil, kendi müttefikleriyle de gerilim üreten bir çizgiye kaymıştır. Bu yaklaşım, Avrupa’yı daha bağımsız hareket etmeye zorlamakta ve transatlantik ittifakın temelini sarsmaktadır. Nitekim birçok analizde bu sürecin “Batı ittifakının çözülmesine giden yolun başlangıcı” olabileceği açıkça ifade edilmektedir.

Başkan Trump’ın hedefleri konusunda kararlılığı açıktır; ancak bu hedeflere ulaşma yöntemi, yalnızca uluslararası sistemi değil, doğrudan Amerikan sisteminin kendi iç dengesini de zorlamaktadır.

Bu nedenle mesele artık sadece bir dış politika tercihi değildir.
Mesele, Amerika’nın nasıl yönetildiğidir. Ve bu sorunun cevabı, her zamankinden daha belirsizdir

US EUROPE CONFILICT 2

  

President Donald Trump, as he began his second term, was signaling not just a change in administration, but a fundamental shift in the United States’ understanding of foreign policy.

In this new approach, traditional diplomacy was pushed into the background, while power projection and direct interest-driven actions came to the forefront. The fact that regions rich in energy and strategic resources were addressed within the same framework showed that this shift was not coincidental. The inclusion of Venezuela, Greenland, and Iran in the same equation revealed that U.S. foreign policy was being redefined.

The Venezuela case became the clearest example of this approach. The intervention against the government of Nicolás Maduro raised serious questions in terms of international law. For many analysts, this operation reflected a strategy of achieving results through the use of force and sent a clear message not only to rivals but also to allies.

The Greenland issue, however, brought the crisis directly into the core of the alliance system. The open demand for a territory belonging to Denmark—and even the implicit suggestion of using force—turned this into more than a territorial dispute; it became a test of alliance relations. Within NATO, for the first time, one member openly challenged the sovereignty of another to this extent, creating a serious fracture in the security architecture.

Europe’s response did not take long. Led by Denmark, several European countries increased their military and political coordination to establish a balance. These moves went beyond rhetoric, showing that the tension had escalated into a more concrete strategic level.

At this point, the most striking issue lies within the internal dynamics of the United States. As the gap between presidential rhetoric and institutional structures widened, the influence of different power centers in foreign policy decisions became more visible. This suggests that decision-making in the U.S. is not centralized, but rather fragmented, competitive, and at times contradictory.

The overall picture is clear:
During this period, the United States has shifted toward a line that generates tension not only with its adversaries but also with its own allies. This approach is pushing Europe toward greater strategic autonomy and weakening the foundations of the transatlantic alliance.

President Trump’s determination to pursue his objectives is evident; however, the way these objectives are implemented is putting pressure not only on the international system but also on the internal balance of the American system itself.

U.S.A and EU TENSİONS 1

     

When the second Trump era is examined through the lens of international relations, and assessed alongside the President’s rhetoric, the question of who truly governs the United States is no longer merely theoretical—it has become directly observable.

Among the key centers of power, the State Department bureaucracy appears to have receded noticeably into the background. Rather than correcting or balancing the President’s statements and actions, it has largely chosen to observe the process. This suggests not only a weakening of traditional diplomatic reflexes, but also a deliberate withdrawal of institutional weight.

The more than thirty intelligence structures, by their very nature, continue to operate away from public visibility. However, instead of making direct public statements, these institutions exert influence through indirect channels and guided analyses. This pattern points to a growing lack of transparency in decision-making processes.

On the Pentagon front, a deeper misalignment is becoming apparent. The gap between political authority and military reality is widening; at times, strategic objectives and operational capacity fail to align. This tension is not merely an internal institutional issue—it has evolved into a structural vulnerability that directly affects the United States’ ability to manage crises.

A similar fragility is evident within the legislative branch. The narrow balance between parties in the House of Representatives has placed the system in an extremely sensitive position. Despite this fragility, the emergence of aggressive political maneuvers against the executive and repeated deadlocks in budget processes indicate that institutional tension is not temporary, but structural.

In the Senate, numerical advantage does not translate into ease of decision-making. Bloc voting behavior and deepening political polarization are slowing legislative processes and constraining the executive’s room for maneuver.

Public support for the President hovers around 40 percent, and even this support is far from homogeneous within his own party. Ideological divisions within the party have become increasingly visible, particularly under the influence of certain factions. The sustainability of this support structure remains highly questionable.

As a result, it is no longer clear who holds power in the United States—and this is not an interpretation, but an observable reality. While political figures remain influential, decision-making mechanisms are no longer concentrated in a single center; instead, they are dispersed across multiple power nodes. The mismatch between White House rhetoric and Pentagon execution, along with the autonomous dynamics of intelligence structures, makes this fragmentation increasingly visible.

This landscape points not to a classic superpower reflex, but to a system in which control is diffused. Inter-institutional coordination is weakening, strategic objectives are becoming blurred, and decisions are either delayed or fail to produce results on the ground. For this reason, even if the United States largely preserves its military capacity, its political effectiveness is eroding. Power still exists—but its sense of direction is clearly diminishing.

That said, this multi-centered structure could, in theory, generate a certain degree of flexibility. The presence of multiple power centers may allow for more layered and alternative strategies, rather than one-dimensional decision-making. However, the current situation suggests that this potential is not being effectively utilized.

The critical breaking point emerges precisely here. The issue is not merely one of leadership; the system itself is struggling to produce coherent, swift, and integrated power. The fragmentation of authority slows decision-making processes and, at times, renders them ineffective.

If this trend continues, the global influence of the United States will not disappear entirely. However, the defining characteristics of a superpower—predictability and reliability—will be significantly eroded.

Put differently:
America remains powerful—but it is no longer predictable.

Formun Üstü

Formun Altı

ABD AVRUPA KAVGASI 1

          

İkinci Trump dönemine uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında ve Başkanın söylemleriyle birlikte değerlendirildiğinde, ABD’yi gerçekte kimin yönettiği sorusu artık yalnızca teorik değil, doğrudan gözlemlenebilir bir mesele haline gelmiştir.

Etkin güç odaklarından, Dışişleri bürokrasisi, belirgin biçimde geri planda durmakta; Başkanın söylem ve hamlelerini düzeltmek yerine, süreci izlemeyi tercih etmektedir. Bu durum, geleneksel diplomatik reflekslerin zayıfladığını ve kurumsal ağırlığın bilinçli şekilde geri çekildiğini düşündürmektedir.

Sayısı otuzu aşan istihbarat yapıları ise doğaları gereği görünürlükten uzak kalmayı sürdürmektedir. Ancak bu kurumlar, kamuoyuna doğrudan açıklamalar yapmak yerine dolaylı kanallar ve yönlendirilmiş analizler üzerinden etki üretmektedir. Bu tablo, karar alma süreçlerinin giderek daha az şeffaf hale geldiğine işaret etmektedir.

Pentagon cephesinde ise daha derin bir uyumsuzluk dikkat çekmektedir. Siyasi irade ile askeri gerçeklik arasındaki mesafe açılmakta; stratejik hedefler ile sahadaki kapasite arasında zaman zaman örtüşmeyen yaklaşımlar ortaya çıkmaktadır. Bu gerilim, yalnızca kurum içi bir sorun değil, aynı zamanda ABD’nin kriz yönetimi kabiliyetini doğrudan etkileyen yapısal bir zafiyet haline gelmektedir.

Yasama organında da benzer bir kırılganlık söz konusudur. Temsilciler Meclisi’nde taraflar arasındaki dar denge, sistemi son derece hassas bir noktaya taşımış durumdadır. Bu hassasiyete rağmen yürütmeye karşı sert siyasi hamlelerin gündeme gelmesi ve bütçe süreçlerinin tıkanması, kurumsal gerilimin geçici değil, yapısal olduğunu göstermektedir.

Senato tarafında ise sayısal üstünlük, karar alma kolaylığına dönüşmemektedir. Bloklaşmış oy davranışları ve derinleşen siyasi kutuplaşma, yasama süreçlerini ağırlaştırmakta ve yürütmenin manevra alanını daraltmaktadır.

Başkanın kamuoyu desteği yüzde 40 seviyelerinde seyretmekte; bu destek, kendi partisi içinde dahi homojen bir yapı göstermemektedir. Parti içindeki ideolojik ayrışmalar, özellikle belirli grupların etkisiyle daha görünür hale gelmiş durumdadır. Bu destek yapısının sürdürülebilirliği ise ciddi soru işaretleri barındırmaktadır.

Sonuç olarak Amerika’da gücün kimde olduğu artık net değildir—ve bu bir yorum değil, doğrudan gözlemlenebilen bir durumdur. Siyasi figürler etkili olmaya devam etse de, karar alma mekanizmaları tek bir merkezde toplanmamış; aksine farklı güç odakları arasında dağılmıştır. Beyaz Saray’ın söylemleri ile Pentagon’un uygulamaları arasındaki uyumsuzluk ve istihbarat yapılarının kendi dinamikleriyle hareket etmesi bu parçalanmayı daha görünür kılmaktadır.

Bu tablo, klasik bir süper güç refleksinden ziyade, kontrolün dağıldığı bir yapıya işaret etmektedir. Kurumlar arası koordinasyon zayıflamakta, stratejik hedefler bulanıklaşmakta ve alınan kararlar ya gecikmekte ya da sahada karşılık bulmamaktadır. Bu nedenle ABD, askeri kapasitesini büyük ölçüde korusa bile siyasi etkinlik açısından aşınmaktadır. Güç hâlâ vardır, ancak yön duygusu belirgin biçimde zayıflamaktadır.

Bununla birlikte, bu çok merkezli yapı teorik olarak belirli bir esneklik de üretebilir. Farklı güç odaklarının varlığı, tek boyutlu karar alma süreçleri yerine daha katmanlı ve alternatifli stratejilerin oluşmasına imkân tanıyabilir. Ancak mevcut tablo, bu potansiyelin etkin bir şekilde kullanılamadığını göstermektedir.

Asıl kırılma noktası da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Sorun yalnızca liderlik meselesi değil; sistemin kendisi tutarlı, hızlı ve bütüncül bir güç üretmekte zorlanmaktadır. Gücün parçalanması, karar alma süreçlerini yavaşlatmakta ve zaman zaman işlevsiz hale getirmektedir.

Bu eğilim devam ettiği takdirde, ABD’nin küresel etkisi tamamen ortadan kalkmayacaktır. Ancak bir süper gücün asıl belirleyici unsuru olan öngörülebilirlik ve güvenilirlik ciddi biçimde aşınacaktır.

Başka bir ifadeyle:
Amerika hâlâ güçlü—ama artık öngörülebilir değil.

Formun Üstü

Formun Altı

HUNGARY

                   

After 16 years under an idiosyncratic and widely debated model of democracy, this remarkable country has finally reached a turning point. Viktor Orbán—one of the rare leaders to receive support from both Vladimir Putin and Donald Trump—has exited the political stage, having long blurred the boundaries between state governance and personal power.

As a member of the European Union, Hungary repeatedly renewed Orbán’s mandate through five consecutive elections, endorsing an increasingly rigid and centralized system. The underlying reasons will no doubt be debated for years to come. What is already evident, however, is a shift in voter sentiment toward democratic norms and renewed integration with the West.

Orbán’s governing model was, in essence, straightforward:
to align closely with Moscow’s strategic posture while presenting Hungary to the European Union as a fully functioning liberal democracy.

He proved to be one of the few politicians capable of sustaining such a dual narrative. A fluid and often contradictory foreign policy—reminiscent at times of Middle Eastern realpolitik—enabled him to maintain power for over a decade and a half.

The formula itself was not complex:

  • Consolidate control over the vast majority of media through financial leverage, coercion, or opaque mechanisms, and manage it from a central authority.
  • Transfer national resources to international actors, frequently at undervalued terms.
  • Neutralize parliamentary oversight by concentrating executive powers and governing through decrees. In moments of international crisis—such as the pandemic—sideline or suspend existing legal constraints that impede executive action.

Yet, as with all systems built on unchecked authority, the “fait accompli” approach proved unsustainable. In the 2022 elections, six opposition parties attempted to unite but ultimately failed, largely due to the absence of a unifying and credible leader.

By 2026, that leadership vacuum had been filled. Péter Magyar, head of the TSZİA Party, rapidly consolidated the opposition and presented a clear platform: a return to democratic governance, full compliance with EU norms, and unequivocal support for NATO across all fronts.

Fatigued by years of centralized rule, the Hungarian electorate placed its trust in this new leadership. Magyar and his party secured a decisive victory with 77.8% of the vote—effectively bringing an end not only to Orbán’s tenure, but to the system he had constructed.

What follows remains uncertain. Whether Magyar can deliver on his promises, or whether he will emerge as yet another figure shaped by larger political designs, is an open question. For now, the only prudent course is careful observation.

MACARİSTAN

                           MACARİSTAN

16 yıldır tuhaf bir demokrasi anlayışıyla yönetilen bu güzel ülkede sonunda beklenen oldu ve devlet yönetimini başka şeylerle karıştıran, ilginçtir ki hem Vladimir Putin’in hem de Donald Trump’ın desteklediği nadir liderlerden biri olan Viktor Orbán gitti.

AB üyesi olan Macaristan, arka arkaya yapılan beş seçimde Orbán’ı ve onun baskıcı rejimini seçti. Bunun nedeni elbette önümüzdeki yıllarda çok tartışılacak; ancak görüldüğü kadarıyla Macar seçmeni demokrasiyi ve Batı ile yeniden entegrasyonu tercih etti.

Orbán’ın yaptığı aslında çok karmaşık bir yöntem değildi:
“Başkan Putin’in dümen suyunda ve belki de talimatlarıyla hareket edip, üyesi olduğu AB’ye ne kadar özgür ve demokratik bir ülke olduğunu satmak.”
Ve Orbán bunu yapabilen birkaç politikacıdan biriydi. Tutarlılığı olmayan, Ortadoğu’ya has kaygan bir dış politika onu 16 yıl iktidarda tuttu.

Formülü aslında oldukça basitti:
  Medyanın büyük çoğunluğunu parayla, tehditle veya bilinmeyen yöntemlerle ele geçir ve hepsini tek elden yönet.
  Ülkenin yeraltı kaynaklarını, topraktan çıktığı haliyle uluslararası kartellere yok pahasına sat.
  Parlamentoyu işlevsiz hale getir; bulduğun her fırsatta yetkileri üzerinde toplayarak ülkeyi kararnamelerle yönet. Uluslararası boyutta bir problem çıkarsa — pandemi gibi — daha önce çıkarılmış ve işini engelleyen yasaları yürürlükten kaldır.

Her baskıcı rejimde olduğu gibi “ben yaptım oldu” politikası sonsuza kadar sürmedi. 2022’deki seçimlerde altı muhalefet partisi bir araya gelmeye çalıştı ancak başarılı olamadı; süreci toparlayacak bir lider bulamadılar.

2026 seçimlerinde ise aranan lider bulundu. TSZİA Partisi Başkanı Péter Magyar muhalefeti hızla örgütledi ve Macar halkına daha fazla demokrasi, AB normlarına kesin dönüş ve NATO’nun her platformda desteklenmesi vaatlerinde bulundu.

Orbán’ın baskıcı rejiminden bunalan halk bu genç liderin söylediklerine inandı ve Magyar ile partisi %77,8 oy alarak Orbán’ı ve kurduğu sistemi tarihe gömdü.

Bundan sonra ne olacağına gelince; bekleyeceğiz ve Magyar’ın uygulamalarını yakından takip edeceğiz. Dediklerini yapabilir mi bilemiyorum. Eğer başkaları gibi o da bir proje paketiyse sonuçları başlangıçtan görmek pek de mümkün olamayacaktır

BURNUMUZUN DİBİNDE SAVAŞ

KÜRESEL GERİLİM VE TÜRKİYE’NİN KIRILMA NOKTASI**

Başkan Donald Trump’ın söylemleri ve politik tercihleri ne olursa olsun, ABD’nin Ortadoğu’daki mevcut askeri ve stratejik konumunun giderek zorlaştığı görülmektedir. Henüz geniş çaplı bir kara savaşı başlamamış olsa da, bölgedeki gelişmeler Washington açısından kontrol edilmesi güç bir sürece işaret etmektedir.

İran, coğrafi büyüklüğü, nüfusu ve köklü devlet geleneğiyle doğrudan askeri müdahaleyi son derece maliyetli hale getiren bir aktördür. Türkiye sınırlarından Afganistan’a uzanan geniş bir coğrafyada etkili olan bu ülkeye karşı sınırlı sayıda askeri unsurla sonuç alıcı bir kara operasyonu yürütmek gerçekçi değildir. Bu nedenle ABD’nin doğrudan işgal yerine deniz ve hava gücüne dayalı bir baskı stratejisi izlediği anlaşılmaktadır.

Bu stratejinin merkezinde ise Hürmüz Boğazı yer almaktadır. Küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip olan bu dar geçit, İran tarafından zaman zaman bir baskı unsuru olarak gündeme getirilmektedir. Tahran yönetiminin, özellikle Devrim Muhafızları üzerinden bu bölgedeki kontrol kapasitesini artırmaya yönelik söylem ve hamleleri, enerji piyasaları üzerinde doğrudan etkiler yaratabilecek niteliktedir.

ABD’nin bölgeye uçak gemisi grupları sevk etmesi ve askeri varlığını artırması, caydırıcılık amacı taşımakla birlikte, aynı zamanda gerilimi tırmandıran bir unsur olarak da değerlendirilebilir. Bu noktada tarafların karşılıklı hamleleri, kontrollü bir güç gösterisi ile sıcak çatışma riski arasında hassas bir denge oluşturmaktadır.

Öte yandan Washington’un stratejik hesaplarının yalnızca askeri boyutla sınırlı olmadığı açıktır. Enerji piyasalarının kontrolü, özellikle kaya gazı ve petrol üretimi bağlamında ABD ekonomisi açısından önemli bir faktördür. Ancak bölgedeki istikrarsızlık ve İran’ın asimetrik kapasitesi, bu hedeflerin öngörüldüğü ölçüde gerçekleşmesini zorlaştırmaktadır.

Pentagon değerlendirmelerinde İran’ın füze ve insansız hava aracı üretim kapasitesinin sınırlı olduğu yönünde görüşler bulunsa da, son yıllarda Tahran’ın bu alanlarda önemli ilerlemeler kaydettiği bilinmektedir. Özellikle düşük maliyetli ve etkili sistemler üzerinden geliştirilen bu kapasite, klasik askeri üstünlük anlayışını kısmen dengeleyen bir unsur haline gelmiştir.

Bu çerçevede ABD’nin öncelikli hedeflerinden biri, İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği askeri ve lojistik iş birliklerini sınırlamak olmuştur. Ancak küresel güç dengelerindeki değişim, bu tür bir izolasyon politikasının başarı şansını azaltmaktadır. Çin’in ekonomik ağırlığı ve Rusya’nın askeri-siyasi pozisyonu, Washington’un tek taraflı baskı araçlarını etkisizleştirebilmektedir.

Son olarak, ABD’nin NATO müttefiklerinden beklediği desteğin sınırlı kalması da dikkat çekicidir. Avrupa ülkelerinin bölgesel bir çatışmaya doğrudan dahil olma konusundaki isteksizliği, ittifak içindeki stratejik öncelik farklılıklarını ortaya koymaktadır.

Ortadoğu’da yükselen bu gerilim, yalnızca bölge ülkelerini değil, doğrudan doğruya Türkiye’yi de hedef hattına yerleştirmektedir. Coğrafya bu kez bir avantaj değil, açık bir kırılganlık üretmektedir. Türkiye, tarihsel olarak krizlerin çevresinde kalmayı başarmış bir ülke olsa da, mevcut tablo bunun giderek zorlaştığını göstermektedir.

Türkiye’nin temel açmazı nettir: Aynı anda birden fazla güç merkeziyle ilişki yürütmek zorundadır. Bir yanda NATO üyeliği ve Batı ile kurumsal bağlar, diğer yanda Rusya ve Çin ile gelişen ekonomik ve stratejik ilişkiler bulunmaktadır. Bu çok yönlü denge politikası normal şartlarda esneklik sağlar; ancak yüksek yoğunluklu bir bölgesel çatışma ortamında aynı denge, ciddi bir baskı mekanizmasına dönüşebilir.

İran ile ABD arasında tırmanabilecek bir çatışma senaryosunda Türkiye’nin tarafsız kalma kapasitesi sınırlıdır. Enerji bağımlılığı, sınır güvenliği ve ticaret hatları doğrudan etkilenmektedir. Özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji akışını tehdit etmesi durumunda, Türkiye’nin ekonomik dengeleri hızla sarsılabilir. Enerji fiyatlarındaki ani artış, zaten kırılgan olan makroekonomik yapıyı daha da zorlayacaktır.

Asıl kritik mesele ise askeri değil, jeopolitik baskıdır. ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması ve müttefiklerinden daha net pozisyon talep etmesi, Türkiye’yi doğrudan bir tercih yapmaya zorlayabilir. Bu noktada Ankara’nın vereceği karar, yalnızca dış politikayı değil, iç siyasi ve ekonomik dengeleri de belirleyecektir.

Rusya faktörü denklemi daha da karmaşık hale getirmektedir. Türkiye’nin Suriye sahasında ve enerji alanında Moskova ile kurduğu ilişkiler, Batı ile yaşanabilecek olası bir gerilimde kırılgan bir noktaya dönüşebilir. Aynı şekilde Çin ile geliştirilen ekonomik bağlar da, küresel bloklaşmanın sertleştiği bir ortamda Türkiye’nin hareket alanını daraltabilir.

Türkiye için en gerçekçi senaryo, doğrudan bir askeri çatışmadan ziyade çok katmanlı bir baskı sürecidir. Ekonomik dalgalanmalar, enerji arzı sorunları, sınır güvenliği riskleri ve diplomatik zorlanmalar eş zamanlı olarak ortaya çıkabilir. Bu durum, klasik anlamda bir savaş olmasa da, devlet kapasitesini zorlayan ciddi bir kırılma etkisi yaratabilir.

Sonuç olarak Türkiye, bu krizde ne tamamen dışarıda kalabilecek ne de kolayca taraf olabilecek bir konumdadır. Asıl mesele, bu dar alanda ne kadar rasyonel ve soğukkanlı hareket edilebileceğidir. Aksi takdirde bölgesel bir savaşın doğrudan tarafı olunmasa bile, sonuçlarının en ağır hissedildiği ülkelerden biri haline gelmesi kuvvetli olasılıktır


Formun Üstü

Formun Altı

WAR at OUR DOORSTEP

WAR AT OUR DOORSTEP: GLOBAL TENSION AND TURKEY’S BREAKING POINT

No matter what Donald Trump says, no matter how the narrative is framed, the United States is losing ground in the Middle East. There is no large-scale ground war—yet. But that does not mean Washington is in control. On the contrary, the reality on the ground suggests a growing strategic deadlock.

Iran is not a conventional target. Its geography, population, and deeply rooted state tradition make any direct military intervention extraordinarily costly. Given its sphere of influence stretching from Turkey’s borders to Afghanistan, a limited ground operation is simply not a viable option. This is precisely why the U.S. has opted for indirect pressure: projecting power through naval and air dominance.

At the center of this strategy lies a critical chokepoint: the Strait of Hormuz. As one of the most vital arteries of global energy flow, this narrow passage has effectively become a strategic lever in Iran’s hands. Through its Revolutionary Guard structures, Tehran continues to signal its capacity to disrupt this route. This is not merely a regional tension—it is a pressure mechanism with global economic consequences.

The deployment of U.S. carrier strike groups to the region may appear as a demonstration of strength, but in reality, it also reflects an underlying loss of control. Such moves do not only deter—they escalate. The current balance is no longer stable; it is suspended on a fragile line between calculated signaling and open confrontation.

Washington’s calculations extend beyond military considerations. Control over energy markets—particularly through shale gas and oil production—remains a central objective. Yet the instability of the region and Iran’s asymmetric capabilities complicate these ambitions. Iran has gradually reshaped the battlefield, eroding the traditional meaning of military superiority.

For years, Pentagon assessments underestimated Iran’s missile and drone capabilities. That assessment is no longer tenable. Iran has developed low-cost, high-impact systems that are capable of offsetting conventional advantages. This shift is quietly but fundamentally transforming the nature of conflict.

Another key U.S. objective has been to isolate Iran. That effort has also fallen short. The growing involvement of China and Russia has altered the equation. As global power balances shift, Washington’s ability to impose unilateral pressure is diminishing.

Within NATO, the picture is equally revealing. European allies show little appetite for direct involvement in a regional war. This reluctance exposes deeper fractures within the alliance and highlights diverging strategic priorities.


TURKEY: GEOGRAPHY AS A LIABILITY, NOT AN ADVANTAGE

For Turkey, this is not an external crisis—it is an encroaching reality. Geography, once considered a strategic advantage, is now a source of vulnerability.

Turkey’s dilemma is clear: it must simultaneously maintain relations with multiple power centers. NATO membership anchors it to the West, while economic and strategic ties with Russia and China pull it in another direction. Under normal conditions, this multidimensional balance provides flexibility. Under high-intensity geopolitical stress, however, it turns into pressure.

In the event of a U.S.–Iran escalation, Turkey’s ability to remain neutral will be крайне limited. Energy dependency, trade routes, and border security will all be directly affected. A disruption in the Strait of Hormuz would trigger a sharp energy shock, placing immediate strain on an already fragile economic structure. This would not be a temporary crisis—it would be a cascading breakdown.

Yet the primary threat is not military—it is geopolitical pressure.

The United States is likely to demand clearer alignment from its allies. In such a scenario, Ankara’s traditional balancing strategy may become unsustainable. Choosing not to take sides will itself be interpreted as a choice—and it will carry consequences.

The Russian factor further complicates the equation. Turkey’s engagements in Syria and its energy ties with Moscow create structural dependencies. Meanwhile, expanding economic relations with China deepen another layer of exposure. As global polarization intensifies, these relationships risk turning from assets into liabilities.

The most probable scenario for Turkey is not direct military confrontation. But this does not imply safety. On the contrary, the country is likely to face a multi-layered pressure environment: economic volatility, energy disruptions, border insecurity, and diplomatic strain unfolding simultaneously.

This may not resemble a conventional war. But its impact could be just as destructive—if not more.


CONCLUSION: THE RISK OF A SECOND MAJOR FRACTURE

Turkey cannot remain entirely outside this crisis. Yet stepping fully into it would mean entering a space it cannot fully control.

The critical question is whether decision-makers can act with rationality and composure within an increasingly narrow margin of maneuver.

Because a failed balancing strategy would not necessarily make Turkey a direct party to the conflict—but it would almost certainly make it one of the countries that bears the heaviest consequences.

And this would not merely be a foreign policy crisis—
it would be a test of state capacity itself.


Formun Üstü

Formun Altı

FRANSA 2

FRANSA  2

Fransa yarı başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir ve yarım veya tam bu ülkede başkan tüm fransa adına her türlü yetkiyi kullanır.Buna Başbakanı atamak kabineyi onaylamak ve fransayı her alanda temsil etmek de dahildir.Doğal olarak atanan başbakan parlementodan güven oyu amak zorundadır. Bu nedenle başkanın partisi çoğunlukta olmak zorundadır.Fransız anayasasına göre birkişi üstüste iki kez seçilebilir. Mevcut Başkan Macron’a gelince

Macron, 2016 yılında En Marche! adlı merkez-liberal bir siyasi hareket kurdu. Daha sonra bu parti LaRépublique En Marche! (LREM) adını aldı ve 2022 civarında Renaissance (RE) adıyla yeniden yapılandırıldı. Başka bir deyişle Macron’ un partisinin güncel adı Renaissance (RE)’dir.

Macron Fransız Anayasası gereği iki sefer Başkanlık seçimlerine katıldı.

2017 yılında aşırı sağcı Marine Le PEN ile mücadele etti. İlk turda En Marche adayı olarak yarıştı (LREM henüz tam teşekküllü siyasi parti hâlinde). İkinci turda Marine Le PEN’e karşı oyların %66,10’unu alarak seçildi

2022 de Yeniden aday oldu ve yine Marine Le PEN ile ikinci tura kaldı İkinci turda oyların %58,55’ini aldı. Ancak bu sefer aldığı oylar %7 azalmıştı. Fransız seçmen bazı şeylerden hoşlanmamıştı ve oylar doğal olarak Le PEN e gitti.

Başkanın partisi her seçimden  Parlementoda güven oyu alamadı.

2017 seçimlerinden hemen sonra yapılan 2017 milletvekili seçimlerinde, En Marche / LREM + MoDem ittifakı parlamento çoğunluğunu kazandı. LREM tek başına 308 sandalye ile çoğunluğu aldı (toplam 577 sandalyeden)

Ancak 2022 seçimlerinde, Macron’un partisi ya da ittifakı çoğunluğu kaybetti;

Daha da önemlisi, 2024 yılında Macron parlamentosunu feshedip erken seçime gitti; yeni seçimde partisinin konumu daha zayıfladı.

Bu nokta Fransa’nın son iki yılda dört Başbakan değiştirmesi siyasi istikrarın bir türlü sağlanamaması ve Basit protestolarla varoşlarda başlayan hareketlerin önce sivil itaatsizliğe sonra da kalkışmaya dönüşmesine neden oldu. Tabidir ki tek sebep bu değildi…

FRANCE 2 (English Edition)

France’s Semi-Presidential System and the Macron Era

France is a republic governed under a semi-presidential system, in which the president—whether in a partial or full capacity—exercises broad authority on behalf of the entire nation. These powers include appointing the prime minister, approving the cabinet, and representing France across all fields of governance. Naturally, any appointed prime minister must secure a vote of confidence from the National Assembly, which in practice requires the president’s party to hold a parliamentary majority. According to the French Constitution, a president may serve no more than two consecutive terms.

As for the incumbent, Emmanuel Macron:

In 2016, Macron founded a centrist-liberal political movement called En Marche!, which later became La République En Marche! (LREM) and was reorganized around 2022 under the name Renaissance (RE). In other words, Macron’s current party is officially known as Renaissance (RE).

Macron has participated in two presidential elections, as permitted by the Constitution. In 2017, he faced the far-right candidate Marine Le Pen. Running as the En Marche! candidate—at that time not yet a fully institutionalized party—Macron won the second round with 66.10% of the vote against Le Pen.
He ran again in 2022 and once more reached the runoff against Le Pen, this time securing 58.55% of the vote. However, his support declined by roughly seven percentage points, signaling voter dissatisfaction and a shift of some support toward Le Pen and the far right.

Following the 2017 presidential election, legislative elections were held the same year. The La République En Marche! (LREM) and MoDem alliance secured a parliamentary majority, with LREM alone winning 308 out of 577 seats.
Yet, in the 2022 legislative elections, Macron’s party and its allies lost their majority in the National Assembly. More critically, in 2024, President Macron dissolved parliament and called for early elections, after which his party’s position weakened even further.

This loss of legislative control, coupled with the rapid turnover of four prime ministers within two years, has deepened France’s political instability. The inability to maintain a stable government, along with widening social discontent, has transformed what began as localized suburban protests into a broader movement of civil disobedience—and, in some cases, open revolt.
Of course, this was not the only factor behind France’s ongoing turbulence, but it became one of the most visible manifestations of a deeper systemic crisis.

FRANSA 1

 Fransa da yaklaşık iki senedir süregelen siyasal istikrarsızlık, bir türlü kontrol edilemiyor. Bu yazı dizisinde artık iyiden iyiye çatışma boyutuna ulaşmak üzere olan sivil itaatsizlik eylemlerinin sebep ve sonuçlarını inceleyeceğiz.

Siyasetten aramızın her zaman iyi olmadığı bu ülkede,, toplumsal kalkışmaların ana tetikleyicisi, resmi istatistiklerde orta düzeyde görünen fakat günlük yaşamda derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği ile özellikle göçmen kökenli gençler arasında yüksek seyreden işsizlik oranlarıdır. Bu yapısal kırılganlık, hükümetin emeklilik yaşını yükseltme kararıyla birleşerek, toplumun geniş kesimlerinde “sosyal sözleşmenin bozulduğu” algısını güçlendirmiştir. Böylece ekonomik adaletsizlik, gelecek kaygısı ve sosyal güvensizlik, Fransa’daki kitlesel kalkışmaların en güçlü yakıtı haline gelmiştir

18 Ayda Fransa’da dört farklı başbakanın görevden ayrılması, ülkenin siyasi sisteminde ciddi bir istikrarsızlık görüntüsü yaratmıştır. Bu süreçte başbakanların istifalarının temel nedenleri; seçim sonrası çoğunluk sağlanamaması, bütçe krizleri, güvenoyu kayıpları ve Cumhurbaşkanı’nın kabine değişikliği talepleri olmuştur. Sürekli değişen hükümet yapısı, parlamenter çoğunluğun parçalanmışlığı ve kamuoyunda artan toplumsal tepkilerle birleşince, yürütmenin etkinliği zayıflamış, karar alma süreçleri yavaşlamıştır. Bu durum Fransa’da hem ekonomik reformların uygulanmasını hem de Avrupa Birliği içindeki liderlik rolünü olumsuz etkileyen bir faktör olarak dikkatle izlenmektedir.

Bu süreçte toplumsal hareketler yoğun bir seyir izledi; işçi grevleri, öğrenci protestoları, emeklilik ve emek reformları karşıtı eylemler ile çevresel ve “sarı yelekliler” gibi kitlesel hareketler özellikle büyük şehirlerde sık gerçekleşti. Olayların ölü bilançosu oldukça sınırlı olup, genellikle ciddi kazalar veya izole şiddet olaylarıyla sınırlı kaldı. Yaralanmalar ise daha yaygın olup, polis müdahaleleri ve çatışmalar sırasında onlarca ila yüzlerce kişi yaralandı; büyük protestolarda bu sayı 200-300 civarına ulaşabiliyor. Polis müdahalesi genellikle CRS ve jandarma tarafından yürütülüyor; göz yaşartıcı gaz, tazyikli su ve cop kullanımıyla kalabalık kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Dağılmayan gruplara karşı barikatlar ve çevreleme uygulaması sık görülürken, orantısız güç kullanımı zaman zaman uluslararası eleştiriler konusu oldu. Bununla birlikte Fransa’da protesto hakkı anayasal olarak korunduğundan, önceden izinli yürüyüş ve mitinglerde polis müdahalesi daha kontrollü gerçekleşiyor. Sonuç olarak, toplumsal olaylar ölü sayısı açısından sınırlı, yaralanma açısından değişken olmakla birlikte hem hükümet politikaları hem de polis stratejileri açısından önemli bir gündem unsuru oluşturmaktadır

Bu arada beni tanıyan toplumun her kesiminden dostlar sürekli ayni soruyu bıkmadan usanmadan soruyorlar,

Onca problem ve onca yoksulluk varken neden Fransa

İşte cevabı;

Derdim çok diye öyle sızlanma
Elbet her derdin bir dermanı var
Nerde kaldı diye sabırsızlanma
Sabret her şeyin bir zamanı var

Hacı Timurtaş

FRANCE 1 (English Edition)

France’s Escalating Political and Social Instability

For nearly two years, France has been struggling with a persistent political instability that has proven increasingly difficult to manage. This series seeks to analyze the causes and consequences of the civil disobedience movements that are now verging on outright confrontation.

In a country where political engagement has always been ambivalent, the principal drivers of recent social upheavals can be traced to two interconnected structural weaknesses: the widening disparity in income distribution—despite official data depicting it as moderate—and the persistently high unemployment rates among young people of immigrant background. This structural fragility, combined with the government’s decision to raise the retirement age, has strengthened the widespread perception that France’s long-standing “social contract” has been breached. Consequently, economic inequality, social insecurity, and uncertainty about the future have become the primary catalysts for the wave of mass mobilizations across the country.

Within the last eighteen months, France has witnessed the resignation of four different prime ministers, creating a striking image of systemic instability. The principal causes behind these resignations include the inability to secure a parliamentary majority following elections, recurring budgetary crises, losses of confidence votes, and presidential demands for cabinet reshuffles. The continual reconfiguration of the executive branch, coupled with a fragmented parliament and mounting public dissent, has weakened governmental effectiveness and slowed decision-making processes. As a result, the implementation of economic reforms has been hindered, and France’s leadership position within the European Union has been adversely affected.

During this period, social movements have intensified both in scale and frequency. Labor strikes, student protests, demonstrations against pension and labor reforms, and large-scale mobilizations such as the environmental and “Yellow Vest” movements have become recurring features of French public life, particularly in major urban centers. Fatalities remain limited, largely confined to isolated incidents; however, injuries are far more common, often numbering in the hundreds during major confrontations between protesters and security forces. Riot control operations, led by the CRS and gendarmerie, typically involve the use of tear gas, water cannons, and batons. Tactics such as barricading and encirclement are frequently employed, and allegations of disproportionate use of force have at times attracted international criticism.
Nevertheless, as the right to protest is constitutionally protected, pre-authorized demonstrations generally encounter more restrained police responses. Overall, while the number of fatalities remains relatively low, the recurring injuries and sustained scale of mobilization have turned public unrest into a persistent focal point of both policy debate and security strategy.

Meanwhile, acquaintances from various segments of society continue to ask me, time and again:
“With so many problems elsewhere, why focus on France?”

Here lies my answer:

Do not lament your many troubles,
For every affliction bears its remedy.
Be not impatient, wondering where relief may be—
Be patient; for all things unfold in their own time.
— Hacı Timurtaş