Ortadoğu ,Doğu Akdeniz ve kuzey Afrika’daki büyük hidrokarbon rezervlerinin, bölge dışındaki ülkelerin buraya müdahale sebebinin, petrol arz güvenliği olduğu ve bölge petrolünün uluslararası pazarlara güvenle çıkmasının, müdahaleci ülkelerin vazgeçilmez çıkarları arasında olduğu sıkça satılan bir gerekçedir.
Bölgede çok petrol olduğu doğrudur;
BP enerji nin yaptığı hesaplamalara göre,2013 sonu itibariyle dünyadaki tüm petrol rezervi,238,2 milyar ton veya başka hesapla1687.9 milyar varildir. Irak’ta bu rezervin yaklaşık %9 u bulunmaktadır yani 21 milyar tonu vardır. Kürt bölgesi bilinen rezervleri 6 miyar tondur
Buradaki enteresan nokta, evet petrol ve doğalgazın hatırı sayılır bir rezervi vardır ancak bu kadar savaşın çıkması için yeterlimidir, sorusudur. Acaba, kimsenin açıklamadığı bir başka sebep varmıdır, örneğin İran’daki rejim değişikliğinden sonra ABD ve İran’ın ilişkileri hiç düzelememiştir. Benzer yorumu İngiltere ve Fransa içinde yapamayabilirsiniz. Ambargonun en koyu olduğu dönemde bu ülkeye, Avrupa hassas bütün malzemeleri örneğin yüksek kalite alüminyum, yüksek devirli santrifüjler, roket yakıtında kullanılan kimyasallar satmışlardır. Benzer satışların, teyit edilememekle birlikte ABD tarafından da yapıldığı tahmin edilmektedir. Özellikle santrifüj yapımında kullanılan yüksek evsafla alüminyum külçelerin çıkışı burasıdır. Buna ilaveten, petrol ve doğalgaz satışına ambargo konmuş, bu saçmalık yüzünden Türkiye bazı uzun kışları tam olarak donmasa bile hayli üşüyerek geçirmiştir. Bu arada, yabancı basındaki yoğun baskıların sonucu, dünyada yaratılan algı hiç petrol ve doğalgaz sattırmıyoruz şeklide oluşturulmuştur. Ancak spot piyasayı kontrol eden küresel sermaye İran’ın bütün petrolünü ve sıvılaştırılmış doğal gazını ucuz fiyata almıştır. Bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki anlık fiyat belirlenmesi gereken spot alımlar son yıllarda el altından kontrata bağlanır olmuştur.
Irak petrollerinin biri kullanılmayan üç çıkışı vardır ilki Basra körfezindeki petrol terminalleri, ikincisi bizden geçen ve yumurtalığa bağlanan boru hattı sonuncu ve şu anda kullanılmayan ise hayfa hattıdır. Başka deyişle, birileri kütle tahrip silahları var diye Irak’a müdahaleye zemin için kullandığı zaman bile petrol arz güvenliği vardı şimdide vardır. O zaman sorulması gereken bu kadar insan neden öldü binlerce km’den gelip Irak yönetimini devirdiniz ve bunu hangi uluslararası protokole göre yaptınız dönemde koalisyon birlikleri hangi uluslararası anlaşmaya göre kurulmuştur, soruları olmalıdır.
Dilerseniz sabaha kadar sorabilirsiniz ancak bu soruların hiçbirinin cevabı ya yoktur veya bir tek cevap vardır;
“Bölgede ABD’nin vazgeçemeyeceği çıkarları nın uygulanmak istenmesi”
Bu çıkarların, satılmak istenenlerden farklı olduğu açık seçik ortadadır. Burada çatışan sadece ABD’nin çıkarları değildir, iki ana sebep vardır. İlki, her gün biraz daha güçlenen Rusya’nın bir şekilde çevrelenmesi gerekmektedir, Bunun amaç için İran ve Azerbaycan ve Türkiye tam olarak kontrol edilmelidir. Ancak bu kontrol yıllar boyu süren her türlü yaptırıma rağmen, bir türlü sağlanamamaktadır. Bu iki ülkenin bir türlü yola gelmeyişinin aslında tek ve basit sebebi vardır. İran da Türkiye’de İmparatorluk geleneğinden gelen devlet ve diplomasi deneyimleri olan ülkelerdir ve bu iki ülke Azerbaycan’ı da kolları arasına aldıklarında, ABD hülyası çevreleme bir türlü olamamaktadır. Dışişleri kadrosunun yenilenmesi ve TSK da bir takım saçma mahkemelerle, elit bir kadronun yok edilmesini beraber okuduğunuzda, Atlantik ötesinde çıkarlar için yapılan planları çok daha net görebilirsiniz.
Doğal olarak İsrail’in, Ortadoğu’nun Baş belası Türkiye ile aralarında kontrol edilebilir bir tampon olması Amerika’da bulunan her fırsatta dolaylı olarak işlenen bir konudur
Son olarak pek belli olmamakla beraber yakın gelecekte mutlaka çok taraflı bir savaş çıkaracak olan su meselesidir ve bunun olması fazla zaman almayacaktır.
Türk dış politikası ikinci körfez harekâtından bu yana çok zorlu sınavlardan geçmiş ve kimi zaman başarılı bazen de başarısız olmuştur. Bunun ana nedeni ülkeler hakkındaki siyasi görüşlerin ve alınan pozisyonların, sabah başka akşam başka olmasıdır. Aslında uzak veya yakın herhangi bir devletle kurulacak ilişkiye duygular egemen olamaz, sadece çıkarlar arasında bir denge kurulmaya çalışılır. Ülkenin bir duruşu vardır ve bu duruş, dışişleri bürokrasi tarafından belirlenir, siyasi iktidarlar kendi kafalarındaki politikalara göre çok ufak rota değişiklikleri yaptırırlar, böylece herhangi bir konuda ülke görüşü ortaya çıkar. Bu görüş en alt seviyedeki veya en üst seviyedeki bürokratlar tarafından aynen uygulanır. İktidar da olan siyasi görüşün temsilcileri de esasen kendilerinin belirlediği bu görüş çerçevesinde konuşurlar. Seçmene dönük birtakım hesaplarla ana politikaya aykırı demeç verilmez hele ağzına gelen söylendikten sonra söylediklerim yanlış anlaşıldı veya gazeteciler söylediklerimi çarpıttı, hiç denmez.
Doğal olarak belirlenen politikaya, ki o artık ülkenin o konudaki görüşüdür, ana muhalefet partisinin ise, uyma zorunluluğu yoktur. Her zaman, özellikle, politika belirlenirken, tam tersi savunulabilir, bunun bir sakıncası yoktur. Uluslararası politika bunu anlar ve bu da muhalefetin görüşüdür diye not eder.
AKP iktidara geliş yılından bugüne kadar geçen 16 yılda olup bitene ve uluslararası saygınlık açısından geldiğimiz yere bakılırsa, bu konuda rivayet muhteliftir. Her şeyden önce baştan beri parti kurmayları ve danışmanlar kadrosunun dışişleri bürokrasisini anlamaya niyetleri olmamıştır Kısmen ABD’den kopyalanmış sefir atamalarıyla, uygulanan politikaların altüst edildiği ve yenilerinin uygulanmaya başladığı görülmüştür. Artık çok taraflı uluslararası ilişkiler değil, Sünni Müslüman devletlerle dış politikasız bağlantılar kurmaya başlama zamanıdır. Ancak, Arapların karmaşık ilişkilerden hoşlandıkları ve yıllardır kaypak bir dış politika uyguladıkları unutulmuştur. Bu arada İhvan motifide devreye girince eski dostlar düşman olmuş ve sonuçta çevrede pek kimse kalmamıştır
Batı ülkeleriyle de durum oldukça karmaşıktır. Başaktör ABD söylediklerinin yapılmadığını görünce, Yunanistan’ı kullanarak ve Rusya’yı bahane ederek Türkiye’yi çevrelemeye başlamış, bunun doğal sonucu iki ülkenin namlu namluya gelmelerine çok az kalmıştır. Fransa ile başkanlık düzeyinde kapışma başlamış doğu Akdeniz de, deniz kuvvetlerinin karşı karşıya gelmesine neden olmuştur, Merkel sonrası Almanya ile ara bir türlü düzelmemiş bir sürü yeni ambargo konmuştur. Diğer ülkelerle olan ilişkiler yazı serisinin ilgili bölümlerinde tekrar ele alınacaktır.
Sonuçta sorulması gereken soru “Bu durum daha ne kadar sürdürülebilir olmalıdır” ve acıdır ki şu anda bunun cevabını bilen de yoktur