• About

hulkiergun

~ Politika

hulkiergun

Monthly Archives: Ocak 2023

2014-2023 ARASI SİYASİ GELİŞMELER 2

27 Cuma Oca 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Şimdi basit bazı soruların tekrar sorulması gerekir;

“Ekonominin bu günkü acınası hale gelmesinin tek sebebi AKP’nin yanlış ekonomik anlayışı mıdır?  yoksa sayın Cumhurbaşkanınca ortaya konan ve literatürde pek rastlanmayan teorinin, uygulamada çalışmadığının bir göstergesi midir? Belkide yurt dışında ve Atlantik ötesinde tezgahlanan bir planın parçasıdır. Ekonomist olmayan benim gibi sıradan birine göre, Teorinin temeli olan ve makro dengelerin oturmasını sağlayan faizin, gerçeklerden uzak bir şekilde düzenlenmesi ve hızla indirilmesi, baştan bilinmesi mümkün olmayan sonuçlar   doğurmuştur.”

Bu her şey içeren soruya ne yazık ki “Ekonomist” olmadığından ben cevap veremem ancak belirli bir mantık süzgecinden geçirerek bazı yorumlar yapabilirim;

Her şeyin temelinde Para Politikası Kurulunun, bilinmeyen bir sebeple belki de Naas larda olduğu için Politika faizlerini indirmesiyle başladı. Bir anda dolar fırladı ve TL cinsinden mevduatların faizi enflasyonun altında kalarak, tasarrufların reel getirisinin durduğu yerde erimesine yol açtı. Bu durumda birazda kontrol dışı olarak tasarrufların yastık altına veya alternatif yatırım araçlarına kaymasına sebep oldu ve maliye bürokrasisinin gayretli çalışmaları sonucu döviz tevdiat hesabı başta olmak üzere başka yatırım araçları icat edildi. Ancak bu durumun bir başka hesaplanamayan riski daha vardı. Bankalardaki dolarizasyon %60 ı geçmişti TL mevduatına pek sık rastlanmıyordu.

T.C. Merkez Bankası bir süre piyasayı gözledi. Faizi tek haneli rakamlara yıl sonuna kadar indirme direktifi vardı bu nedenle hem bunu yapıp hemde aşırı dolarizasyonu önlemek gittikçe imkânsız hale geliyordu. Sonuçta sopa ortaya çıktı. Üç devlet bankasının aslında tuzları kuruydu. Onlar verilen talimatlara uygun hareket ediyorlar ortaya çıkan zararı bilançolarına yansıtıp, görev zararı diyerek geri alıyordu. Ancak özel Bankaların durumu farklıydı. Onlar con ahmedin devridaim makinasından yararlanamıyorlardı. Yanlış para politikaları yüzünden zarar ediyorlar ve bu zararı bilançolarında gösteriyorlardı. Sonuçta TL mevduat faizi ile Merkez bankası politika faizi arasındaki bağlantıyı kestiler, kredileri akıl almaz koşullara bağladılar.

T.C. merkez bankası buyruklarının özel bankalarca dikkate alınmadığını anlamıştı. Bu nedenle başka bir adım daha attı. Bundan böyle bankaların döviz yükümlülükleri için uyguladığı TL cinsinden menkul kıymet tesisi oranını %5 den %10 a çıkarttı. Bu hamlenin Türkçe tercümesi, TL mevduat oranı %50 nin altında kalanlar %17 oranında tek haneli faizli devlet tahvili satılacaktı. Bu oran %50-60 arasında kalanlara %12, %60-70 aralığına %5 oranında satış yapılacaktı. Özel bankalar için %9 civarında faizi olan devlet tahvilini pazarlamanın imkânı olmadığından stokta tutulacak veya doğrudan zarar yazılacaktı bu ise sendikasyon kredi faizlerini yükseltecekti. Başka deyişle hiçbir banka döviz kredisi alamayacaktı. Buna hamle gecikmedi özel bankalar TL mevduat faizlerini %25 lere çıkardılar. Kredileri büsbütün kıstılar.

Bu hamleler sonucu kkm 2,7 milyar dolar kadar azaldı.

Bütün bu işler olurken T.C. merkez Bankası swap hareketlerinden arındırılmış olarak 4 milyar dolara yakın net döviz rezervi azalmasını kimse açıklayamadı.

Sonuç olarak işlerin nasıl bu hale geldiğinin çözüm öneren zeminlerde artık tartışılmasının bırakılması gerek. Öncülüğünü sayın Cumhurbaşkanının yaptığı düşük politika faizi düşük TL

Yüksek dolar, büyüyen ihracat ve onu destekleyen üretim fazlalığı ile cari fazla vermek şeklinde özetlenen teori, pazı parametreler eksik olduğundan işlerlik kazanamamıştır.

Şimdi mesele buradan nasıl çıkılırın tartışması olmalıdır. Ancak acı olan bu yapıldığına pek rastlanmamaktadır. Tuhaf bir isim konan yazılı basının bir bölümü ekonomide yaratılan mucizelerden bahsederken bazıları ise her gün battık mahvolduk yayınları yapmaktadır. Tuhaf olan her iki gurubunda görüşlerini rakamlarla desteklemesidir.

Zaman bir şeyleri övme veya yerme zamanı değil bu çıkmaza çözüm bulma zamanıdır

2014-2023 ARASI SİYASİ GELİŞMELER

24 Salı Oca 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Türkiye’nin Zor Yılları 2014-2021 dönemidir. AKP iktidarı, ilk 13 yılda, cumhuriyetin temel niteliklerini elinden geldiği kadar hırpalamış yönetimin bünyemize uymadığı, tarihimizi ve edebiyatımızı bir gecede kaybettiğimiz, AKP yönetiminin değişik kademelerince, her televizyon kamerasında ve açık olan her mikrofonda açıkça ilan edilmiştir. Anayasanın ilk üç maddesinin açık ihlali olan bu tutum, henüz yargıdan bir karşılık henüz görmemiştir.

 2022 Yılı aslında, zenginlik, mutluluk ve huzur dolu yıllar olarak düşünülebilir. Ancak bu sadece bir algıdır ve gerçeği hiç yansıtmamaktadır. Artık her şey son derece çok kötüdür. Eskiden olduğu gibi, kimi zaman tehditle kimi zaman ikna ile ara sırada algı yönetimi ile, işler yürümemektedir.

Son yirmi yılın en zor bölümünü inceleyeceğimiz bu seride en önemli yeri Ekonomide yapılan yanlışlıklar alacaktır.

 Türkiye, Dünyadaki en hassas stratejik pozisyonlardan birinde yerleşik, uluslararası politika yapıcılarının, her şeyi ve herkesi kendi vazgeçilmez çıkarlarına uydurmaya çalıştıkları yalnız ve güzel bir ülkedir. Ancak kim kulağı ile kuş yakalamaya çalışırsa çalışsın, Türkiye, mevcut problemlerin daha azı veya daha çoğuyla geçmişte de karşılaşmış ancak toparlanmayı bilmiştir ve buna inanan insanlar, acemice uygulamalar yüzünden her geçen gün azalmakla birlikte gene toparlayacaktır.

Oldukça uzunca bir zamandır, tamamen amatörce Siyasetle ilgilenip gene amatörce yazılar yazıyorum. Yıllar önce sayı 500 ü geçince saymayı bıraktım. Son birkaç yıldır iç politikaya ilişkin hiçbir şey yazmıyordum. Ancak işler o derece karıştı ve o derece büyük yanlışlar arka arkaya yapılmaya başlandı ki  bir şeyler söylemenin tam zamanı geldi diye düşündüm. Hiçbir siyasi görüşle bir alışverişim, bağlantım veya takıntım, aldığım veya alacağım devlet ihalesi olmadığı için ara sıra can acıtıcı olabilirim. Sürçü lisan edersem af ola…

Günlük hayatı doğrudan etkilediğinden mevcut problemlerin çözümü en zor olanı ekonominin tekrar rayına oturtulmasıdır. Önce ne halde olduğumuzun istatistiki verilerini ortaya koymalıyız. Bu iş için para politikasının belirleyicisi T.C. Merkez Bankası’ndan işe başlamamız gerekir.

11 Haziran 1930 yılında anonim şirket olarak kurulan T.C. Merkez Bankası, 1211 sayılı Merkez Bankası Kanununa göre özel hukuk kurallarına tabidir. Merkez Bankasının hisselerinin %51’i Hazine’ye, kalan paylar ise ulusal bankalar, yabancı bankalar, Türkiye’de kurulu ticari kurumlar ve Türk vatandaşı gerçek ve tüzel kişilere aittir.

Fiyat İstikrarı: Enflasyonu kontrol altında tutmak, finansal istikrarı sağlamak, para ve döviz piyasalarını düzenleyici tedbirler almak.

Kâğıt Para Basımı, Para arzı: Devlet adına piyasaya para arz etmek / likidite sağlamak,

Kambiyo Rejimi: Türkiye’de uygulanacak döviz kuru rejimini belirlemek ve uygulamak. 

Altın ve Döviz Rezervleri: Türkiye’nin altın ve döviz rezervlerini saklamak ve yönetmek. 

Ödeme Sistemleri: Ödeme sistemlerinin güvenli ve sorunsuz çalışmasını sağlamak.

Fiyat istikrarının sağlanmasına yönelik belirlenecek para politikaları ve kullanılacak araçlar konusunda Merkez Bankası’na “araç bağımsızlığı” tanınıyor. Yani Merkez Bankası, uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı araçları doğrudan belirleme yetkisine sahip. Bir başka deyişle “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bağımsızdır” ibaresi, Banka’nın ‘araç bağımsızlığı’ na sahip olduğunu gösteriyor. “Araç bağımsızlığı” ilkesi ile Merkez Bankası’na hukuken geniş bir hareket alanı tanındığını söyleyebiliriz

Merkez Bankası’nın temel yetkilerine baktığımızda ise ilk olarak Türkiye’de banknot ihracı imtiyazına tek elden sahip olması karşımıza çıkıyor. Bunun yanı sıra hükümetle birlikte enflasyon hedefi ortaya koymak ve buna uygun şekilde para politikası belirlemek de Merkez Bankası’nın yetkileri arasında. Bu doğrultuda Banka, para politikasının uygulanmasında tek yetkili ve sorumlu mercii olarak tanımlanıyor. Buna paralel olarak Merkez Bankası, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasında kullanacağı araçları doğrudan belirleme ve uygulama yetkisine de sahip.

Bunlara ek Merkez Bankası, nihai kredi mercii olarak bankalara kredi verme işlerini de yürütüyor. Bu doğrultuda Merkez Bankası, bankaların ödünç para verme işlemlerinde ve mevduat kabulünde uygulayacakları faiz oranlarını, belirleyeceği usul ve esaslara göre bankalardan isteme yetkisine sahip.

Son olarak Merkez Bankası’nın mali piyasaları izlemek amacıyla bankalar ve diğer mali kurumlardan ve bunları düzenlemek ve denetlemekle görevli kurum ve kuruluşlardan gerekli bilgileri isteme ve istatistiki bilgi toplama yetkisi olduğu da belirtiliyor.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yönetim yapısına baktığımızda ana yönetim organları olarak Başkan, Genel Kurul, Banka Meclisi, Para Politikası Kurulu, Denetleme Kurulu ve Yönetim Komitesi karşımıza çıkıyor.

10 Temmuz 2018 tarihinde çıkartılan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Merkez Bankası Başkanı’nın görev süresi ve atanma şekli değiştirilmişti. Eski Kanun’a göre Başkan, Bakanlar Kurulu kararıyla beş yıllık bir dönem için atanıyorken yeni düzende Başkan, cumhurbaşkanı tarafından dört yıllığına atanıyor.

Başkanın (Guvernör) yükseköğrenim görmüş, maliye, iktisat ve bankacılık alanlarında bilgi ve tecrübe sahibi olması şartı aranıyor. Başkanın görev tanımında, en yüksek icra amiri sıfatıyla Bankayı sevk ve idare edeceği, bununla birlikte yurt içinde ve dışında Bankayı temsil edeceği belirtiliyor.

Bu doğrultuda Başkan, ilgili Kanun hükümlerinin ve Banka Meclisi tarafından alınacak kararların yürütülmesini sağlamak, ilgili Kanunla Bankaya verilen görevlerin ifası için uygun bulacağı tedbirleri almak ve gerekli göreceği hallerde bunlar hakkında Banka Meclisine tekliflerde bulunmak ile yetkili kılınıyor.

Bir anonim şirket olan Merkez Bankasının denetimi, Banka içi ve dışı denetimler olarak iki şekilde yapılıyor.

İç denetim söz konusu olduğunda Genel Kurul, Bankanın yıllık faaliyetinin denetimini her yıl Banka Meclisini ve Denetleme Kurulunu ibra konusunda karar almak suretiyle gerçekleştiriyor.

Öte yandan, Merkez Bankası Kanunu’nun 42. maddesi gereğince cumhurbaşkanının Banka’nın işlem ve hesaplarını denetlettirme yetkisi mevcut. Bu doğrultuda her yıl nisan ve ekim aylarında Banka’nın uygulayacağı ve uyguladığı para politikaları hakkında cumhurbaşkanına rapor sunuluyor. Bununla birlikte Banka, faaliyetine ilişkin olarak yılda iki defa TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunu bilgilendiriyor. Ayrıca Devlet Denetleme Kurulu’nun yetki alanının Merkez Bankası’nı kapsadığı da belirtiliyor.

Son olarak en az 4 en fazla beş senede bir değişmesi gereken Merkez Bankasının son yirmi yıldır değişen başkanlarına ve görev sürelerine bakalım

  • Süreyya Serdengeçti 2000-2006
  • Durmuş Yılmaz (2006-2011)
  • Doç. Dr. Erdem Başçı (2011-2016)
  • Murat Çetinkaya (2016-2019)
  • Murat Uysal (2019-2020)
  • Naci Ağbal (2020-2021)
  • Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu (2021-..

Görüldüğü gibi başlangıçta beş senelik görev süreleri son üç yılda bir seneye düşmüş ve en kötüsü tümüyle politize olmuştur. Belki de yapılan en büyük yanlışlardan biri de budur.

İstatistiki verileri incelemeye dolar kurundaki dramatik yükselişle başlamak en doğrusu olacaktır.

 21 Şubat 2001: 1 dolar 1,20 TL

4 Ağustos 2008: 1 dolar 1,15 TL

9 Mart 2009: 1 dolar 1,80 TL

4 Kasım 2010: 1 dolar 1,39 TL

8 Şubat 2012: 1 dolar 1,74 TL

23 Ağustos 2013: 1 dolar 2 TL

17 Aralık 2014: 1 dolar 2,37 TL

20 Ağustos 2015: 1 dolar 3 TL

5 Aralık 2016: 1 dolar 3,54 TL

13 Ağustos 2018: 1 dolar 6,89 TL

9 Mayıs 2019: 1 dolar 6,24 TL

6 Kasım 2020: 1 dolar 8,58 TL

21 Ekim 2021: 1 dolar 9,47 TL

8 Kasım 2021: 1 dolar 11,25 TL

23 Kasım 2021: 1 dolar 13,5 TL

20 Aralık 2021: 1 dolar 18,35 TL

31 Mayıs 2022: 1 dolar 16,43 TL

28 Temmuz 2022: 1 dolar 17,93 TL

21 Ocak 2023        : 1 dolar 18,79   TL

Görüldüğü gibi Ocak 2023 de, Şubat 2001 ile karşılaştırıldığında artış 18 kattır. Bu durumu, yanlışlık dışında başka bir şeyle açıklamak ise mümkün değildir. Bu yanlışlığın ne olduğuna gelince, Naas da faiz yok bizde de olmayacak pek sağlam bir gerekçe olarak gözükmemektedir. Üstelik gelişmiş ekonomilerin tamamının merkez bankaları faiz arttırımına gitmişken bizde makul hiçbir ekonomik gerekçeye dayanmadan faiz indirmek, Bunun yanlış olduğunu söyleyen Merkez Bankası başkanlarını söz dinlemiyor gerekçesiyle değiştirmek, bu günkü sonun başlangıcı olmuştur.Elbetteki yüksek faiz ve kontrolsüz faiz arttırımı bir ekonomi için en büyük felaketlerden biridir. Ancak kontrollü bir yükseltme ve sağlam bir rezerv yapısı bu felaketi kesin önleyecektir.  Emirle faiz indiriminin başladığı Kasım 2021 de bu şartlardan hiçbiri sağlanmamıştı. Üç merkez bankası başkanı art arda değiştikten sonra ve negatif rezervle, politika faizinin indirimine başlanmıştır.

TÜRKİYE, İSRAİL İLİŞKİLERİ

20 Cuma Oca 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

14Mayıs 1948 yılında bağımsızlığını ilan eden İsrail ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki siyasi ilişkiler geçen yetmiş beş yılda pek çok iniş çıkış göstermiş, hiçbir zaman çok iyi veya çok kötü olmamıştır. Türkiye, İsrail arasındaki ilişkilerin resmi boyut kazanması Mart 1949’u bulmuş, Müslüman ülkelerle çevrili İsrail, sadece Türkiye tarafından tanınmıştır. Sonraki yıllarda kimlerin karar verdiği bilinmeyen ancak benimsenen, “Arapları ı incitmemek politikası”, bu ülkeyle yakın veya en azından çıkarların ön plana çıkarıldığı ilişkiler kurulmasını engellemiştir. Buna rağmen Temmuz 1950’de İki ülke arasında “Ticaret ve Ödeme anlaşması” imzalanmış, hemen arkasından 1956 da Süveyş krizi sebep gösterilerek Büyükelçi geri çekilmiş ve ilişkiler maslahatgüzar (chargé d’affaires) seviyesine indirilmiştir.

1957 yılında, MOSSAD’ın Ortadoğu Bölüm Başkanı Eliahu Sasson, Ankara’ya büyükelçi olarak atanmıştır. Sasson, yerleşik teamüllere aykırı olarak, doğrudan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu tarafından kabul edilerek, muhtemel iş birliği konularını ele alınmış, Varılan uzlaşmaya göre, Sovyetler Birliği nin izlenmesi bir yolla Türkiye’den yapılacak. Buna karşılık, Arap Birliği’ ve özellikle Suriye ile ilgili gelişmelerle hakkında bilgilendirilecektir. Türkiye’nin her iki durumda da veren olduğu bu Mutabakat İsrail’e neden, Kimin baskısıyla ve neyin karşılığı olarak verilmiştir, bilinmemektedir.

 Mayıs 1971’de, İsrail’in İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) tarafından kaçırılmıştır. MİT ve MOSSAD, onu kurtarmak için operasyon hazırlığı yaparlarken, Elrom ’un öldüğü anlaşılmıştır. Bu durum üzerine MOSSAD, THKP-C’nin Lübnan ve İspanya’daki Filistin kamplarında aldığı eğitimleri ve gizli bağlantılarını, Türkiye’ye bildirmiştir.

1976 da işler gene bozulmuş, Türkiye, ince bir politik manevra ile İslam Konferansı Örgütü’ne üye olmuş ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ), Ankara’da büro açmasına müsaade etmiş, İsrail ve Siyonizm’in kınanmasına dair karar almıştır.

1980’ler, yeni bir darbenin ardından gelen askeri rejimle siyasal İslam’ın, Türkiye’ye yerleştiği yıllar olarak hatırlanmaktadır. Kasım 1980’de, İsrail’le ilişkiler, maslahatgüzarlık seviyesinden, ikinci kâtiplik seviyesine çekilmiştir. Arap ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi için ise yoğun çaba harcanmıştır

Türkiye ve İsrail arasında ilişkilerin yumuşaması, ABD’nin araya girmesiyle, gerçekleşmiştir. Türkiye’nin, BM Genel Kurulu’nda oylanan, İsrail’in, Suriye’ye ait Golan Tepelerini ilhak etmesinin kınanmasına yönelik oylamada çekimser kalması, bu yumuşama sürecinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.  Haziran 1982’de, İsrail, Beyrut’taki ASALA ve JCGA örgütlerinin kamplarına girileceğini ve Türk yetkililerin operasyona katılabileceklerini, iletmiştir. Baskın sırasında, ASALA örgütünün lideri bulunamamıştır. Öldüğü söylenen Agop Agopyan’ın, FKÖ’den ayrılan Ebu Nidal’la ortak karargâh oluşturma kararında olduğu, anlaşılmıştır. Türkiye, İsrail askerlerinin kamplarda buldukları belgelerle hazırlanan rapordan, ASALA ve DEV-YOL ’la ilgili önemli bilgiler elde etmiştir. FHKO örgütü lideri George Habbash’ın, ASALA ’ya kamp ve eğitim imkânı sunduğu, anlaşılmıştır. Ayrıca, Sovyetler Birliği, Libya ve Suriye’nin, bu örgüte para ve silah desteğinde bulunduğu, görülmüştür. Burada dikkat edilmesi gerekli nokta Müslüman Filistin’in ermeni terör örgütleriyle iş birliği yapmasıdır.

Özal, Yahudi lobisinin, ABD politikalarındaki etkisinin önemini anlamıştır. Bu dönemde, Türkiye, Ermeni soykırımı iddialarına karşı, Yahudi lobisinin desteğini almıştır. PKK terörüne karşı, İsrail’den, teknik ve istihbarı yardım görmüştür. Ancak, Türkiye, Irak’ın bölünmesine karşı çıkarken, İsrail, “zayıf bir Irak’tan” yana tavır koymuştur. İsrail, kuşatılmışlık ve bölgesel konumundan kaynaklanan güvensizlik hissi nedeniyle, Türkiye ile olan ilişkisine özel önem vermiştir. Ancak, 1956 yılında maslahatgüzar seviyesine indirilen ilişkiler, 1980’de, ikinci kâtiplik seviyesine indirilmiştir. Türkiye, 1990’lı yıllara kadar, İsrail’le yakın ilişkilere sahip olmamıştır. 1990’lı yıllarda, Türkiye, İsrail silah sanayii için, önemli bir pazar olarak görülmeye başlanmıştır. 1991’de, ilişkiler, elçilik düzeyine, yükseltilmiştir. İsrail Hava Kuvvetleri personelinin, Konya’daki eğitimi için, Türkiye ile iş birliği, İsrail için bir gereklilik olarak görülmüştür. Bu dönemde, İsrail’le artan bir askeri iş birliği, gözlemlenmiştir. Askeri tesislerin ortak kullanımı, iki ülke arasındaki stratejik iş birliğinin güçlenmesine, katkıda bulunmuştur. Kasım 1992’de, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, İsrail’i ziyaret etmiştir. Bu ziyaret kapsamında, MOSSAD ve MİT arasında bir antlaşma imzalanmıştır. 1994 ve 1995 yıllarında, İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman, Dışişleri Bakanı Simon Perez, Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Çiller, karşılıklı ziyaretlerde bulunmuşlardır; bu ziyaretler sırasında, ticaret, savunma, turizm, tarım, terörle mücadele ve güvenlik alanlarında iş birliğinin geliştirilmesi yönünde ilke kararları alınmıştır. Tansu Çiller, İsrail’e gerçekleştirdiği ziyaret esnasında Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiyi “stratejik ilişki” olarak tanımlamıştır. İlişkiler, askeri ve ekonomik alanda gelişmiştir, 1996 yılının şubat ayında, İsrail’le bir askeri ve eğitim işbirliği antlaşması ,Aralık 1996’da, Serbest Ticaret Antlaşması imzalanmıştır.. Bu antlaşmalar çerçevesinde, Türkiye, hava sahasını, İsrail savaş uçaklarının eğitim amaçlı uçuşlarına, açmıştır. İki ülke arasında ortak tatbikatlar, düzenlenmiştir. Türkiye ve İsrail, öğrenci ve eğitimci değişiminde, bulunmuşlardır. Kimyasal silahlardan korunma alanında iş birliği yapılmıştır. İsrail’in, İran ve Irak’taki faaliyetleri gözlemleyebilmesi amacıyla, Türkiye’nin radarlarını kullanmasına, izin İsrail- verilmiştir. 28 Ağustos 1996 tarihinde imzalanan Savunma Sanayi İşbirliği Antlaşması ile savunma alanında bilgi transferi ve teknisyenlerin karşılıklı olarak eğitimi konularında, birlikte çalışma kararı alınmıştır. Bu tarihten sonra, 54 F-4 uçağı, İsrail’de modernize edilmiştir. Türkiye, İsrail’den füze, gece dürbünü, elektronik malzeme alırken, İsrail’e 40 zırhlı araç satmıştır Susurluk Raporu’nda, Şubat 1994’te, Özel Harekât Daire Başkanlığı’nın talebiyle, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından İsrail’den, örtülü ödenekle mal ve hizmet alımı yapıldığı, belirtilmektedir. Alımların arkasındaki asıl nedenin, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, MOSSAD’la ilişki kurması ve Öcalan’ın yakalanması için iş birliğinde bulunulması olduğu belirtilmektedir

1990’ların sonunda, iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden bozulmaya başlamıştır. Ecevit, Filistin meselesini işaret ederek, İsrail’in “soykırım” uyguladığını, duyurmuştur. Bu dönemde, iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilemesinde, ortak tehdit ve çıkarların değişmesi, etkili unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Öcalan’ın yakalanmasıyla, Türkiye’nin güvenlik odaklı politikaları değişmiş ve komşularını, düşman ve tehdit olarak görme eğilimi, büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bu bağlamda, İsrail’le paylaşılan, “ortak düşmanlar” kavramı, dış politika yapım sürecinde etkisini kaybetmiştir. 2000 yılında, Oslo Barış Sürecinin başarısızlığı ardından, değişen uluslararası dengeler ve AKP Hükümeti’nin iktidara gelişiyle, Türkiye, İsrail’in politikalarını şiddetle eleştirmeye başlamıştır.

 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından, AKP’li Murat Mercan, Ariel Şaron’un politikalarını sert bir dille eleştirmiş ancak bu konuşmasından birkaç gün sonra, 8 Kasım 2002’de İsrail’le stratejik ilişkilerin devam edeceğini, dini ve ideolojik gerekçelerin, AKP dış politikasını etkilemeyeceğini, belirtmiştir (16 Kasım 2003 tarihinde, İstanbul’da bomba dolu araçlar, 2 sinagogu tahrip etmişler ve 23 kişi ölmüştür. Olayın sorumluluğunu, El Kaide üstlenmiştir. Bu olayın vuku bulmasından önce, MOSSAD, Türkiye’deki El Kaide yapılanmasıyla ilgili uyarılarda bulunmuştur. Olaydan iki ay önce, Suudi Arabistan istihbarat servisinden de benzer bir bilgi, iletilmiştir. Sinagog ve diğer hedeflerle ilgili güvenlik önlemleri artırılmasına rağmen, saldırılar önlenememiştir. 2003 yılı, Neva Şalom ve Beth İsrail Sinagoglarına saldırılar ve bu saldırılardan 5 gün sonra, HSBC Genel Müdürlüğüne ve İngiliz Konsolosluğuna yapılan bombalı saldırıların ardından, iki ülke arasındaki ilişkilerden bir düzelme görülmüştür. Ancak, İsrail’in Gazze’ye Gökkuşağı operasyonu (2004), ilişkilerin yeniden bozulmasına neden olmuştur. AKP, İsrail’in Filistin’le ilgili politikalarına sert eleştiriler getirmiştir. Bu söylemlere rağmen,  Aralık 2003’te, İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Tsahi Hanegbi ile Türkiye İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu tarafından imzalanan antlaşma ile iki ülke polislerinin iş birliği ve ortak eğitimi alanında bir antlaşma imzalanmıştır. Türkiye ve İsrail’in terörizmle mücadelede bulunacakları, MOSSAD’ın, El Kaide militanlarını yakalamak için Türk istihbaratı ile birlikte çalışacağı konuları gündeme gelmiştir. İsrail ve Kuzey Irak’taki Kürtlerin uzun yıllara dayanan iş birliği, bilinen bir gerçektir. MOSSAD’ın, Kuzey Irak’taki PKK’lıları eğitmesi ve silahlandırması, Türk kamuoyuna yeni bir gelişme olarak sunulmuştur. Ancak, bu iş birliği ve ortaklık yeni bir durum değildir. Türk kamuoyunun, PKK konusundaki hassasiyeti, hükümetin özel önem atfettiği Filistin-İsrail meselesiyle birleştirilmiştir., 25.12.2020. Hükümeti’nin politikaları sonucunda, Filistin meselesi, bir dış politika sorunu olmaktan çıkarılmış, bir iç mesele haline getirilmiştir. AK Parti Hükümeti, 2006 yılındaki Hamas-Halid Meşal zaferini desteklemiş ve Gazze’ye özel bir önem atfetmiştir. Türkiye, 2007 Mart ayından itibaren, Suriye-İsrail arasında arabuluculuk rolü üstlenmiştir. 2008 yılındaki Suriye-İsrail dolaylı barış görüşmeleri, Türkiye’nin nezaretinde gerçekleştirilmiştir. Arabuluculuk girişimi, Aralık 2008 tarihinde İsrail’in Gazze’ye karşı giriştiği Dökme Kurşun Operasyonu’na kadar devam etmiştir. Bu dönemde sürüp giden balayı  Ocak 2009’da, Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) kapsamında düzenlenen “Gazze: Ortadoğu’da Barış Modeli” başlıklı panelde, İsrail Başbakanı Şimon Peres’in Gazze saldırılarını meşrulaştıran sözlerine, Başbakan Erdoğan, sert tepki göstermiş. Konu sadece Israil Başbakanının sözleri olmasına rağmen önce panel moderatörünü söz vermediği için azarlamış sonra Şimon Perese aklına gelen her şeyi söyleyerek toplantıyı terk etmiştir. Ocak 2010’da ise “Alçak Koltuk Krizi” olarak adlandırılan Büyükelçi Oğuz Çelikkol’a gösterilen diplomatik nezaketsizlik ilişkilerin kötüleşmesine katkıda bulunmuştur. Mayıs 2010’da, Gazze’ye yardım götürmek amacıyla yola çıkan Mavi Marmara gemisine, İsrail Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan müdahalede, 9 Türk vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Mavi Marmara olayı, özür ve tazminatla çözümlenme sürecine girince, iki ülke arasında istihbarat konusunda, ilişkiler yeni bir boyut almıştır. İsrail ve Türkiye arasında Ortadoğu’da istihbarat konusunda iş birliği konusunda mutabık kalındığı, anlaşılmaktadır. Telefon diplomasisi neticesinde, 2013 yılında, Netanyahu, Mavi Marmara olayı nedeniyle, Türkiye’den özür dilemiştir. 2013 yılının haziran ayında gerçekleşen MOSSAD şefinin, Türkiye ziyareti, istihbarat paylaşımı açısından, önemlidir. Basında yer alan haberlerde, İran Devrim Muhafızları’na bağlı askerlerin, Suriye’de El Muhaberat örgütüyle birlikte Türkiye aleyhine faaliyet gösterdiği yönünde bazı bilgilerin MİT’e sunulmuştur, İsrail Türkiye ilişkileri açısından üzerinde durulan konulardan biri de , İran’daki İsrail ajanları hakkında bilgi verildiği ne  dair haberlerdir. Washington Post yazarı David İgnatius, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, iki ülke ilişkilerinin kötü olduğu dönemde, İsrail’in istihbarat sırlarını, İran’a ilettiğini, yazmıştır. Türk yetkililer, bu haberlerin, İsrail tarafından sunulduğunu öne sürerken, İsrail tarafı, bunun İsrail-Türkiye ilişkilerini bozmak için ortaya atıldığını öne sürmektedirler. İddialara göre, bu olayın sonucunda İsrail, 10 insansız hava aracının, ABD tarafından Türkiye’ye teslimatını engellemiştir. Ancak İsrail’in bu engellemeyi kendi Heron ları için yaptığı düşünülmelidir.

Mavi Marmara saldırısı ardından Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi, danışmalarda bulunmak üzere Ankara’ya çağrılmıştır.  Haziran 2016 tarihinde ikili ilişkilerin tekrar normale döndürülmesine yönelik mutabakata varılmış, 25.12.2020. İmzalanmıştır. İsrail’le ikili ilişkiler, 30 Mart 2018 tarihinde başlayan “Büyük Dönüş Yürüyüşü” gösterilerine katılan Filistinli sivillere yönelik İsrail’in orantısız güç kullanımı neticesinde, yeniden hassas bir döneme girmiştir. Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi, 15 Mayıs 2018 tarihinde merkeze çağrılmıştır. Türkiye-İsrail ilişkileri belirtilen tarihten itibaren Büyükelçiliklerdeki Geçici Maslahatgüzarlar tarafından yürütülmektedir, İsrail’in Türkiye’den rahatsızlıklarını şu şekilde sıralıyor: Türkiye’nin, Hamas’a verdiği destek, Gazze’de, Doğu Kudüs’te etkinliği ve kendini Filistin davasının koruyucusu ilan etmesi. Bu bağlamda, ilk defa İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Türkiye’yi “zorluk listesine” eklemiştir.

Gelelim şimdi Türkiye İsrail ilişkilerinin neden bir türlü sağlıklı çıkarların ön plana alındığı politik yaklaşımlarla yönetilemediğine. Bu her şeyden önce bölgede başat aktör olmak isteği ile ilgilidir. Aslında yıllardır, iç savaştaki Suriye’yi bir kenara bırakırsanız, Kendilerini bölge lideri zanneden 3 ülke vardır. Türkiye, Mısır ve İsrail.Hernekadar bu ülkeler kendilerini oyun kurucu olarak tanımlasalarda,esas oyun kurucu Atlantik ötesindedir ve bölgede kendilerine göre vazgeçilemez çıkarları vardır. Bu ülkelerin ABD ile ilişkilerinin soğuyup ısınmasına göre oyun baştan kurulmakta ve yeniden oynanmaya başlanmaktadır. Ayrıca İsrail in ABD’deki güçlü lobisi de genellikle büyük oyun kurucuya ne yapması gerektiğini söyleyebilmektedir.

Abone Ol

  • Entries (RSS)
  • Comments (RSS)

Arşivler

  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Ocak 2024
  • Ekim 2023
  • Eylül 2023
  • Mayıs 2023
  • Nisan 2023
  • Mart 2023
  • Şubat 2023
  • Ocak 2023
  • Aralık 2022
  • Kasım 2022
  • Ekim 2022
  • Eylül 2022
  • Ağustos 2022
  • Temmuz 2022
  • Haziran 2022
  • Mayıs 2022
  • Nisan 2022
  • Mart 2022
  • Şubat 2022
  • Ocak 2022
  • Aralık 2021
  • Kasım 2021
  • Ekim 2021
  • Eylül 2021

Kategoriler

  • Öykü
  • Uncategorized

Meta

  • Hesap oluştur
  • Giriş

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

  • Abone Ol Abone olunmuş
    • hulkiergun
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • hulkiergun
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle