Kısa kısa politika, her nedense Başına açılan dertlerin başka ülkelerce, kolay kolay kaldırılamayacağı bir dönemin özetinin özetidir. Bu güzel ve yalnız ülke yarattığı veya karşısına çıkarılan problemlerin kimini çözmüş kimini unutmuş bir kısmına ise hiç aldırmamıştır. Peki bu mudur çözüm diye tehlikeli bir soru sormamı bekleyenler boşuna beklememelidir.
Sormayacağım.
Demokrasilerde, durum bir siyasi tercih meselesidir ve herkes aldığı sorumluluğu başkasının sırtına yıkmadan kendi taşımak zorundadır…
Toplum, özellikle Türk toplumu balık hafızalıdır. Bir gün çok önemsediği bir konuyu enine boyuna tartışır, ertesi gün tamamen yeni bir konu bulur. İletişim tekniği açısından toplumlar önemsediği konuları kendileri yaratamaz. Birileri onun önüne koymalıdır. Adına gündem oluşturmak denen bu mekanizma her zaman doğru mudur, yoksa ara sıra gündemin bazı konular üzerinde oluşturulması birileri tarafından, toplumu bir süre meşgul etmek adına, kasıtlı olarak mı yapılır. Doğru cevabı bulmak için belki de en iyisi biraz geriye gidip olayları ve yorumlanış biçimlerini yeniden gözden geçirmeliyiz.
DİYARBAKIRDA PATLAYAN BOMBA, EYLÜL 2006:
12 Eylül 2006 da Diyarbakır’da otobüs durağına konan bir bomba sekizi çocuk on kişiyi öldürdü. Ölenlerin en küçüğü henüz bir yaşında idi.
Çok tehlikeli bir oyun tekrar tekrar sahneye konuyor. Otobüs durağına ve bir termos içerisine yerleştirilen bomba, çoğu çocuk 10 kişiyi öldürdü. O bir yaşındaki çocuk herhalde neden öldüğünü asla anlayamayacak. Daha önce şehit cenazelerine gösterilen haklı tepkinin bazıları tarafından Kürtleri ve Türkleri karşı karşıya getirmek için kullanılışı en az o bir yaşındaki zavallı çocuğun ölümü kadar acıtıyor. Herkesin sağduyulu ve sakin olması gerekli. Bin senedir birlikte yaşamış, kız alıp kız vermiş Türkler ve Kürtlerin kışkırtılması birilerinin işine yarıyorsa bilinmeli ki bu ne Kürtler ne de Türklerdir. Ayni oyuna tekrar gelmemeliyiz. Ancak görüne o ki geliyoruz. Olaydan bir gün sonra Diyarbakır’da yasalara aykırı olarak toplanan bir gurup Apo lehine slogan attı ve polisi taşladı. Olaylar karanlık bastıktan sonra da devam etti. Bu arada DTP’den gelen açıklamada ise bu iş daha farklı ve tipik bir derin devlet komplosu. Ayni senaryo, ayni uygulama ve ayni siyasi tepkiler. Einstein’a göre, en büyük aptal ayni yanlışlıkları tekrarlayan ve her seferinde farklı sonuç bekleyenlerdir…Her halde siyaseti ayni yanlışlıkları tekrarlayıp farklı sonuç beklemediğimizde öğreneceğiz…
Toplumların, kendi yaralarını tedavi etme becerisi vardır. Bir bakıma hayatta kalma yeteneği ile bağlantılıdır. Ancak aldığı yaraları unutmak veya yok saymak değil, umursamamak ya da yalandan neşelenmek hiç değil. Biz hangisini yapıyoruz… Can acıtıcı olayların çözümünü bulup tekrarlanmamasını mı sağlıyoruz, yoksa neşeli neşeli hiçbir problem yok, yazılıp çizilenler medyanın uydurması mı diyoruz. Sakın birileri tarafsız olması gereken ancak tümüyle siyasete angaje olmaya başlayan medyayı kullanıyor olmasın…
SOYUT İRTİCA/SOMUT İRTİCA, EKİM2006
Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e göre, soyut irtica kavramı üzerinde tartışmak anlamsız. Daha somut konuşmak gerekir. İrtica var mı yok mu diye değil, irticai faaliyet var mı veya irticai faaliyet niteliğinde filler var mı diye sorarsanız o zaman vardır derim. Çünkü böyle fiiller var ve bunlar her zaman suçtur. Ne güzel her gün yeni bir şey öğreniyoruz ve bugünümüz dünden farklı oluyor (!)
SAVUNMALAR 4Kasım 2012
Sayın Başkan
Şu ana kadar mutlu olan yazgınızın, en utanç verici ve en silinmez bir lekesini almak üzere olduğunuzu söylememe izin veriniz. Siz en alçakça iftiralardan tertemiz çıkıp gönülleri fethetmiş bir insansınız, ancak şu çirkin olay, isminiz ve yönetiminiz için ne büyük bir çamurdur ve tarih böylesine toplumsal bir cinayetin sizin Başkanlığınız sırasında işlendiğini yazacaktır. Onlar hiçbir şeyden çekinmediklerine göre, ben de her şeyi göze alıyorum. Gerçeği söyleyeceğim. Çünkü davayı ele alan mahkeme, gerçeği tam anlamıyla ve eksiksiz olarak ortaya çıkarmazsa, onu söylemeye önceden söz verdim. Konuşmak görevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz.
Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum.
Yalın gerçek şudur, Sayın Başkan, bu tüyler ürpertici gerçek Başkanlığınız için leke olarak kalacaktır. Bu davada hiçbir yetkinizin bulunmadığı, sizin ve çevrenizin yasaların tutsağı olduğu kanısında değilim. Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı pozisyon bugün açıkça belli olduğuna göre, dava ancak bugün başlamıştır. Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyen suçlular, öte yandan her şeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır adalet severler.
Daha önce de söyledim. Yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur.
Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.
Tesadüfen yukarıdaki satırları okuyanlar hiç telaş etmesinler. Durumdan vazife çıkarmaya da kalmasınlar. Bu satırlar bana değil Emil Zola’ ya ait. Dünyadaki en büyük adli hatalardan biri olan Dreyfus davası sonucunda “Suçluyorum “, l’accuse, başlığı ile dönemin Fransa Cumhurbaşkanına açık mektup olarak kaleme alınmış ve ayni tarihte l’aurore gazetesinde 13 Ocak 1898 de yayınlanmıştır. Ben de oradan kısa bir alıntı yaptım.
Peki neden bugün buraya bu mektuptan bir bölümünü aldım sorusuna gelince, sabah bir karar vermeye çalıştım, ya güzel bir çorba tarifi verecektim ya da yukarıya aktardıklarımı… Yoksa zinhar bir kastım yoktur. Bir şeyi bir şeye de benzetmeye çalışmıyorum, dedim ya çorba tarifi yerine bu, sadece basit bir tercih…
OKUYABİLMEK 10.Agustos 2012
İyi bir siyasetçide olması gereken en önemli özellik, Ülke yönetimiyle ilgili olayları doğru okuyabilmek ve zamanında, doğru karar verebilmektir. Siyasi tarihe baktığımızda bu tür insanlara oldukça seyrek rastlarız. Ancak, tuhaf bir şekilde, zor zamanlarda ortaya çıkarlar, olayları doğru okurlar, verilmesi en güç kararları alırlar ülkelerini içinde bulunduğu kaostan çeker çıkarırlar. Zor kararların faturasını ödemekte zor olduğundan, bazılarının adına demokrasi dedikleri bir mekanizma, bu nadir yetişen insanları hırpalamaya başlar onlarda karanlıklara çekilirler ve asla ölmezler. Bana laf yetiştirmeyi adet haline getirmiş zevat için söylüyorum. Amacım Büyük Atatürk’ün yaptıklarından bahsederek siz günümüzün politikacılarını onunla kıyaslamak değil. Vaktim az ve boşa harcanamayacak kadar değerli. Ben sadece günümüzün anlı şanlı politikacılarının doğru okuyamadıkları için içinden çıkılmaz hale getirdikleri birkaç olay üzerinde duracağım.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu göreve gelene kadar, Türkiye’nin komşu ülkelerle ciddi, dişe dokunur bir sorunu yoktu. ABD’nin daha doğrusu eski Başkan Bush ve ona yön veren yeni muhafazakârlar gurubu, sudan sebeplerle Irak’a müdahale etmeye karar verince, Türkiye’nin açık desteğine ihtiyaç duydular. Onlar güneyden, biz kuzeyden girip işi bitirecektik. Doğal olarak, ABD tarafından yerle bir edilen Irak’ın yeniden inşasında büyük pay kapacaktık. Uzun süren çalışmalar sonucu Türkiye için oldukça yaralı bir anlaşma yapıldı. Biz kuzey Irak’ta pkk faaliyetlerini kontrol etmek için bir tampon bölgeye sahip olacak, bu sayede kaynaklarımızı tüketen terörü bitirecektik. Ancak o dönemdeki bazı siyasiler durumu doğru okuyamadılar, teskere TBMM de kabul edilemedi ve ABD de bize küstü. Kişisel olarak hiç de umurumda olmayan bu durum bazı köşe yazarları tarafından çok kaybettiğimiz artık bittiğimiz şeklinde yansıtıldı. Hiçbir şeyin olmayacağını, dış politikada oyunun hislere değil çıkarlara dayandığını çok az kişi okuyabildi.
Daha sonra Davutoğlu göreve geldi ve Yüzlerce yıllık geleneği olan Türk dış politikası, Stratejik Derinlik kitabında yazanlara bağlandı.
Bu arada, Davos da Başbakan Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres ile konuşma sırası yüzünden sert biçimde tartıştılar ve bu Türk İsrail ilişkilerinde sonun başlangıcı oldu. Üstelik Gazze’ye giden gemi ve İsrail birliklerinin acemiliği sonucu ölenler nedeniyle, tüm diplomatik ilişkiler ortadan kalktı. Peki Başbakan bu ülke ile ipleri koparmayı politika olarak benimserken olayı doğru okumuş muydu? Pek sanmıyorum. Olmaması gereken bir anlık öfke nöbetinin başlattığı olaylar sonra büyük ölçüde politika olarak benimsenmişti. Bakan Davutoğlu burada da olayları okuyamamış, Ortadoğu’daki Sünni ülkelerin kendisini etkilemesine izin vermiş ve Türkiye, İsrail ile bölgedeki, güçlerini dengeleyerek dost kalması gerekirken gereksiz bir düşman edinmiştir.
Suriye ile ilişkiler tam olarak arap saçına dönmüştür. Sınırları açıp ortak bakanlar kurulu yapılırken Ülkelerle içli dışlı olmamak sadece ortak çıkarlar bazında hareket etmek gereği göz ardı edilmiş, Bakan Davutoğlu tarafından olaylar gene okunamamış, ABD’nin de baskısıyla dünün büyük dostu bir anda büyük düşman haline gelivermiştir. Bu arada Suriye Rusya stratejik ortaklığında yanlış okunmuş, mesele silah alışverişinden ibaret sanılmıştır. Aslında Suriye, Rusya’nın Ortadoğu ve Akdeniz’deki hayati çıkarları ile Süveyş kanalının kontrolü ve Taurus limanı konusunda kullandığı bir enstrümandan ibarettir. Silah satışı bu işin sadece aksesuarıdır. Bu görülememiştir. Nerede nasıl olduğu hala açıklanamayan ancak ilgili tarafların bütün detayını bildikleri, RF4 uçağının düşürülmesinde Sayın Başbakan Erdoğan, Suriye’yi çok fena yapacağımızı söylerken, bin bir türlü dengenin olduğu bir yerde buna izin verilmeyeceğini, okuyabilmiş midir?
Bölgede bir başka devlet ve diplomasi geleneği olan İran’la ilişkiler inadına yapar gibi Burnunun dibine radar yerleştirmekle gerilmiş ve hala düzelememiştir. Bakan Davutoğlu NATO da ısrarlara dayanamayıp bu işe evet derken bu durumun Türk İran ilişkilerini ne hale getireceğini okuyabilmiş midir? Yoksa dış politikanın çıkarlara dayalı olduğunu unutup, konuyu istişareler yoluyla çözebileceğini mi ummuştur…
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Birkaç senedir Ülke dış politika açısından kötü yönetilmekte hiçbir siyasi mesele doğru okunamamakta bunun sonucu olarak da ödeyeceğimiz faturalar birikmektedir. Son söz şu İnsan hangi işi yapabiliyorsa onu yapmalı. Bakan Davutoğlu’nun bu işi yapamadığı ise kesin…
KISA KISA POLİTİKA 1
24 Çarşamba Oca 2024
Posted in Uncategorized