KÜRESEL GERİLİM VE TÜRKİYE’NİN KIRILMA NOKTASI**
Başkan Donald Trump’ın söylemleri ve politik tercihleri ne olursa olsun, ABD’nin Ortadoğu’daki mevcut askeri ve stratejik konumunun giderek zorlaştığı görülmektedir. Henüz geniş çaplı bir kara savaşı başlamamış olsa da, bölgedeki gelişmeler Washington açısından kontrol edilmesi güç bir sürece işaret etmektedir.
İran, coğrafi büyüklüğü, nüfusu ve köklü devlet geleneğiyle doğrudan askeri müdahaleyi son derece maliyetli hale getiren bir aktördür. Türkiye sınırlarından Afganistan’a uzanan geniş bir coğrafyada etkili olan bu ülkeye karşı sınırlı sayıda askeri unsurla sonuç alıcı bir kara operasyonu yürütmek gerçekçi değildir. Bu nedenle ABD’nin doğrudan işgal yerine deniz ve hava gücüne dayalı bir baskı stratejisi izlediği anlaşılmaktadır.
Bu stratejinin merkezinde ise Hürmüz Boğazı yer almaktadır. Küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip olan bu dar geçit, İran tarafından zaman zaman bir baskı unsuru olarak gündeme getirilmektedir. Tahran yönetiminin, özellikle Devrim Muhafızları üzerinden bu bölgedeki kontrol kapasitesini artırmaya yönelik söylem ve hamleleri, enerji piyasaları üzerinde doğrudan etkiler yaratabilecek niteliktedir.
ABD’nin bölgeye uçak gemisi grupları sevk etmesi ve askeri varlığını artırması, caydırıcılık amacı taşımakla birlikte, aynı zamanda gerilimi tırmandıran bir unsur olarak da değerlendirilebilir. Bu noktada tarafların karşılıklı hamleleri, kontrollü bir güç gösterisi ile sıcak çatışma riski arasında hassas bir denge oluşturmaktadır.
Öte yandan Washington’un stratejik hesaplarının yalnızca askeri boyutla sınırlı olmadığı açıktır. Enerji piyasalarının kontrolü, özellikle kaya gazı ve petrol üretimi bağlamında ABD ekonomisi açısından önemli bir faktördür. Ancak bölgedeki istikrarsızlık ve İran’ın asimetrik kapasitesi, bu hedeflerin öngörüldüğü ölçüde gerçekleşmesini zorlaştırmaktadır.
Pentagon değerlendirmelerinde İran’ın füze ve insansız hava aracı üretim kapasitesinin sınırlı olduğu yönünde görüşler bulunsa da, son yıllarda Tahran’ın bu alanlarda önemli ilerlemeler kaydettiği bilinmektedir. Özellikle düşük maliyetli ve etkili sistemler üzerinden geliştirilen bu kapasite, klasik askeri üstünlük anlayışını kısmen dengeleyen bir unsur haline gelmiştir.
Bu çerçevede ABD’nin öncelikli hedeflerinden biri, İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği askeri ve lojistik iş birliklerini sınırlamak olmuştur. Ancak küresel güç dengelerindeki değişim, bu tür bir izolasyon politikasının başarı şansını azaltmaktadır. Çin’in ekonomik ağırlığı ve Rusya’nın askeri-siyasi pozisyonu, Washington’un tek taraflı baskı araçlarını etkisizleştirebilmektedir.
Son olarak, ABD’nin NATO müttefiklerinden beklediği desteğin sınırlı kalması da dikkat çekicidir. Avrupa ülkelerinin bölgesel bir çatışmaya doğrudan dahil olma konusundaki isteksizliği, ittifak içindeki stratejik öncelik farklılıklarını ortaya koymaktadır.
Ortadoğu’da yükselen bu gerilim, yalnızca bölge ülkelerini değil, doğrudan doğruya Türkiye’yi de hedef hattına yerleştirmektedir. Coğrafya bu kez bir avantaj değil, açık bir kırılganlık üretmektedir. Türkiye, tarihsel olarak krizlerin çevresinde kalmayı başarmış bir ülke olsa da, mevcut tablo bunun giderek zorlaştığını göstermektedir.
Türkiye’nin temel açmazı nettir: Aynı anda birden fazla güç merkeziyle ilişki yürütmek zorundadır. Bir yanda NATO üyeliği ve Batı ile kurumsal bağlar, diğer yanda Rusya ve Çin ile gelişen ekonomik ve stratejik ilişkiler bulunmaktadır. Bu çok yönlü denge politikası normal şartlarda esneklik sağlar; ancak yüksek yoğunluklu bir bölgesel çatışma ortamında aynı denge, ciddi bir baskı mekanizmasına dönüşebilir.
İran ile ABD arasında tırmanabilecek bir çatışma senaryosunda Türkiye’nin tarafsız kalma kapasitesi sınırlıdır. Enerji bağımlılığı, sınır güvenliği ve ticaret hatları doğrudan etkilenmektedir. Özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji akışını tehdit etmesi durumunda, Türkiye’nin ekonomik dengeleri hızla sarsılabilir. Enerji fiyatlarındaki ani artış, zaten kırılgan olan makroekonomik yapıyı daha da zorlayacaktır.
Asıl kritik mesele ise askeri değil, jeopolitik baskıdır. ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması ve müttefiklerinden daha net pozisyon talep etmesi, Türkiye’yi doğrudan bir tercih yapmaya zorlayabilir. Bu noktada Ankara’nın vereceği karar, yalnızca dış politikayı değil, iç siyasi ve ekonomik dengeleri de belirleyecektir.
Rusya faktörü denklemi daha da karmaşık hale getirmektedir. Türkiye’nin Suriye sahasında ve enerji alanında Moskova ile kurduğu ilişkiler, Batı ile yaşanabilecek olası bir gerilimde kırılgan bir noktaya dönüşebilir. Aynı şekilde Çin ile geliştirilen ekonomik bağlar da, küresel bloklaşmanın sertleştiği bir ortamda Türkiye’nin hareket alanını daraltabilir.
Türkiye için en gerçekçi senaryo, doğrudan bir askeri çatışmadan ziyade çok katmanlı bir baskı sürecidir. Ekonomik dalgalanmalar, enerji arzı sorunları, sınır güvenliği riskleri ve diplomatik zorlanmalar eş zamanlı olarak ortaya çıkabilir. Bu durum, klasik anlamda bir savaş olmasa da, devlet kapasitesini zorlayan ciddi bir kırılma etkisi yaratabilir.
Sonuç olarak Türkiye, bu krizde ne tamamen dışarıda kalabilecek ne de kolayca taraf olabilecek bir konumdadır. Asıl mesele, bu dar alanda ne kadar rasyonel ve soğukkanlı hareket edilebileceğidir. Aksi takdirde bölgesel bir savaşın doğrudan tarafı olunmasa bile, sonuçlarının en ağır hissedildiği ülkelerden biri haline gelmesi kuvvetli olasılıktır
Formun Üstü
Formun Altı