• About

hulkiergun

~ Politika

hulkiergun

Author Archives: hulkiergun

NARENDRA MODİ NEREYE KOŞUYOR

16 Pazar Haz 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ 1 Yorum

Narendra Modi nereye Koşuyor

Yazının başlığını görenlerin itirazları, geçen seferki gibi olacaktır. Kimine göre bu Ülkenin onca problemi varken ve onca yoksulluğuna rağmen, Hint siyaseti ile uğraşmanın akıllıca olmadığını söylenecektir. Bu görüşte olanlara saygı duyar önlerinde eğilirim. Ancak, çoğu zaman gerçek hiç de satılmaya çalışıldığı gibi olmaz. Şimdi biraz geçmişe dönerek bu tuhaf politikacının siyasi seyrine kısa bir göz atalım;

Narendra Modi kendisinin ve partisinin tanımına göre Hindu milliyetçisidir ve Müslümanlar baş düşmanıdır. 3.3 Milyon metrekare büyüklüğünde alana 1.1 milyarın üzerinde Hintli yerleşiktir. 22 si resmi 780 ayrı dil konuşan bir ülkede kim nasıl ve neyin milliyetçisidir bilinmez.

 Daha önce yazdığım gibi Hindistan gerçekten çok ilginç bir ülkedir. Kastlar sistemi, yaygın ve acımazsızca kullanılır. Aşağı kast tan olup da sokakta doğup, yaşayıp ölenler ve orada kalanlar, hayatta iken” bu sefer olmadı gelecek sefer daha yukarı kastlara geçeceksin” diyerek uyutulur.

İngilizlerin ülkeyi her şeyi ile sömürdükleri dönemde, bazı iyi şeylerde yapılmıştır. Örneğin bizde, 650 parlamenter ’in yaklaşık on saat süren seçim ve sayım sürecinde her türlü hilenin yapıldığı iddia edilirken, Hindistan 543 üyeli Halk Meclisini yedi aşamada ve bir ayda seçebilmektedir ve seçimde hile yapıldığı hiç duyulmamıştır.

Önceki seçimlerde, Başbakanın genel başkanı olduğu Bharatiya Janata Party BJP, bir önceki seçimlerde Halk Meclisindeki 349 sandalye kazanarak mutlak çoğunluk elde etmiş ve ülke etnik tabanlı milliyetçi yönetime geçmiştir. Bu dönemde hayat, baş düşman Müslümanlar içim her gün biraz daha zorlaşmıştır. Aslında burada da bir başka tuhaflık daha vardır. Hindistan’da 1,1 milyar Hindu yaşarken 350 milyon da Müslüman yaşamaktadır ve sayısal olarak kolay lokma sayılmazlar. Ancak Narendra Modi nin parlamentodaki mutlak çoğunluğu ve kaynağı belirsiz para Hindu toplumunun bütün katmanlarını, özellikle radikal unsurları Müslümanlara karşı harekete geçirebilmiştir.

BJP, halen birinci parti konumunda. Fakat 542 sandalyeden yalnızca 240’ını kazandı Şimdi koalisyon hükümetinin kurulabilmesi için daha küçük partilerin desteğine ihtiyacı var. Modi koalisyon hükümetinin başına geçecek ve hiç alışık olmadığı şekilde başkalarıyla birlikte çalışmak zorunda kalacak, bu ise hiç hesapta olmayan bazı siyasi tavizlerin verilmesine sebep olacak

2014 yılına kadar Gujarat’ta geçen 23 yıllık siyaset hayatında Modi başkalarıyla ortak hareket etme arzusuna dair pek bir emare göstermedi. Daha ziyade her fırsatta Hindu fanatiklere göz kırptı, onları birer asker bildi ve işledikleri suçlar için tutuklanmayacakları ya da ivedilikle serbest bırakılacaklarına dair gizli güvenceler verdi.

İnsan hakları ve demokrasiyi önemseyen Müslümanlar için son 10 yıl hatırlanmaması gereken, zor bir dönemdir. Sivil itaatsizlik gösteren binlerce Müslüman, sorgulanmadan, yargılanmadan hapse atılmış ve masumiyet karinesi hiçbir zaman dikkate alınmamıştır.

Hapse atılan 16 direnişçi yazar, insan hakları savunucusu, avukat ve akademisyenin sekizi halen hapiste ve işlerini imkanlar elverdiği ölçüde hapishaneden yapmaya çalışıyorlar yargılanmayı bekliyor. Bu tür keyfi tutuklamalardan birine maruz kalan 80 yaşındaki bir Cizvit rahibi gözaltında yaşamını yitirdiği de gözden kaçırılmamalıdır.

Bir başka problem ise, özellikle gençler arasında çok yaygın olan işsizliktir. Bu gençler huzursuz ve öfkeli ve büyük sokak hareketlerine hazırlanmaktadırlar. Modi’nin olayları yatıştırmak için onlara sunduğu ise sadece daha fazla polis şiddeti ve daha büyük nefret. Başlangıçta sivil itaatsizlik görüntüsü veren gençler ve kolluk kuvvetlerinin çatışması artık sokak savaşlarına   dönmüştür.

Elde ettiği büyük güce rağmen Modi’nin unuttuğu, ünlü çember teorisi idi. Bilindiği gibi siyasi ihtirasları büyük olanlar, siyaset yapmaya bir çemberin üzerinde başlarlar ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar neticede çember biter siyaset de biter. Siyasi tarihte her nedense çember üzerinde iki tur atan görülmemiştir herkesin ancak bir hakkı vardır.

 Son seçimlerdeki yenilgiden sonra Modi ve kadrosu çemberi tamamlamak üzeredirler

Son olarak bazı Hintliler, Modi iktidarına yakınlıkları nedeniyle, neredeyse bütün devlet ihalelerini almışlar akrabalık ve yandaşlığın her türü, bütün incelikleri ile uygulanmış Liyakate hiç aldırılmamıştır. Ancak, bir buçuk   milyar Hintlinin hepsinin elleri yağın balın içerisinde değildir ve geniş bir yoksul kitlede vardır ve bu seçmen gurubu Modi’nin zengin sömürü gurubunu son seçimlerde sandığa gömüvermiştir.

Bazı karamsar analistlere göre Modi’nin tüm iktidarı boyunca transfer edilen servetin yeni sahipleri kolay vazgeçmeyeceklerdir. Gelecekteki yeni dönemde de eski düzenin devamını isteyecekler bunun için her türlü siyasal kışkırtıyı kullanacaklardır. Ancak bu hep tekrarlanan bir söylemdir ve hiç doğru çıktığı görülmemiştir. Önünde veya sonunda yoksul kitleler sandıkta bir şekilde bu yağmayı da durduracaklardır.

İktidar değişikliklerinde eşe, dosta akrabaya yapılan servet transferi artık kanıksanmış bir yöntemdir ve doğal olarak Hindistan’a özgü değildir. Büyük devlet ihalelerinin hep aynı kişilere verilmesi, vergi afları ve dış kredilere ödeme garantisi verilmesi de yeni rastlanan işGerçek sebebi nedir bilinmez, Rusya ve Ukrayna tarihin hiçbir döneminde barış içerisinde yaşayamamışlardır. Slav ve Ortodoks bu iki ülke, her dönemde kriz çıkarmak için bir sebep bulmaya çalışmışlar bulamazlarsa icat etmişlerdir. Doğal olarak bu kapışmaların sonuçları da olmuştur. Her iki ülkenin kâr zarar tablosuna baktığınızda, iki tarafta da fazla artı görülememektedir. Tarih boyunca yüzbinlerce insan boşuna ölmüş her iki toplumun çıkarlarına kullanılabilecek altyapı ve yer altı zenginlikleri, savaşı finanse etmek için çöp olmuştur. Bu kayıkçı kavgasından Rusya’nın veya Ukrayna’nın kazançlı çıktığını söylemek ise hiç mümkün görülmemektedir

Temelde bu iki ülke çatışmak için fazla araştırma yapmazlar, hatta hiç yapmazlar. Peki bu seferki savaşın taraflara göre ortak sebebi ne olabilir. Uluslararası siyaset açısından ise, bu karmaşanın cevabı oldukça basittir. Rusya, batıya, özellikle ABD ye, entegre olmuş, bir yakın komşuyu üstelik NATO ya ve AB ye üye bir Ukrayna’yı istememektedir. Hedef Kırım ve Donbass ı tamamen ele geçirip kalan bölgede onun tanımladığı sanayi ile üretim yapan ve tek alıcının Rusya olduğu bir düzene geri dönmektir.

Mevcut Şartlar, AB’nin özellikle de ABD’nin oyun planına aykırıdır. Yönetimdeki avanjelistlerin ve saha ajanları Neo Con’ların istediği, krizin boyutlarını büyüterek kendi tanımları ile tanrıyı, bölgede çıkacak bir nükleer savaş ile, Kıyamete zorlamaktır. Bu kadar saçma ve sapkın bir sebep pek çok ülkede homurtulara sebep olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Ancak bazıları hedefe kitlenmiştir ve hızla planlarını uygulamaktadır. Eski KGB li olan Başkan Putin bütün bu seçenekleri görmüş ve mutlaka ilk adımı kendisinin atması gerektiğine karar vermiştir.

Ukrayna devlet başkanı Zelenski ise çok ilginç bir kişiliktir. Eski bir tiyatrocu ve komedyendir. Teatral yeteneklerini özellikle bir ülkeden para veya silah isterken çok yoğun olarak kullanmaktadır. Beş dakika önce Başkan Bidenle kahkaha atarken görülür, beş dakika sonra ise ayni adam ayni odada hüngür hüngür ağlayarak yardım istemektedir.

İki ülke arasında “soğuk” ilişki 2014 yılında kritik eşiğe geldi. Ukrayna’da yaşanan otorite boşluğundan yararlanan Rusya Mart 2014’te Kırım’ı ilhak etti. Ukrayna’nın doğusundaki, Rusya sınırındaki Donetsk’te de Rusya’dan destek alan Rus yanlısı ayrılıkçılarla Ukrayna ordusu arasında da çatışmalar yaşandı. Konumu Avrupa ile Rusya arasında olan Ukrayna’da yaşayan vatandaşlar da Rus ve Batı yanlıları olarak kutuplara bölündü.

Siyasi ortam gerildikçe her gün bir başka ülkeyi programsız olarak ziyaret eden Başkan Zelenski, gördüğü herkesten bir şeyler istiyordu. Önce ABD’den Polonya’da konuşlu 82’nci hava indirme Tümeni nin hemen Ukrayna’ya gönderilmesini istedi ve ABD bu isteği hemen reddetti.

Anlaşılamayan bir sebepten Rusya tüm çatışma boyunca çok az hava Kuvvetleri kullanmıştı. Ancak Zelenski ayni inatla hava savunma sistemleri istedi. Hatta tüm NATO için bir tür standart olan Patriot sisteminin yeni ve gelişmiş modelini ve bu model SkyCeptor, ABD Ordusu tarafından Kısa ve orta menzilli balistik füzelere, seyir füzelerine ve insansız hava araçlarına karşı kullanılmak üzere Raytheon tarafından geliştirilmektedir. Ancak eski komedyen, Başkan Zelenski mutlaka bu modeli isterim diyerek bilinmeyen bir sebepten aşırı ısrarcı olmuştur.

Ukrayna’nın bitmek tükenmek bilmeyen silah talepleri, ayrı bir inceleme konusu olduğundan, artık burada bırakılmalıdır.

ABD ve İngiltere, kriz tırmanmaya başladığında NATO şemsiyesi altında askeri güç kullanımının mümkün olup olamayacağını incelediler. Görünen, bu iki ülke, hava üstünlüğünü ellerinde tutmakla beraber kara birliklerinin sonuç alıcı darbesinden yoksundurlar. Aslında NATO nun 32 üyesi içerisinde sadece Türkiye sisteme angaje olacak kara birliklerini sağlayabilir, Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hiç de böyle bir niyeti yoktur. Öncelik terörle mücadeleye verilmiştir. Bu durumda Ekonomik yaptırımlar ve ambargolar tek çıkış yolu olarak görülmüştür. Mühimmat takviyesi ise her zaman yapılabilmelidir.

Ukrayna’ya NATO gücü sevk edilmeyeceği ekonomik yaptırımlar seçeneğinin benimsendiği Başkan Zelenski ’ye söylendiğinde, hazret sahneden gelen kolaylıkla hüngür hüngür ağlamaya başlar. Ukrayna’mı yok edecekler sizde bunu seyredeceksiniz der. 

Ekonomik yaptırımların uygulanacağı söylentisi yayılmaya başladığı anda, beklendiği gibi, en zayıf halka olan Moskova borsası hemen çöktü. Hemen ardından bazı Rus bankalarının ki toplam yedi banka idi, swift operasyonları durduruldu. Amaç Rusya’yı dolar ile ticaret yapamaz hale getirmekti. Ancak, Swift operasyonları durdurulan bankalardan bazıları A sınıfı bankalardı ve siyasilerin bilmediği, bunların batıdaki muhabir bankaları ile arka kapı görüşmeleri başladı sonuçta her iki tarafı memnun edecek bir çözüm yolu bulundu. Sorun petrol satışının ana para birimi olarak kabul edilen dolar üzerinden yapılmasını gerektiriyordu. Çin Rusya ve Hindistan uzunca bir zamandır buna karşı çıkıyorlar Ülke paralarından biriyle bu ticaretin sürdürülebileceğini savunuyorlardı. Neticede bu üç ülke ticaretin en güçlü para olarak Yuan ile sürdürülmesine karar verdi. Swift engellemesinden çok şey bekleyen ABD ve İngiltere büyük hayal kırıklığına uğradılar.

ABD,OPEC başta olmak üzere, petrol üreten ülkelere uzun süre ham petrol varil fiyatını 60 USD ın altında tutun baskısı yapmayı sürdürdü, ayrıca boru hatlarındaki bütün operasyonların durdurulmasını istedi.  Rusya Çin ve Hindistan spot piyasanın az üzerinde bir fiyatla anlaşmışlardı. Ve bu fiyat bu günlerde 80 USD/Varil olarak devam ediyor. Nakliye konusunu ise Putin çok önceden olacakları hesaplayıp çözmüştü. İkinci el az kullanılmış yüzlerce tanker aldılar veya kiraladılar ve ambargonun başından beri hiç aksamadı.

2022 yılının İlk baharında ruble artık dayanamadı ve çöktü. Gazprom ve Sberbank gibi dev şirketlerin Londra’daki değeri yüzde 97 düştü. Moskova’daki bankamatiklerde kuyruklar oluşmaya başladı. Putin bunun olacağını en başından hesaplamıştı ve hemen Büyük Rus şirketleriyle yapılacaklar konusunda önceden mutabakata varılan plan uygulamaya alınıverdi. Çatal dilli batılı finans kaynakları bir kez daha kaybetmişti. Büyük Şirket yöneticilerinin yatlarına, futbol takımlarına, malikanelerine ve hatta kredi kartlarına el konuldu. ABD ve İngiltere’nin önayak olduğu ekonomik yaptırımların bazı sonuçlar vermeye başlaması yeni sevinç çığlıklarının atılmasına sebep oldu. Dokunulamaz Rusya ya silah olmadan dokunulmuş ve çökmeye yakın hale getirilmişti.

Batı dünyası sevinçli, mutlu günler geçirirken Putin Çok uluslu Rus şirketlerinin Rusya’da tutmak zorunda oldukları nakit de bankada bloke edildi. Toplam 750 milyar dolar olan Rus varlığının yarısı bir hamlede kurtarılmıştı. Batı bankalarında tututulan diğer yarısı da şimdilik izlenmekle yetinilecekti.

Bu, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Batı’nın bu ülkeyi mali olarak kontrol altına alma girişiminin sonucu olarak Rusya resesyona girdi.

Aradan yaklaşık iki yıl geçti ve bu ekonomik arka planda bazı değişiklikler vardı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin geçen hafta verdiği röportajda Rusya’nın Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi olduğunu sevinçle dile getirdi.

Geçtiğimiz hafta Uluslararası Para Fonu (IMF) 2024 büyüme tahminini %1,1’den %2,6’ya yükselterek Rus ekonomisinin dayanıklılığının altını çizdi.

IMF rakamlarına göre Rus ekonomisi geçen yıl G7 ülkelerinin hepsinden daha hızlı büyüdü ve 2024’te de böyle devam edecek.

Bu sadece rakamlardan ibaret de değil. Geçen yıl Ukrayna savaşındaki üstünlük kuramama hali bu yıl boyunca da devam edecek görünüyor.

Rusya, ekonomisini, ordu için üretime, özellikle de Ukrayna’nın doğu ve güneyindeki savunma hatlarının inşasına yöneltiyor.

Batılı liderler bu modelin orta vadede sürdürülemez olduğunu savunuyor. Ancak asıl soru şu: Bu model ne kadar süre devam edebilir?

Rusya, ekonomisini mobilize bir savaş ekonomisine dönüştürdü. Devlet, Sovyet sonrası dönemde rekor düzeyde harcama yapıyor

Bütçenin %40’ına varan askeri ve güvenlik harcamaları, Sovyetler Birliği’nin son dönemindeki seviyelere karşılık geliyor.

Tank, füze sistemleri ve Ukrayna’da işgal edilen bölgelerin savunması için yapılan harcamaları finanse edebilmek için kamu hizmetleri daraltıldı.

Ayrıca Batı’nın Rus petrol ve doğalgazına getirdiği kısıtlamalara rağmen, hidrokarbon gelirleri devlet kasasına girmeye devam etti.

Tankerler artık Hindistan ve Çin’e gidiyor ve ödemelerin çoğu dolar yerine Yuan ile yapılıyor.

Rusya’nın petrol üretimi günde 9,5 milyon varil ile neredeyse savaş öncesi düzeye yakın seyrediyor. Zamanında teslim Putin in hayalet filosu sayesinde, her zaman sağlanıyor.

.

Geçtiğimiz hafta maliye bakanlığı Ocak ayında hidrokarbon vergilerinin Ocak 2022 seviyesini aştığını bildirdi.

Rus petrol, gaz ve elmasları ile devam eden döviz akışı da rublenin değeri üzerindeki baskının hafiflemesine yardımcı oldu.

Batılı liderler bu durumun uzun sürmeyeceği kanısında ancak etkisinin de farkındalar.

Bir dünya lideri yakın zamanda özel bir konuşmada şunları söyledi: “2024 Putin için düşündüğümüzden çok daha olumlu olacak. Kendi endüstrisini düşündüğümüzden daha verimli bir şekilde yeniden organize etmeyi başardı.”

Peki bu iş nerede ve nasıl bitecek sorusunun şimdilik cevabı yokler değildir. Bizlere özgürlük demokrasi diye yutturulmaya çalışılan vahşi kapitalizmin uygulamalarından sadece bir tanesidir. Ne diyelim diğerlerinden Allah saklasın…

AMERİKALAR OKULU

10 Pazartesi Haz 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Bugün ABD de askeri eğitim veren pek çok okuldan biri ve en tuhafı incelenecektir. Bu yazıda Tümüyle halka açık ve internette bulunabilen bilgiler kullanılmış hiçbir resmi evrak rapor ve benzeri dokümanlar kullanılmamıştır.

Amerikalar okulu, ikinci dünya savaşından bir yıl sonra ve 1946 yılında, Amerikan kontrolündeki Panama kanalı bölgesinde, Latin Amerika Merkezi Kara bölümü adıyla kuruldu. Açıklanan amacı, İspanyolca konuşan Latin Amerika ülke subay astsubay ve askeri öğrencilerine, eğitimi bu lisanda vermekti. Büyük harbe iştirak etmemiş çoğun un silahlı kuvvetleri, operet ordusu olarak tanımlanıp alaya alınan bu ülke askerleri neden , hangi amaçla ve nasıl bir Müşterek Operasyon için eğitilecekti. Bu, uzun zaman anlaşılamadı. 1963 de okulun adı A.B.D, Kara Kuvvetleri Amerikalar Okulu olarak değiştirildi ve İspanyolca okulda resmi dil olarak kabul edildi.

Eylül 1984 de okul faaliyetlerini askıya aldı bunun gerçek sebebi ise 1977 tarihli Panama Kanal Anlaşmasında açıkça belirtilmesindendi.

Aralık 1984 de Amerikalar Okulu, Fort Benning, Georgia da tekrar açıldı ve ABD eğitim ve Doktrin Komutanlığına bağlıydı. Okulun Panama kanal bölgesinde açık olduğu dönemde nereye bağlı olduğu ise hiç açıklanmadı.

Okulun kurulduğu 1946’dan bugüne 60000’nin üzerinde askeri öğrenci astsubay ve subay burada eğitim gördü. Kongre araştırmalarında ve bazı münafık Amerikan gazetelerinde, Amerikalar Okulunda muhtelif dönemlerde sivil görevlilerin, özellikle bazı politikacıların eğitildiğinden bahsedildi ancak bu ne doğrulandı ne de yalanlandı.

Doğal olarak, okulda   ne tür eğitim verildiğini bilemiyoruz. Birleşik ve müşterek operasyonlara bilgilerinin Latin Amerika ülkelerindeki Kurmay subaylara ve General rütbesindeki Komutan lara verildiğini ABD kongresi için hazırlanan raporlarda açıklanmıştır, ancak 1946’dan bu yana eğitilen 60000 personelin içinde olduğu, hiçbir Müşterek operasyon planlanmamış ve yapılmamıştır. Her halde ABD Temsilciler meclisinde kimsenin aklına Milyarlarca USD harcayarak bu kadar adamı neden eğittik sorusunu sormak gelmemiştir. Yoksa gelmiş ancak sorulamamış mıdır?

ABD Senatosu için hazırlanan bir rapora göre, Amerikalar Okulu Eğitim Programlarına 1980 de terörizm, 1990 da mevcut demokrasilerin askıya alınması ve barışı koruma operasyonları eğitimleri verilmeye başladı. Sivil personele ve özelikle bazı politikacılara eğitim verilmesi ise anlaşıldığı kadarıyla 1990 larda ilgili bölümlerin açılmasıyla başladı. Önceden belirtildiği gibi politikacıların ve diğer sivil personelin eğitildiği doğrulanmamış ve yalanlanmamıştır.

ABD Temsilciler Meclisi ve Senato nun Amerikalar okuluna takma nedenlerine gelmeden önce bu okuldan mezun bazı ünlülere dokunmak gerekecektir. İncelenecek ülke olarak sadece Arjantin alınmıştır. Bu okulda eğitilen diğer Latin Amerika ülkelerinin General/Amiral düzeyindeki subaylarına, tuhaf bir şekilde hep ayni eğitim programlarının uygulanması ve eğitilenlerin ülkelerine döndüklerinde hep ayni yolu takip ederek demokrasiyi sonlandırmalarıdır.

Oramiral Emilio Massera

Arjantin deniz kuvvetlerinin 1973 1978 arası komutanlığını yapmış 1976 da askeri cuntanın lideri olarak Evita Peron hükümetini devirmiştir. Amiral Massera Panama’daki okulda eğitilmiştir.

General Rafael Vidala

 Arjantin kara kuvvetleri Komutanı 1976 Evita darbesi Cunta üyesidir. General Vidala Panama’daki okulda eğitilmiştir.

Amerikalar okulunda eğitilen ler bu kadar değildir ancak bu ikisi General Galtiyeri başkanlığında yönetime el koymuşlardır ve bu general de Amerikalar okulu Panama da eğitilmiştir.

Diğer Latin Amerika ülkeleri de bu yoldan geçmişlerdir. Bir gurup dikkatle seçilmiş asker muhtemelen birkaç sivil eğitilerek demokratik olmayan yollardan hükümeti değiştirmişlerdir. Sadece Şili’de Salvador Alliande yi deviren General Pinoche Amerikalar Okulunda eğitilmemiştir. Ancak Alliande ’nin seçiminden önce ABD’nin bakır kartelleriyle Akçalı işleri nedeniyle ve sert mizaçlı, disiplinli biri olduğundan Alliande ’yi devirmek için seçilmiş ve doğal olarak akçeli işleri darbeden sonrada devam etmiştir

Kursa katılacakların seçiminde, bazı olağan dışı ve rutin olmayan prosedürlerin kullanıldığı 1946 2024 döneminde, eğitilen 60000 kişinin ülkelerine geri döndüklerinde yoğun insan hakları ihlallerine bulaşmaları, mutlaka bir askeri darbeye karıştıkları ve tekrar demokrasiye geçiş sürecinde sıradan insanların büyük acılar çektiği bütün A sınıfı medya organlarında yazılıp çizilmeye başladığında, ABD Temsilciler Meclisinde de aykırı sesler ve okul karşıtı söylemler artmaya başladı. Ancak meclisinin ilk müdahalesi 1993 de oldu. Newsweek artık Amerikalar Okulundan, Diktatörler okulu olarak söz ederek, 1993 ve 1994 yılları arasında Komutan seviyesinde 1100 general/amiral ve Kurmay albayın ülkelerinde ne yaptıklarının takibini istemeye başlamıştır. Time- Warner gibi güçlü bir yayın organına devamlı yeniden seçilme baskısı yaşayan, Temsilci ve Senatör adaylarının duyarsız kalması beklenemez. Amerikalar Okulu nun faaliyetleri 1993’ten bugüne kadar özellikle parayı Kontrol eden Temsilciler meclisi tarafından sıkı gözetim altında tutulmaya başlandı ve her sene Talep ettiği bütçenin yarısı kesildi. Buna rağmen bugün dahi yıllık 2,5 milyar USD bu okul için bütçelenmekte ve kullanılmaktadır.

Sonuç olarak 1946 da ABD vazgeçilemez çıkarların korumakla görevlendirilecek kişilerin eğitilmesi için kurulan Okul yavaş yavaş faaliyetleri kısıtlanarak eski güzel günlerini kaybetti veya çıkan aleyhte yorumlar dikkate alınarak vazgeçiliyor görüntüsü verildi. Satılan “Aslında artık fazla ihtiyaç da yok düzenini değiştirmek yerine hava kuvvetlerini ve deniz piyadelerini yollayarak doğrudan müdahalenin daha az masraflı” idi ve bu ise ABD için yeterliydi…

Son olarak herkesin aklına mutlaka gelen bir soru,

“Panama’daki merkezde veya Fort Benning de eğitilen Türk siyasetçiler veya askeri personel varmıdır” sorusudur.

Doğal olarak bunu benim gibi sıradan insanlar bilemez ve yasalar gereği bilse de konuşamaz. Devlet sırrı kapsamında olması muhtemel bu bilgileri açıklamanın barışta ve savaştaki cezası da bellidir.

Peki bir tahmin yapılabilir mi sorusunun cevabı da hayırdır. Böyle hassas konular sadece ilgililer tarafından bilinir geri kalan bizler sadece boş boş konuşur yorum yapmaya cabalarız ki bunlarda genelde doğru değildir. En iyisi bu konuya ima yoluyla dahi hiç girmemektir.

BİR CUMHURBAŞKANININ ZIRVALARI

26 Pazar May 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Yazının başlığını okuyanların aklına kim bilir neler gelmiştir bilemem. Ancak Burada kastedilen Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron dur. Bu zat özellikle uluslararası politikada öyle laflar etmektedir ki tamamı siyasi zırvalar kategorisine girer ve tevil götürdüğü de görülmemiştir

“Savaş, artık Avrupa topraklarındadır Strazburg ve Lviv arasında 1500 kilometreden daha az (mesafe) var.”

“Savaşı. Moskova yönetiminin kazanması durumunda artık güvende olamayız ve Avrupa’nın kredibilitesi sıfıra iner.

“Rusya savaşı kazanamaz ve kazanmamalı”

“Rusya’ya karşı savaşmıyoruz ve bu ülkeyle savaşmak konusunda da “ilk girişimi” asla Fransa yapmayacaktır.

“Tek hedefimiz var; Rusya savaşı kazanamaz ve kazanmamalı.”  Bu ülke bizim rakibimizdir.

Ukrayna’ya askeri birlik gönderme konusunda “Tüm bu seçenekler mümkün, bunun tek sorumlusu Moskova rejimidir.

Ukrayna’yı desteklemek konusunda hiçbir ihtimali göz ardı edemeyiz.”

Ukrayna’da, Fransa ve Avrupa’nın güvenliğinin de söz konusudur, “Barışı istemek, Ukrayna’dan vazgeçmek anlamına gelmiyor.”

“Fransa’nın nükleer silahları, Fransızlara güvence sağlar, Rusya’nın bu savaşta galip gelmesinin Fransızların hayatının değişeceği anlamına gelecektir.”

“Ülkemin yüksek yoğunluktaki bir savaşa uygun tek saniyesi yoktur.”

“İsrail’in kendini müdafaa etme konusunda mutlak bir hakka sahip olduğunu asla söylemedim, Filistinlilerin bir devletinin olması da gerekiyor.”

ABD NATO’ya danışmadan Suriye’den askerlerini çekmemelidir, ABD ile NATO müttefikleri arasında stratejik karar alma süreçlerinde hiçbir şekilde koordinasyon yok.  Aynı zamanda bir diğer NATO üyesi Türkiye’nin, çıkarlarımızın söz konusu olduğu bir bölgede, koordinasyonsuz saldırgan eylemleri var” dedi.

Macron, NATO Antlaşması’nın bir üyeye yapılan saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayan ve kolektif savunma öngören 5’inci maddesine inancının sürüp sürmediği sorusuna ise, “Bilmiyorum” yanıtını verdi.

“Ama 5’inci madde yarın ne ifade edecek? Eğer Beşar Esad rejimi Türkiye’ye misilleme yapmaya kalkarsa buna dahil olacak mıyız? Bu kritik bir soru.

ABD’nin Orta Doğu’ya olan ilgisini kaybederek Asya’ya yöneldiğini söyleyen Macron, “Trump’ın ABD’nin Suriye’deki Kürt müttefiklerini terk etmesi bunu güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda NATO’yu zayıflattı”.

“Türkiye uzun vadede NATO’da olmayacak mı?” sorusunu da yanıtlayan Macron, “Bunu söyleyemem. Türkiye’yi NATO’dan dışlamak çıkarımıza değil ama belki de NATO’yu yeniden gözden geçirmeliyiz” dedi.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron un dış politika konusundaki zırvaları yazmakla bitmez. Benim ne bu kadar yerim ne de bu kadar sabrım var. Tamamen iç politikaya yönelik bu saçmalıkları daha fazla vakit ayırıp üzerinde düşünüp yorum yapamam. Bunlar tarihin seçme saçmalar bölümünde yerini alacaktır hepsi o kadar…

BİR TUHAF ÜLKE HİNDİSTAN

07 Salı May 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Hindistan gerçekten çok tuhaf aynı zamanda çok ilginç bir ülkedir. 3.3milyon metrekare yüzölçümüne 22 si resmi 780 ayrı dil konuşan 1,4 milyar insan yerleşmiştir. İnanların bir bölümü çok iyi eğitimli her türlü ileri teknolojiyi kullanırken, bir başka bölümü sokakta doğmakta büyümekte yaşamakta ve ölmektedir.

Bu karmaşaya rağmen GSYİH sı 3,5 trilyon dolardır. Kaynakların paylaşılması adil değildir ve sadece çok sınırlı bir gurup insan, milli gelirin neredeyse %90 nı nı almaktadır. Hindistan’ın demografik yapısı o kadar karmaşıktır ki bu yazıda incelenemeyecektir. Ayni yorum Din için de yapılabilir. Ancak en azından bu ülkede yaşayanlar Hindu veya Müslüman olarak ki ana gurupta net çizgilerle ile birbirinden ayrılmışlardır.

T.C. Dış İşleri Bakanlığı verilerine göre;

Çok partili parlamenter demokrasiyle yönetilen Hindistan’da Parlamento’nun Eyaletler Meclisi ve Halk Meclisi olmak üzere iki kanadı bulunmaktadır.

Halk Meclisi 543 sandalyeye sahiptir ve seçimleri her beş yılda bir yapılmaktadır.

Eyaletler Meclisi ise 250 sandalyeye sahiptir. Üyeleri genel seçimlerle değil, Eyalet Parlamentoları ve Birlik Toprakları tarafından seçilmektedir. Üyelerinin üçte biri her altı yılda bir yenilenmektedir. Eyaletler Meclisi’nin 12 üyesi Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Hindistan’da seçme yaşı 18, seçilme yaşı Halk Meclisi için 25, Eyaletler Meclisi için 30’dur.

Federal devlet yapısına sahip olan Hindistan, 29 Eyalet ile 7 Birlik Toprağından oluşmakta olup, eyaletler kendi Hükümetlerine ve Parlamentolarına sahiptirler. Yönetim Merkezi Hükümet ve Eyalet Hükümeti arasında bölünmüştür. Birlik Toprakları ise Merkezi Hükümet’in yönetimi altında olup, Cumhurbaşkanı tarafından atanan valilerce yönetilmektedir.

Hindistan’da 11 Nisan-19 Mayıs 2019 tarihleri arasında 7 aşamada gerçekleştirilen seçimlerde 543 sandalyeli Halk Meclisi’nde, Başbakan Narendra Modi’nin mensubu olduğu iktidardaki Bharatiya Janata Party (BJP-Hindistan Halk Partisi)) liderliğindeki ittifak 349, ana muhalefetteki Rahul Gandhi’nin liderliğindeki Kongre Partisi’nin teşkil ettiği ittifak 83 sandalye elde etmiştir.

Son seçimlerde partisi Parlamentoda ezici bir çoğunluk elde eden ve doğal olarak başbakan seçilen Narendra Modi son derece ilginç bir siyasal kişiliktir. Başbakan seçilmesinin hemen ardından ülkeyi hızla etnik milliyetçilik tabanlı otoriter bir yönetime geçirmiştir. Bu siyasi manevranın arka planı hala tartışılmaktadır ancak başlangıcının 1925 yılında Müslümanlara karşı kurulan gönüllü örgütlenmeye kadar uzandığı düşünülmektedir

Hindu Milliyetçiliğine girmeden önce bu ülke insanlarının inançlarına bakmak gerekecektir;

Resmî rakamlara göre halkın %79’u Hinduizm’e, %14,2’si İslam’a, %2,3 Hristiyanlığa, %1,7’si Sihizm’e, %0,4’ü Caynizme ve kalan %2,4’lük kesimi de farklı yerel dinlere inanmaktadır. Nüfus dikkate alındığında Hindistan’daki kavga aslında 1.1 milyar Hinduizm inançlısı Hintliler ile 300 milyon dolayında Müslüman Hintlinin çatışmasıdır, ve sayılar dikkate alındığında çok tehlikeli olaylara da da gebedir. Ne türden baskı rejimi uygularsanız uygulayın hangi bilimsel baskı metotlarını kullanırsanız kulanın 300 milyon insanı toplum dışına itemezsiniz. Anlaşıldığı kadarıyla Başbakan Modi ya tutarsa arayışı içerisindedir.

Gandi nin kurduğu Hindistan seküler, çoğulcu ve demokratik bir yapıya sahipti; fakat Gandi’nin de suikasta uğramasına neden olan Hindutva ideolojisi, Hindistan’da Müslümanları ötekileştirerek toplumsal bir bölünmenin başlamasına yol açtı.

2014’e kadar Müslümanlara karşı örgütsel bir şekilde gerçekleştirilen şiddet eylemleri, BJP’nin iktidara gelmesiyle artık hükümetin aygıt ve organlarıyla ve devlet eliyle yapılmaya başlandı. İlk yapılan sokak tabelalarında Urduca yazılanlar kaldırmak oldu.

Başbakan Modi, Gücerat eyaleti doğumludur ve bu eyalette Hinduva hareketleri çok yaygındır. Başbakan ise bu harekete daha çocuk yaşta iken katılmaya ve eylemlerde rol almaya başlamıştır. Bu inançlı yükseliş daha sonra meyvalarını vermiş ve 2001 eyalet seçimlerinde Modi eyalet Başbakanı olarak seçilmiştir. Eğitildiği yöne uygun olarak başbakanlığının ilk yılında RSS desteği ile eyalette 2000 Müslüman öldürülmüştür.

2002’deki yerel seçimlerde etnik milliyetçiliğin bütün parametrelerini kullanarak tekrar seçilmiştir ve bu durum 2014’teki genel seçimlerde partisinin çoğunluğu almasına kadar devam etmiş ve yeni Başbakan, Gücerat eyaletinde kullandığı bütün baskı metotlarını Tüm Hindistan’a uygulayabileceğini hesaplamıştır. Aslında baskıcı rejimlerde uygulanan yöntemlerle bire bir benzerdir. Önce bir televizyon istasyonu satın alınmış ardından basının büyük bir bölümü o ne söylerse onu yazacak hale getirilmiş, sosyal ağlarda geniş biçimde tek taraflı olarak kullanılmaya başlamıştır.

Ne kadar ileriye gidildiği ise Hindistan yüksek mahkemesinin üye seçim yönteminin değiştirilmesiyle ölçülmüştür. Atanacak üyeleri yargıçlar arasında kendi seçen yüksek mahkeme yapılan siyasi manevralarla seçim işini Başbakanın seçtiği beş kişilik bir kurula devretmiştir.

Bir sonraki aşama Üniversite rektörlerinin seçimidir. Üniversite senatolarınca yapılan bu seçim artık bizzat Modi tarafından yapılmaktadır.

Sonuç olarak bu yazının amacı otoriter yönetimlere övgüler veya yergiler düzmek değildir. Anlatılmaya çalışılan bütün otoriter rejimlerin ayni yollardan geçerek büyüdüklerini ve Seçmen denilen karmaşık kişiliğin her seferinde bunu nasıl yediğini bir kez daha vurgulamaktır.

2024 MAHALLİ İDARELER SEÇİMİ 3

19 Cuma Nis 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Bu yazı 2024 mahalli İdareler Seçimlerinin son yazısıdır ve burada en başarılı sonuçları alan CHP’yi güçlü ve zayıf tarafları ile inceleyeceğiz;

Son seçimlerde, genel oy oranı dikkate alındığında,2002’den bu yana hiç geçemediği AKP’yi 2 puan farkla da olsa geçmiş, Özellikle Büyük şehirlerde çok başarılı olmuştur. Üstelik bir önceki yerel seçimde AKP ve MHP tarafından kazanılan belediyeleri bu sefer CHP kazanmıştır.

Bugün genel seçim olsa yanlışına hiç pirim vermemek gerekir. Seçmenler, çoğu zaman tersi iddia edilse de, genel seçimde partiler için, yerel seçimde belediye başkanları ve belediye meclisi için oy kullanırlar.

Seçim sonuçlarını inceleyen engin siyasi deneyimli köşe yazarları tek bir fikir üzerinde buluşamamışlar ortaya muhtelif görüşler çıkmıştır. Onlara göre bu durumun sebebi çeşitlidir

   *Türkiye’de açlık sınırına çok yakın ve altında yaşamaya zorlanan 16 milyon emekli vardır. Her ne kadar bazı anketlere göre ki bunlar iktidara yakın kuruluşlardır, Emeklilerin %65 i AKP ye oy vermişse de, bu sefer öyle olmamış her kime oy vermiş olurlarsa olsunlar, açlıkla yaşamaya mahkum edilip tercihlerini zenginlerden yana kullanan bu iktidara çektikleri sıkıntıları ödetmişlerdir.

   *Emekliler dışında, sabit gelirlilerinin büyük bir bölümünün, AKP yönetiminin  “İtibarda tasarruf olmaz ”özdeyişi” ile aşırı ve lüks harcamalara girişmesi, tabanda oy kaymalarına sebep olmuştur.

   *Bundan önceki seçimlerde sonuç belirleyici olan milliyetçi partiler büyük oy kayıplarına uğramış, Merkez sağ partiler ise yeni kan arayışı ile yükselişe geçen CHP tarafından adeta yok edilmişlerdir. Cumhur ittifakının kadim ortağı MHP’nin düştüğü durum ayrıca incelenmesi gerekli bir konudur.

   *İyi Parti de bir türlü siyasi istikrarın yakalanamayışı, Genel Başkan Akşener’in izlediği inişli çıkışlı yol, bana göre, tabanda bir tepki doğurmuş MHP’nin de kışkırtmalarıyla partinin oyları gidecek yer bulamadığı için CHP ye kaymıştır.

   *Devletle olan akçalı İşlerde, büyük yolsuzluk söylentileri, bana göre, seçmenin sabrını taşırmış ve yerel yönetimleri değiştirmeye kara veren seçmen bu değişikliği yapmıştır.

   *Yıldızı mevcut yönetimle bir türlü barışmayan genç oylar, yapılan bütün yanlışları görmüş izlemiş, bana göre, sonunda kararını vererek Mevcut iktidarın hareket alanını daraltmış ve gereken uyarıyı bu şekilde yapmıştır. Bunun anlamı ,gücümü hafife alma, ülke yönetiminde gerekli radikal değişiklikleri yapmaz isen ilk genel seçimde seni siyasi hayattan silerim ANAP’ ın halin dönersin dir.

   *Yukarıda belirtilen alternatiflerden hiçbiri olmamış, ancak hepsinin bileşkesinin yarattığı dip dalga 22 yıllık AKP iktidarına ciddi bir son uyarı vermiştir.

Sayılan bu seçeneklerden genç oyların durumu hakkında, ünlü bir araştırma şirketinin yaptığı kapsamlı bir araştırma vardır. Ve bu araştırmanın sonuçlarına mutlaka bir göz atmak gerekir.

    18-30 yaş arası seçmenin profili

    Genç oylar olarak tanımlanan bu gurup seçmen, siyasete ilgi duymazlar, Kutuplaşmadan, partizan eğilimlerden rahatsızlık duyarlar

   %30 u siyasi görüşlerini değiştirip başka partiye oy verebilirler ve bu durumu partiler futbol takımı değildir, sahada güzel oynamaları değil fikirlerini açıkça anlatmaları ve bu fikirler akılcı ve uygulanabilir olması önemlidir, derler.

   Toplum genelinin %39 u genç seçmenin ise %50 si kendisini Atatürkçü olarak tanımlar.

   Toplum genelinde Muhafazakâr düşünce ve davranışlar, %24 iken bu gurup seçmende oran %12 dir

   Türkiye’nin nüfusu 85.4 milyondur.18 30 yaş arası seçmenler ise 16,8 milyon olup toplam seçmen sayısının %20 sine karşılık gelmektedir. Birleştiğinde karşı koyulamayacak bir güçtür. Dar ve sabit gelirlilerin sıkıntıları ve genç oylar beraber okunduğunda dip dalganım nereden başladığı çok daha iyi anlaşılabilmektedir.

   Genç oyların siyasi yelpazeyi değiştirecek kadar güçlenmesinin bir diğer sebebi Tuhaf ama, TÜİK istatistiklerinde saklıdır.2008 de lisans ve lisans üstü diploma sahiplerinin oranı %5.46 iken 2022 de %16 ya çıkmıştır. Bu gençlerin bilgi kaynaklarının, siyasilerin biz gariplere satmaya çalıştıklarından farklı olması neredeyse 30 milyon seçmene ayni kadronun kül yutturamaması olarak son seçimlerde sergilenmiştir

   Son birkaç kelimede AKP ne yapmalıdır olacaktır. Financial Times a göre

“Tek kişinin iradesinin devlete hâkim olduğu politikalar terk edilmez ise partinin ve yönetici kadroların siyasi ömürleri kısalacaktır.”

2024 MAHALLİ İDARELER SEÇİMİ 2

11 Perşembe Nis 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

2024 Mahalli İdareler seçim sonuçları:

Genel Tablo

         Toplam Seçmen: 61,43 milyon

         Kullanılan Oy   :48,26 milyon

         Geçerli oy         : 46,07 milyon

         Katılma oranı    :  %78

         Seçime Katılmayan: 13.2 Milyon

         Oran                  : %21,5

         Geçersiz Oy      : 2.4 Milyon

         Oran                  : %4

Siyasi Partilerin aldıkları toplam oy oranı

CHP: %37,8 AKP: %35,5 YRP: %6,2   DEM: %5,7 MHP: 4.9

İYİ: %3,8 ZAFER PARTİSİ: %1,65 SAADET: %1.08 

Seçime katılan diğer 10 parti %1 in altında oy aldığından ve sonucu değiştiremeyeceğinden dikkate alınmamıştır.

Siyasi Partilerin kazandıkları belediye başkanlıkları

Büyükşehir Belediye Başkanlıkları

CHP:14                     YRP:1                         MHP:0

AKP:12                     DEM:3                         İYİ:0

Şehir/İlçe/Belde Belediye Başkanlıkları

CHP:21/337/61     YRP:1/39/24             MHP:8/122/98

AKP:12/356/169   DEM:7/65/16            İYİ:1/24/7

NOT: Yukarıdaki rakamlar sandıkların tamamının açıldığı anı yansıtmaktadır. Ancak AKP her kaybettiği sandık için ayrı itiraz dilekçesi düzenlediğinden son durumda, özellikle ilçe ve belde belediyelerinde değişiklikler olabilir.

31.Mart.2024 de yapılan ve resmi adı Mahalli idareler seçiminde yukarıdaki veriler kullanılarak nasıl bir sonuca ulaşılabilir, bu yazının ana konusudur. Mevcut durumda aşağıdaki sonuçlar tek tek ele alınmalıdır

      *Seçimlerde CHP büyük bir zafer kazanmıştır

      * CHP büyük zafer kazanmamıştır, oy artışı iyice kötüleşen ekonomik duruma AKP tabanının gösterdiği tepkidir.

       *AKP ile birlikte bütün sağ partiler oy kaybetmiştir. Ancak YRP oy oranları dikkate alındığında kazanan tek partidir.

        *YRP deki oy artışını fazla abartmamak gerekir.20 yıldır inatla “camileri ahır yapan CHP ye oy vermenin vebali olur, verenin ahireti yanar” söylemi protesto oylarının CHP yerine YRP ye kayması gözlemlenmiştir. Saadet partisinin bu seçimlerde önceki seçimlerde CHP ile ortaklık yapması, bu seçimlerde partinin neredeyse yok olmasına sebep olmuştur.

Bu alternatifleri de göz önüne alarak 2024 seçimlerde partiler tek tek incelenirse;

AKP

AKP 2023 seçimlerinde,18,6milyon oy,2024 seçimlerinde 14,9 Milyon oy almıştır. Partinin net kaybı 3,8 milyon oydur ve bu %6,4 lük bir orana karşılık gelmektedir. Seçmenlerin davranış modelleri incelendiğinde genel seçimlerle yerel seçimlerde verilen oylar birbirinden farklı olabilir. Yerel seçimlerde daha ziyade adayların kişilikleri ve önceki çalışmaları ön plana çıkmaktadır. Ancak son seçimde özellikle Ekonomi hedef alınarak o kadar yoğun bir propaganda yapılmıştırki,2024 seçimlerine sadece yerel seçim gözlüğü ile bakamayız hatta bu seçimin yerel seçim adlı genel seçim olduğunu bile söyleyebilmek yanlış olmaz.

Sonuçlara ittifaklar açısından bakıldığında, Cumhur ittifakı 2023 seçimlerinde %42,6 oy almış, son seçimde ise bu oran %35,8 e düşmüştür.Net kayıp 6 milyon civarında olup, bu oy kaybı %8 lik bir kayba karşılık gelmektedir.

2024 seçimlerinde 13,2 milyon seçmen oy kullanmamıştır ve bu %21,5 lik bir orana karşılık gelmektedir.2023 seçimlerinde bu oran %11,1 idi ve 6.8 milyon seçmen oy kullanmamıştı.

Oy kullanmayanların büyük çoğunluğunun özellikle ekonomik sebeplerden AKP li olduğunu varsaymak mümkündür. Ancak doğru değildir ve bilimsel de değildir.

Seçim sonuçlarının analizinin bu veri tabanına göre yapılması büyük resmin görülmesini genelde engellediğinden bu yöntem dünyada ve bizde fazla kullanılmamaktadır.

Sonuçta sorulacak soru AKP’nin kaybettiği 3,8 milyon oy neredir. Aslında doğru soru Cumhur ittifakının kaybettiği %8’e denk gelen altı milyon oy nerededir.

Bu soruların cevabını ve CHP’deki gelişmeyi bir sonraki yazıda ele alacağız.

Şehir Belediye Başkanlıkları

.

2024 MAHALLİ İDARELER SEÇİMİ

07 Pazar Nis 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

31.Mart 2004 mahalli idareler seçimi sonuçları

Bu yazının konusu Nükleer Silahların Kullanımı ve bunu kısıtlayan anlaşmalar olacaktı. Ancak Türkiye çok ilginç bir ülke, dışarıdan bakıldığında mevcut iktidarın bir önceki seçimdeki hasarları kapatması ve muhalefeti ezip geçmesi bekleniyordu. En azından AKP taraftarları ve doğal olarak sayın Cumhurbaşkanı böyle düşünüyordu.

2004 seçimlerinin propaganda süresi hiç de yerel seçim sınırları içinde geçmedi. Özellikle İstanbul Ankara ve İzmir’de, söylemler ve yöntemler açısından sürecin genel seçimden hiç de farkı yoktu. Bilinen ve her seçimde tekrarlanan AKP taktiği, önce tarafları bölmeye sonra bölünenlerden oy devşirmeye çalışmak, olarak özetlenebilir. Genelde bu duruma önce ana muhalefet partisi karşı çıkar ve bölünmemeye çalışırdı, ancak bu sefer Yeniden Refah Partisi ilk bayrak açan oldu ve seçime kendisinin gireceğini baştan herkese duyurdu. İstanbul’da esas çocukların kavgası ise hiçbir seçmene yeni bir şey vermedi. Trend topik olan konu hayat pahalılığıydı geçim zorluğuydu ve özellikle emeklilere istenen zamların verilmeyişi idi. Sayın Cumhurbaşkanı istenen seyyanen zammın yapılamayacağını, paranın olmayışı ile açıklamıştı ancak gerçek biraz farklı idi. AKP kurmayları hesap yapmışlar istenen artışların yapılması halinde oy oranlarının en fazla %1 artacağını düşünmüşlerdi. Bunu hangi istatistik metodu ve hangi matematiksel modellemelerle buldukları hiç anlaşılmadı.

Neticede herkes elinden geleni yaptı ve sandık günü geldi. Fanatik AKP lilerin sıkça dile getirdikleri ya biz kazanırız yada kan gövdeyi götürür söylemi hiçbir uygulama görmedi. Sadece bir iki yerde Muhtar seçiminde taraflar kavga ettiler. Sonunda herkesin sıkıntıyla beklediği saat 1700 geldi ve seçim bitti artık ak mı kara mı belli olma zamanıydı.

Ülke Ekonomisinin gittikçe kontrol edilemez hale gelmesi, neredeyse art arda açıklanan, birbirine tamamen ters programların inatla uygulanmaya çalışılması işleri içinden çıkılamaz hale getirmişti. Özellikle sabit gelirliler ve emeklilerin çektikleri geçim sıkıntılarının geri ödenme zamanı gelmişti ve yapılan Mart 1984 mahalli idareler seçimlerinde, yirmi küsur yıllık iktidar, ödemeye başladı.
Seçimlerin siyasi sonuçlarını kestirebilmek pek mümkün değil. Her şey zamanla yerine oturacaktır. Ancak sağ siyaset yaptığı iddiasıyla ortada dolanan ve bu seçimlerde neredeyse silinen bazı partilerin durumuna bir göz atmak gerekecektir

İyi Parti:
Genel Başkan Meral Akşener in parti yönetimine ve tabana tam hâkim olamayışının getirdiği inişli çıkışlı politikalar, Türkiye genelinde aldığı oy oranının %3,4 e gerilmesine sebep oldu. Bir şehir,24 ilçe ve yedi belde de belediye başkanı çıkarabildi.
Seçim sonrası, Başkan Akşener acil olarak seçimli kurultay toplanacağını ilan etti. Ancak sorulan ısrarlı aday olacak mısınız? sorusuna her nedense hiç cevap vermedi.

Gelecek partisi
Genel seçimlerde CHP listelerinden 10 milletvekili ile temsil edilen Davutoğlu’nun partisi, % 0.05 oy alarak adeta yok oldu.

Deva partisi
CHP kontenjanından meclise 14 milletvekili sokan Ali Babacan ın partisi%0.2 oy alabildi. Bir ilçe ve üç belde de belediye başkanı çıkarabildi.
Saadet Partisi
AKP, Yeniden refah partisi ile Saadet partisi ayni tabandan beslenmelerine rağmen sadece %0.9 oy alabildi. Bir ilçe ve 3 beldede Belediye Başkanı çıkardı. Son seçimlerde CHP kontenjanından meclise dokuz milletvekili sokmuştu.

Demokrat Parti
CHP listesinden TBMM ne giren 3 milletvekili olan demokrat parti % 0.14 oy aldı,2 ilçe ve üç belde de belediye başkanı çıkarttı.

Zafer Partisi
Özdağ’ın partisi seçimlerde doğrudan MHP tabanını hedeflemişti. % 1.73 oy alarak kendi çapında iyi bir sonuç elde etti fakat MHP’den hiç oy alamadı.

Sağ partiler birliğini kurmaya hep çabalayan ve AKP yi hiç geçemeyen bu partiler büyük ihtimalle genel seçimlerde tamamen siyaset sahnesinden silinecektir

NÜKLEER SİLAHLARIN KULLANILMASI 1

22 Cuma Mar 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

TANRIYI KIYAMETE ZORLAMAK

İnsanoğlu bir tuhaf yaratıktır.Ne yapar eder başını derde sokacak ondan sonrada yıllar boyu bedel ödeyecek bir konu bulmaya her zaman hazırdır. Doğanın en büyük kirleticisi ABD da , çevre kirliliğinin felaket boyutuna ulaşıp ulaşmadığı konusunda fikir birliği yoktur. İktidarda olan Demokratlar Küresel ısınmanın ciddi boyutta bir felaket olduğunu savunurlar ve bunu bilimsel çalışmalarla desteklerler, Cumhuriyetçiler ise cevre kirliliği diye birşeyin olmadığı öne sürerek bunun demokratları uydurması olduğunu iddia ederler. Onlarında raporları ve bilimsel adını taktıkları çalışmaları vardır.

Bu arada her şey tamammış gibi,Nüfusun yaklaşık %30 unu oluşturan dini saplantılı bir gurup insan,son bir savaş olacağını ve kapının arkasında bekleyen Hz isanın içeri girerek bu son savaşın kazanılmasını sağlayarak tanrı krallığını kuracağına inanırlar. ,Müslümanların peygamber kabul ettikleri Hz İsa neden kapının arkasında ve kimin iznini beklemektedir bunların hiç birini bilmiyorum üstelik bu açıdan bakıp bilmeye çalışan olduğundan da emin değilim.

Yazı başlığının dinen önemli saydığımız günler için aykırı olduğunu biliyorum ancak bu çarpık lafı eden ben değilim.Kim olduğu ise aşağıdaki diyaloglarda bellidir;

Tarih: Kasım1990 Yer: Chabad İsraeli Center Sinagogu iki kişi konuşmaktadır

*Son görüşmemizden sonra pek çok şeyde değişiklikler oldu,Ancak Maşiah(Hz.İsa) hala gelmedi,o halde gelişini hızlandırmak için birşeyler yapın görünen o ki yaptıklarınız yeterli değil,zira bugün bile çok saatler geçti ancak gün bitimine birkaç saat var, denemeye devam edin

*Yapıyoruz ve gelecektede yapacağız

Konuşanlardan biri en önemli musevi cemaati olan chabat-Lubavitch cemaati Haham başı Mendel Schneerson diğeri ise İsrail dışişleri bakan yardımcısı,bugünkü Başbakan Benyamin Netanyahu dur. Görünen o ki gazzede katledilen kırk bin filistinlinin yolu otuz beş sene önce bu konuşmayla çizilmişti.Haham efendi resmen tanrıyı kıyamete zorlayın diyordu.

Tarih: Eylül 2023 Yer:Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi iki diplomat arasındaki diyalog

*İşbirliği yaptığınız teröristlerle bize de diz çöktüreceğinizi zannettiniz.Başaramadınız.Hadi Müslümanlara düşmansınız ancak siz kendi dininizden olanlara da acımıyorsunuz.Durmak için neyi bekliyorsunuz.

*Mesihi bekliyoruz siz inanmayabilirsiniz ancak biz onu geri getireceğimize inanıyoruz.O kapının diğer tarfında bekliyor ve biz o kapıyı açmaya çalışıyoruz gerekirse bu iş için tanrıyı kıyamete bile zorlarız

İlk konuşan Türkiye cumhuriyeti BM daimi temsilcisi Hasan Kurttepe ikincisi ABD daimi temsilcisi William Scott idi .

Bu yazı dizisinin amacı,Nükleer Silahların özellikle taktik nükleer silahların kullanımının neden bu ara çok sık gündeme getirilmesi olacaktı. Ancak konu biraz ayrıntılı incelenince Uluslarası kamu oyunda yaratılan algı, Sovyetler birliğinin taktik nükleer silahları Ukraynada ne zaman kullanacağı,oLmuştur. Bahsedilen algı yönetiminin(Perception Menagement) ABD tarafından yürütüldüğü dikkate alındığında ve konuyu uluslararsı basında azıcık eşeleyince, bu işin, avangelistler adıyla anılan ancak yönetimdeki bütün kilit noktalara,Neo Con adı verilen saha ajanları yoluyla yerleşen, bazı saplantılı dini guruplar tarfından, tezgahlandığı ortaya çıktı. Bu tuhaf insanların inandıkları dine göre ki bunun hristiyanlıkmı museviklikmi olduğu halen tartışılmaktadır, Ortadoğuda bu gün israil sınırları içerisinde kalan DeMaggio ovasında İsrail ile düşman arasında Armageddon adı ile anılan son bir savaş yapılacaktır.Her şey tamamdır da uzunca bir süre münasip bir düşman bulunamamış,sonunda kolay yol seçilmiş cevrede çokça bulunan Müslümanlar Düşman olarak ilan edilmiştir. Bu Noktada kapı arkasında bekletilen İsa peygamber içeri girecek idareyi ele alacak Düşman müslümanları yenecek ve tanrı krallığını kuracak ve sonsuz saadet devri gelecektir.Ancak müslümanlar savaşta yenildikleri için yeryüzünden silinecekler ve müslümansız yeni bir dünya düzeni kurulacaktır.Yok edeceklerini söyledikleri insan sayısı yaklaşık altı milyardır ve Armageddon savaşından sonra kalanlar için dünyanın kaynakları yeterli olacaktır ,başka bir deyişle bu altı milyar insan fazlalıktır. Hayatımda bundan saçma ipe sapa gelmez ve soykırım tabanlı bir dini inanış ne gördüm nede duydum. Tuhaf olan nokta ,Avangelistlerin ABD hristiyan nüfusunun %60 ını temsil ettiğidir bu ise 180 -200 milyon kişi demektir. Yukarıda da söylediğim gibi,Konuya ilşkin makalelerde ve okuyabildiğim kitaplarada Hz İsa nın arkasında beklediği kapının ne kapısı olduğu ve nerede olduğundan hiç bahsedilmez.Ayrıca Bir peygamberin varlığı belirsiz bir kapı arkasında kimin iznini beklediği de anlaşılamamıştır.

Sonuçta Ukraynada veya dünyanın herhangi bir çatışma bölgesinde Taktik Nükleer silehları kullanması algısı yaratılan rusyanın,dış politika deneyimi ve derin diplomasi geleneği dikkate alındığında bu saçma ve sığ oyuna gelmeyecğini umuyoum .

Not: Yukarıda bahsedilen diyaloglarMete Yarar ve Ceyhun Bozkurt un Mesih adlı kitabından alıntıdır.Bu konuda bu kadar düzenli ve derlitoplu bir kitap okumamıştım.Elinize sağlık Gençler

UKRAYNA RUSYA SAVAŞI Kayıkçı Kavgası

07 Perşembe Mar 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

 Ukrayna Rusya savaşı, Başkan Putin in Kırımın İlhakı ile başlayan Ukrayna’nın askerden arındırılması ve ilhak edilmesiyle tamamlanacak bir büyük projenin adımlarıdır. Her zamanki gibi bu tuhaf ve anlamsız savaşın, daha yakışan tanımıyla kayıkçı kavgasının baş mimarı ise ABD dir. Önce Ukrayna’nın NATO ya alınması fikrini ortaya atmış, üye ülkelerden bazılarının, Böyle bir tasarının gündeme gelmesi halinde veto edeceklerini açıklaması üzerine, İsmini kâğıttan okuyarak hatırlayan Başkan AB’yi zorlamış ve Ukrayna’nın birliğe alınmasını talep etmiştir.

AB yönetim kadrosundan bazıları örneğin, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Van der Leyen bunlarda bizim gibi hemen birliğe alıp üye yapalım diye bir tuhaflık ortaya atmıştır. Ancak Konseyi Başkanı Charles Michel;Rusya ile savaşta değiliz. Rusya, Ukrayna ile savaş başlattı. Ukrayna, AB’nin yakın bir ortağı ve dostudur. Bu yüzden ona birçok farklı şekilde yardım ediyoruz. Her şeye rağmen aynı anda Rusya ile iletişim kanallarını açık tutmaya çalışıyoruz. AB bir değerler bütünüdür buraya girmenin de kuralları vardır diyerek noktayı koymuştur.

Bir de başlıktaki kayıkçı kavgasının ne olduğu hakkında kısa bir açıklama verelim. Osmanlı döneminde henüz vapurlar yokken boğaz trafiği kayıkçılar vasıtası ile sürdürülüyordu. Kayıkçılar semtleri itibari ile önce gruplaşmışlar sonra aralarından bir reis seçmişler, Böylece her semtte genele birden çok balıkçı gurupları oluşmuştur. Bu guruplar genelde fiyat artışından veya kız meselesinden devamlı birbirleriyle kavga halindelermiş. İşte, Kayıkçı kavgası deyiminin lüzumsuz, basit sebepli kavgaları tanımlamak üzere dilimize yerleşme sebebi.Rusya-Ukrayna savaşıdır.

Aslında olayın bir de siyasi gelişe safhası vardır.2014 de UkraynaSaros destekli turuncu Devrimi’nin ardından Rusya, Kırım’ı ilhak ederek Bir daha çıkmamıştır. Rus destekli Paramiliterler, özellikle Wagner Gurubu, Luhansk ve Donetsk Özerk Cumhuriyetlerinden oluşa Güneydoğu Ukrayna’nın, Donbass bölgesinin bir bölümünü ele geçirerek bölgesel bir çatışmanın fitilini ateşlemiştir. Bu dönemde henüz Ukrayna’da Rus askeri yoktur ve bütün işler Wagner gurubunca yürütülmektedir.

 Mart 2021’de Rusya, Ukrayna sınırı boyunca sayıları 190.000’e kadar varan asker ve teçhizat ile büyük bir askerî yığınak yapmaya başladı. Yapılan askerî yığınaklara rağmen Ukrayna’yı işgal etme veya saldırma planları işgalden bir gün öncesine kadar çeşitli Rus hükûmet yetkilileri tarafından inkâr edildi. 21 Şubat 2022’de Rusya, Donbass’ ta tek taraflı olarak bağımsızlıklarını ilan eden Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti’ni tanıma kararı aldı.  Ertesi gün Rusya Federasyon Konseyi, oybirliğiyle askerî güç kullanımına onay verdi ve Rus birlikleri davet üzerine her iki bölgeye de girdi.

İşgal, 24 Şubat 2022 Moskova saatiyle 06.00 civarında Başkan Putin’in “Ukrayna’nın askerden ve Nazizm’den arındırılması” amacıyla “özel bir askerî operasyon” ilan etmesiyle başladı. Putin konuşmasında , Ukrayna’nın devlet olma hakkına karşı çıktı ve Ukrayna’nın etnik Rus azınlığa zulmeden neo-Naziler tarafından yönetildiğini iddia etti. Konuşmadan dakikalar sonra füzeler ve roketler başkent Kiev de dahil olmak üzere birçok Ukrayna şehrini hedef aldı ve bu hava saldırılarını karada farklı cephelerden işgaller takip etti. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski sıkıyönetim ve seferberlik ilan etti. Rusya’nın Kiev’e doğru ilerleyişi mart ayında durdu ve Rus birlikleri Nisan ayına kadar kuzey cephesinden geri çekildi. Güney ve güneydoğu cephelerinde Rusya, mart ayında Herson’u, ardından mayıs ayında kuşatma sonrasında da Mariupol’e girildi. 19 Nisan’da Rusya, Donbass da yeni bir saldırı başlattı ve Rus kuvvetleri tarafından 3 Temmuz’a kadar tamamen ele geçirildi. Rus kuvvetleri, cephe hattından uzaktaki hem askerî hem de sivil hedefleri bombalamaya devam etti. Ukrayna kuvvetleri Ağustos ayında güneyde ve Eylül ayında kuzeydoğuda karşı taarruzlar başlattı. Kısa süre sonra Rusya, kısmen işgal altındaki güneydoğu Ukrayna’nın ilhakını duyurdu.

ABD mahallenin şerifi olarak hemen olaya el koyma gereğini hissetti ve Ukrayna’ya yardım edilmesini buyurdu. Almanya’ya Baltık gaz hattını kapattırdı sonra birileri beklenmedik bir şekilde(!) hattı sabote ederek kullanılmaz hale getirdi. Rusya bankaları Swift ten çıkarıldı ve bu ülkeyle uluslararası ticaretin önü kesildi. Tuhaf olan Rusya’nın bu yaptırımlara hiç aldırmaması ve ticaretine devam etmesiydi. Tek fark vardı artık işler yerel para birimleriyle yapılıyordu. Dünyadaki en büyük petrol ve gaz ihracatçılardan biri olan Rusya sattığı petrolü bir varil dahi azaltmadı ayni durum gaz içinde geçerli idi. ABD bu işe çok kızdı ve etrafına bakınıp Almanya’yı gözüne kestirdi. Merkel   gibi bir devden sonra kredibilitesinden çok şey kaybeden Almanya bir noktaya kadar istenenleri yaptı sonra Fransa ile birleşip resti çekti. Rusya’dan bir yolla gaz tedarik ederek stoklarını tamamladı ve ABD ye kaya gazı almayacağını söyledi. Doğal olarak şerif ve ekibi için bu büyük kayıptı.

ABD propaganda makinesi çalışarak Rusların başarısız olduğunu Ukraynalıların yakında karşı saldırıya geçeceğini pompaladı, ama başaramadılar.

Bu arada gözden kaçan nokta Rusya’nın Bütün Avrupa’ya sefer stoklarını Ukrayna’ya verdirerek tüketildiği yeni sipariş için e bazı ülkelerde para olmadığı idi. Bu arada Rusya raf ömürleri dolan silah ve mühimmatını tüketti. Su 25 üzeri uçak kullanmadı T72 tanklarını savaşa sürdü, daha gelişmiş ateş gücü yüksek silah, mühimmat ve roketlere dokunmadı. Sonuçta gün sonunda elinde yeni ve modern teçhizat ile diri bir ordu kaldı.

Sonuç olarak tuhaf gelecek ama bu kayıkçı kavgasının kesin galibi Rusya’dır ve Ukrayna bitmiştir

ARJANTİN

26 Pazartesi Şub 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Arjantin Güney Amerika’nın ikinci büyük ülkesidir ve bu ancak bu sadece yüzölçümü ile ilgilidir. Ekonomik açıda en altlarda ayakta durmaya çalışmaktadır.

İyide bu kadar uzak ve problemli bir ülkenin bizimle ne ilgisi olabilir, Örneğin Bizim TÜİK in önce 7 ye bölüp sonra karekökünü alarak açıkladığı enflasyon rakamı yaklaşık %64 ken, Arjantin’de %211 dir.

Arjantin’de federal bir yapı benimsenmişken bizde cumhuriyetle birlikte üniter yapıyı tercih edilmiştir.

O zaman oturup bu yazıyı yazmanın mantığı ne olabilir;

 Dikkatli bakıldığında bu iki uzak ülkenin gerek yönetim tarzında gerekse ekonomik zorluklarında benzerlikler vardır ve bu iki ülke birbirlerini yakından izleyerek aynı yanlışları sürekli tekrarlamaktan vaz geçmeyi öğrenebilir.

Kısa bir süre önce Arjantin zor ve oldukça tuhaf bir adayın da katıldığı seçimlerden çıkmıştır. Adaylardan Javier Milei, önce her şeye karşı olduğu söylemiyle, ki bunların arasında peso yu kaldırıp Amerikan dolarını para birimi olarak da kabul etmek de vardır sonrada seyirci karşısında yaptığı tuhaf hareketlerle dikkati çekmiştir, ona göre her şey değişecek ve bunun doğal soncu olarak ekonomi düzlüğe çıkacaktır. Arjantin seçmeni bir de bu tuhaf adamı deneyelim demiş olacak ki Milei seçimi kazanmış ve birinci günden seçim kampanyasında söylediklerinin tam tersini yapacağının sinyallerini vermeye başlamıştır

Ülkeler, özellikle Başkanlık sistemi ile yönetilenler, ara sıra sistemin düzene uyumunu devam etmek amacıyla her şeyin tam tersini söylemeye ve uygulamaları topluma dayatmaya başlarlar. Hele yakın gelecekte seçim varsa istenen vasat da hazır demektir. Yapılacak ilk iş teknik olarak uygulama kabiliyeti olmayan söylemler geliştirmektir. Örneğin Hitler bu şekilde iktidar olmuştur.

Başkan Milei de benzer uygulamaya söylediği bütün aykırı söylemlere karşın koyu neoliberal maliye bakanına ayni göreve getirmiş ve hemen arkasından Buram buran IMF kokan bir programın işaretlerini vermeye başlamış, hatta hiç para yokken 43 milyar dolar IMF borcunu ödeyeceğini bile söylemeye başlamıştır. Doğal olarak bu borç henüz ödenmemiştir.

Bir tesadüf olsa başkan ile ayni masaya oturup bu u dönüşünün hesabını sorsanız alacağınız cevap aynıdır ve standarttır

“Ne yapalım bizden önceki yönetimler bizi zaten batırmışlardı, biz sadece ekonomik savrulmaların bir plan içerisinde yapılmasını öngördük”

Ayrıca bir zamanlar sahnede dans etmesini pek seven eksantrik başkan, İki koyu liberal bakanı yönetime almanın açıklamasını ise her sorulduğunda bir öncekine benzemeyen şeyler söyleyerek yapmıştır. Başka deyişle bir şey söylememiştir.

Elde mevcut her şeyi satarak, devleti sosyal politikalardan tümüyle çekerek yapılması gerekenleri büyük tavizlerle Kamu Özel sektör ortaklığı kanalıyla yaparak uygulamaya çalışılan bir ekonomik program şok uygulamalar olmadan sonuç vermez, tersi hiç görülmemiştir. Bu nedenle başkan ve ekibi radikal tedbirler almak zorundaydı ve almıştır;

İlk iş olarak bütçede GSYH nın %5 i, kimseye herhangi bir gerekçe göstermeden kriz karşılığı olarak kesildi. Bu kadarla kurtulacağını düşünenler on gün sonra yanıldıklarını acıtıcı bir şekilde anladılar. Başkan on gün sonra ülke genelinde ticaret ve hizmetlerde serbest piyasa rejimini hedefleyen 366 kararname imzaladı adı ise

“Gereklilik ve aidiyet kararnamesi” idi

Bu kararnameyle ekonomi üzerindeki bütün devlet kontrolleri kaldırılmış her şey serbest olmuştu.

Hizmetlerde ve ekonomide liberalizasyonun özellikle halka şokla verilmesini açıklamasını Başkan

“Bu uygulamaları ya şokla ya da kademeli uygulamalarla yapabilirdik. Ancak kademeli uygulama yapacak zamanımız ve de paramız yoktu.

 Hayaller içerisinde, kendini Arjantin’in kurtarıcısı olarak görürken ve tuğla kalınlığında kararname kitaplarını imzalarken Parlamento’da işler hiç de iyi gitmiyordu. Yapılan seçimlerde Başkanın partisi temsilciler meclisinde %15 senatoda %10 alarak bütün etkinliğini kaybetmişti. Durum merkez sağ bir gurup olan ılımlı peronistler le koalisyona doğru gidiyordu. Unutulan ise Başkanın hiçbir koşulda yetkilerini devretmemeye kararlı oluşu idi. Herkes yılbaşında nerede eyleneceğini konuşup tartışırken bir başka kararnameler gurubu ile 2024 sonuna kadar olağanüstü hâl ilan edildi. Artık Arjantin Parlamentosu yoktu.

Adına Şok uygulamalar dediği bu saçmalığı halka yutturabilmek için, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin tanımını ve cezaları gösteren bir kararname daha yayınladı. Artık üç kişinin bir araya gelmesini gösteri yapma olarak tanımladı ve önceden izin alma kuralını koydu. Eğer izinli olarak gösteri yapan üç kişi nin kamu hizmetlerini aksattığına güvenlik güçleri tarafından karar verilirse altı yıl hapis cezası alabilecektir

Türkiye’de onca problem ve yoksulluk varken güney Amerika’nın bilmem neresindeki bir ülkenin problemleri bizi ne ilgilendirir sorunu makul ve sorulması gereken bir sorudur. Atılan bütün adımlar, uygulamalar halka yutturma çabaları aynı olmakla birlikte tek fark Bizde %65(!) olan tüfe nin Arjantin’de %211 olmasıdır .Geriye kalan ve adı değiştirilerek farklı uygulamalarla yutturulanlar ise hep aynıdır

KISA KISA POLİTİKA 1

24 Çarşamba Oca 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın



Kısa kısa politika, her nedense Başına açılan dertlerin başka ülkelerce, kolay kolay kaldırılamayacağı bir dönemin özetinin özetidir. Bu güzel ve yalnız ülke yarattığı veya karşısına çıkarılan problemlerin kimini çözmüş kimini unutmuş bir kısmına ise hiç aldırmamıştır. Peki bu mudur çözüm diye tehlikeli bir soru sormamı bekleyenler boşuna beklememelidir.
Sormayacağım.
Demokrasilerde, durum bir siyasi tercih meselesidir ve herkes aldığı sorumluluğu başkasının sırtına yıkmadan kendi taşımak zorundadır…

Toplum, özellikle Türk toplumu balık hafızalıdır. Bir gün çok önemsediği bir konuyu enine boyuna tartışır, ertesi gün tamamen yeni bir konu bulur. İletişim tekniği açısından toplumlar önemsediği konuları kendileri yaratamaz. Birileri onun önüne koymalıdır. Adına gündem oluşturmak denen bu mekanizma her zaman doğru mudur, yoksa ara sıra gündemin bazı konular üzerinde oluşturulması birileri tarafından, toplumu bir süre meşgul etmek adına, kasıtlı olarak mı yapılır. Doğru cevabı bulmak için belki de en iyisi biraz geriye gidip olayları ve yorumlanış biçimlerini yeniden gözden geçirmeliyiz.

DİYARBAKIRDA PATLAYAN BOMBA, EYLÜL 2006:

12 Eylül 2006 da Diyarbakır’da otobüs durağına konan bir bomba sekizi çocuk on kişiyi öldürdü. Ölenlerin en küçüğü henüz bir yaşında idi.
Çok tehlikeli bir oyun tekrar tekrar sahneye konuyor. Otobüs durağına ve bir termos içerisine yerleştirilen bomba, çoğu çocuk 10 kişiyi öldürdü. O bir yaşındaki çocuk herhalde neden öldüğünü asla anlayamayacak. Daha önce şehit cenazelerine gösterilen haklı tepkinin bazıları tarafından Kürtleri ve Türkleri karşı karşıya getirmek için kullanılışı en az o bir yaşındaki zavallı çocuğun ölümü kadar acıtıyor. Herkesin sağduyulu ve sakin olması gerekli. Bin senedir birlikte yaşamış, kız alıp kız vermiş Türkler ve Kürtlerin kışkırtılması birilerinin işine yarıyorsa bilinmeli ki bu ne Kürtler ne de Türklerdir. Ayni oyuna tekrar gelmemeliyiz. Ancak görüne o ki geliyoruz. Olaydan bir gün sonra Diyarbakır’da yasalara aykırı olarak toplanan bir gurup Apo lehine slogan attı ve polisi taşladı. Olaylar karanlık bastıktan sonra da devam etti. Bu arada DTP’den gelen açıklamada ise bu iş daha farklı ve tipik bir derin devlet komplosu. Ayni senaryo, ayni uygulama ve ayni siyasi tepkiler. Einstein’a göre, en büyük aptal ayni yanlışlıkları tekrarlayan ve her seferinde farklı sonuç bekleyenlerdir…Her halde siyaseti ayni yanlışlıkları tekrarlayıp farklı sonuç beklemediğimizde öğreneceğiz…

Toplumların, kendi yaralarını tedavi etme becerisi vardır. Bir bakıma hayatta kalma yeteneği ile bağlantılıdır. Ancak aldığı yaraları unutmak veya yok saymak değil, umursamamak ya da yalandan neşelenmek hiç değil. Biz hangisini yapıyoruz… Can acıtıcı olayların çözümünü bulup tekrarlanmamasını mı sağlıyoruz, yoksa neşeli neşeli hiçbir problem yok, yazılıp çizilenler medyanın uydurması mı diyoruz. Sakın birileri tarafsız olması gereken ancak tümüyle siyasete angaje olmaya başlayan medyayı kullanıyor olmasın…

SOYUT İRTİCA/SOMUT İRTİCA, EKİM2006

Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e göre, soyut irtica kavramı üzerinde tartışmak anlamsız. Daha somut konuşmak gerekir. İrtica var mı yok mu diye değil, irticai faaliyet var mı veya irticai faaliyet niteliğinde filler var mı diye sorarsanız o zaman vardır derim. Çünkü böyle fiiller var ve bunlar her zaman suçtur. Ne güzel her gün yeni bir şey öğreniyoruz ve bugünümüz dünden farklı oluyor (!)

SAVUNMALAR 4Kasım 2012

Sayın Başkan
Şu ana kadar mutlu olan yazgınızın, en utanç verici ve en silinmez bir lekesini almak üzere olduğunuzu söylememe izin veriniz. Siz en alçakça iftiralardan tertemiz çıkıp gönülleri fethetmiş bir insansınız, ancak şu çirkin olay, isminiz ve yönetiminiz için ne büyük bir çamurdur ve tarih böylesine toplumsal bir cinayetin sizin Başkanlığınız sırasında işlendiğini yazacaktır. Onlar hiçbir şeyden çekinmediklerine göre, ben de her şeyi göze alıyorum. Gerçeği söyleyeceğim. Çünkü davayı ele alan mahkeme, gerçeği tam anlamıyla ve eksiksiz olarak ortaya çıkarmazsa, onu söylemeye önceden söz verdim. Konuşmak görevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz.
Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum.
Yalın gerçek şudur, Sayın Başkan, bu tüyler ürpertici gerçek Başkanlığınız için leke olarak kalacaktır. Bu davada hiçbir yetkinizin bulunmadığı, sizin ve çevrenizin yasaların tutsağı olduğu kanısında değilim. Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı pozisyon bugün açıkça belli olduğuna göre, dava ancak bugün başlamıştır. Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyen suçlular, öte yandan her şeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır adalet severler.
Daha önce de söyledim. Yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur.
Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.
Tesadüfen yukarıdaki satırları okuyanlar hiç telaş etmesinler. Durumdan vazife çıkarmaya da kalmasınlar. Bu satırlar bana değil Emil Zola’ ya ait. Dünyadaki en büyük adli hatalardan biri olan Dreyfus davası sonucunda “Suçluyorum “, l’accuse, başlığı ile dönemin Fransa Cumhurbaşkanına açık mektup olarak kaleme alınmış ve ayni tarihte l’aurore gazetesinde 13 Ocak 1898 de yayınlanmıştır. Ben de oradan kısa bir alıntı yaptım.
Peki neden bugün buraya bu mektuptan bir bölümünü aldım sorusuna gelince, sabah bir karar vermeye çalıştım, ya güzel bir çorba tarifi verecektim ya da yukarıya aktardıklarımı… Yoksa zinhar bir kastım yoktur. Bir şeyi bir şeye de benzetmeye çalışmıyorum, dedim ya çorba tarifi yerine bu, sadece basit bir tercih…

OKUYABİLMEK 10.Agustos 2012

İyi bir siyasetçide olması gereken en önemli özellik, Ülke yönetimiyle ilgili olayları doğru okuyabilmek ve zamanında, doğru karar verebilmektir. Siyasi tarihe baktığımızda bu tür insanlara oldukça seyrek rastlarız. Ancak, tuhaf bir şekilde, zor zamanlarda ortaya çıkarlar, olayları doğru okurlar, verilmesi en güç kararları alırlar ülkelerini içinde bulunduğu kaostan çeker çıkarırlar. Zor kararların faturasını ödemekte zor olduğundan, bazılarının adına demokrasi dedikleri bir mekanizma, bu nadir yetişen insanları hırpalamaya başlar onlarda karanlıklara çekilirler ve asla ölmezler. Bana laf yetiştirmeyi adet haline getirmiş zevat için söylüyorum. Amacım Büyük Atatürk’ün yaptıklarından bahsederek siz günümüzün politikacılarını onunla kıyaslamak değil. Vaktim az ve boşa harcanamayacak kadar değerli. Ben sadece günümüzün anlı şanlı politikacılarının doğru okuyamadıkları için içinden çıkılmaz hale getirdikleri birkaç olay üzerinde duracağım.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu göreve gelene kadar, Türkiye’nin komşu ülkelerle ciddi, dişe dokunur bir sorunu yoktu. ABD’nin daha doğrusu eski Başkan Bush ve ona yön veren yeni muhafazakârlar gurubu, sudan sebeplerle Irak’a müdahale etmeye karar verince, Türkiye’nin açık desteğine ihtiyaç duydular. Onlar güneyden, biz kuzeyden girip işi bitirecektik. Doğal olarak, ABD tarafından yerle bir edilen Irak’ın yeniden inşasında büyük pay kapacaktık. Uzun süren çalışmalar sonucu Türkiye için oldukça yaralı bir anlaşma yapıldı. Biz kuzey Irak’ta pkk faaliyetlerini kontrol etmek için bir tampon bölgeye sahip olacak, bu sayede kaynaklarımızı tüketen terörü bitirecektik. Ancak o dönemdeki bazı siyasiler durumu doğru okuyamadılar, teskere TBMM de kabul edilemedi ve ABD de bize küstü. Kişisel olarak hiç de umurumda olmayan bu durum bazı köşe yazarları tarafından çok kaybettiğimiz artık bittiğimiz şeklinde yansıtıldı. Hiçbir şeyin olmayacağını, dış politikada oyunun hislere değil çıkarlara dayandığını çok az kişi okuyabildi.
Daha sonra Davutoğlu göreve geldi ve Yüzlerce yıllık geleneği olan Türk dış politikası, Stratejik Derinlik kitabında yazanlara bağlandı.
Bu arada, Davos da Başbakan Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres ile konuşma sırası yüzünden sert biçimde tartıştılar ve bu Türk İsrail ilişkilerinde sonun başlangıcı oldu. Üstelik Gazze’ye giden gemi ve İsrail birliklerinin acemiliği sonucu ölenler nedeniyle, tüm diplomatik ilişkiler ortadan kalktı. Peki Başbakan bu ülke ile ipleri koparmayı politika olarak benimserken olayı doğru okumuş muydu? Pek sanmıyorum. Olmaması gereken bir anlık öfke nöbetinin başlattığı olaylar sonra büyük ölçüde politika olarak benimsenmişti. Bakan Davutoğlu burada da olayları okuyamamış, Ortadoğu’daki Sünni ülkelerin kendisini etkilemesine izin vermiş ve Türkiye, İsrail ile bölgedeki, güçlerini dengeleyerek dost kalması gerekirken gereksiz bir düşman edinmiştir.
Suriye ile ilişkiler tam olarak arap saçına dönmüştür. Sınırları açıp ortak bakanlar kurulu yapılırken Ülkelerle içli dışlı olmamak sadece ortak çıkarlar bazında hareket etmek gereği göz ardı edilmiş, Bakan Davutoğlu tarafından olaylar gene okunamamış, ABD’nin de baskısıyla dünün büyük dostu bir anda büyük düşman haline gelivermiştir. Bu arada Suriye Rusya stratejik ortaklığında yanlış okunmuş, mesele silah alışverişinden ibaret sanılmıştır. Aslında Suriye, Rusya’nın Ortadoğu ve Akdeniz’deki hayati çıkarları ile Süveyş kanalının kontrolü ve Taurus limanı konusunda kullandığı bir enstrümandan ibarettir. Silah satışı bu işin sadece aksesuarıdır. Bu görülememiştir. Nerede nasıl olduğu hala açıklanamayan ancak ilgili tarafların bütün detayını bildikleri, RF4 uçağının düşürülmesinde Sayın Başbakan Erdoğan, Suriye’yi çok fena yapacağımızı söylerken, bin bir türlü dengenin olduğu bir yerde buna izin verilmeyeceğini, okuyabilmiş midir?
Bölgede bir başka devlet ve diplomasi geleneği olan İran’la ilişkiler inadına yapar gibi Burnunun dibine radar yerleştirmekle gerilmiş ve hala düzelememiştir. Bakan Davutoğlu NATO da ısrarlara dayanamayıp bu işe evet derken bu durumun Türk İran ilişkilerini ne hale getireceğini okuyabilmiş midir? Yoksa dış politikanın çıkarlara dayalı olduğunu unutup, konuyu istişareler yoluyla çözebileceğini mi ummuştur…
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Birkaç senedir Ülke dış politika açısından kötü yönetilmekte hiçbir siyasi mesele doğru okunamamakta bunun sonucu olarak da ödeyeceğimiz faturalar birikmektedir. Son söz şu İnsan hangi işi yapabiliyorsa onu yapmalı. Bakan Davutoğlu’nun bu işi yapamadığı ise kesin…






HUKUK KARMAŞASI

08 Pazartesi Oca 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Hukuk Karmaşası

Türkiye uzunca bir zamandır, siyasi temelli bir hukuk karmaşası içerisinde sürükleniyor. Kimse elini ovuşturmasın, bu konunun siyasi boyutu bu yazının kapsamı dışında ve değinilmeyecek. Hukuki boyutuna gelince en iyisi baştan başlamak;

Gezi Parkı davasında tutuklu bulunan Can Atalay’a, İstanbul 13 üncü ağır ceza mahkemesi tarafından, 18 yıl hapis cezası verilmiş yargıtay 3üncü ceza dairesi kararı hızla onaylamıştır. Bu arada 14 Mayıs 2023 deki seçimlerde Can Atalay, TİP den Hatay milletvekili seçilmiş avukatları kanalıyla mazbatasını almış ancak tahliye edilmediğinden yemin edip göreve başlayamamıştır.

Can Atalay’ın avukatları Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmış, Yüksek mahkeme hak ihlali olduğuna karar vererek Can Atalay’ın tahliye edilmesine hükmetmiştir. Tuhaflıklar komedyası bu noktadan sonra başlamıştır. Dosya sahibi olan İstanbul 13 ağır ceza mahkemesi yeniden yargılamaya ilişkin prosedürü başlatmamış dosyayı onanmak üzere Yargıtay’a göndermiştir.

Bundan sonrası büsbütün karışıktır. Yargıtay üçüncü ceza dairesi anayasa mahkemesinin kararına uymamış üstüne üstlük cumhuriyet tarihinde ilk defa karar için olumlu oy kullanan anayasa mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.

Yargıtay 3’üncü ceza dairesinin karar uymama gerekçesi nedir, Adalet bakanı ne demiştir anayasa mahkemesinin gerekçeli kararı nedir gibi konular, garip ve sıradan insanlar için ayrıntıdır. Ancak Atalay anayasa mahkemesine hak ihlali için ikinci kez başvurmuş,23 aralık 2023 de ve ayni karar çıkmış, her nedense son sözü söyleyen yargıtay 3üncü ceza dairesi ikinci sefer karar uymayarak anayasa mahkemesini Jüritokrası ile suçlayarak  kararın hukuki değer taşımadığını belirtmiş ilk kararda ısrar etmiştir.

Meseleye farklı hukuki yorumlarla bakıp işin içinden hiç çıkamaz hale geleceğimize, T.C. Anayasası böyle durumlar için ne der ona bakmak gerekli

Madde 153: Anayasa mahkemesi kararları kesindir ve Yasama, Yürütme ve Yargı organları ile İdare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri, bağlar

Madde158Diğer mahkemelerle anayasa mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa mahkemesi kararı esas alınır.

Bunlara ek olarak T:C. Anayasasının 83 üncü maddesi var;

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

Buradan çıkarılacak net sonuç Anayasa mahkemesinin verdiği karaların Mutlaka uygulanması gerektiğidir. Bazı anayasa hukukçularına göre kararlara uymamak bir anayasayı ihlal suçudur Ayrıca, T.C Anayasası bu ve benzeri konuların çözümü için bir hakem belirlememiştir. Bu nedenle mesele kendi hukuki prosedürü içerisinde çözümlenip sonuçlandırılmalıdır.

Sonuçları anayasanın ihlali olan bir konunun ortada bırakılıp gündem değiştirme manivelası olarak kullanılması mümkün olmadığı gibi kabul de edilemez

.

FELAKET KAPİTALİZMİ

06 Cumartesi Oca 2024

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

       Felaket kapitalizmi

İnşaat sektörü çok ilginç ve genelde belirli kurallara uymayı tercih etmeyen bir sektördür. Normal boyutta bir inşaat şirketi önce maliyete doğrudan etki eden İmarlı yerleşim bölgelerinde veya yakınlarında bir arsa bulmaya çalışır. Tuhaf bir nedenle, o arazi üzerinde başka inşaat guruplarının da çıkarları çatışmaktadır. Bu durumda siyasi ağırlığı fazla olan araziyi kapar ve genelde o arazinin bedelsiz tahsisi yapılır.

Sistem başlangıçtan sakatlanmıştır. O arazi genelde devlete aittir ve satış şekli yasalarda bellidir. Ancak kamuya açık bir ihale yoluyla satışı yapılan bazılarının deyimiyle kupon arazi satışını ben hiç görmedim herhalde görende yoktur.

İşler her zaman al gülüm ver gülüm sistemiyle olmaz. Olursa bile fazla kar getirmeyen küçük projeler için olur. Sistem açıklandığı gibi basittir ucuza bir araziyi siyasi baskıyla kapatırsınız. Sonra kocaman kocaman binalar dikip şehre rüzgâr girişini kesersiniz ve, büyük karlarla yaptıklarınızı satarsınız, sonra arkanızı döner gidersiniz havasızlıktan soluk alamayan insanlara, aynı sebepten renkleri kirli sarı olan çocuklara hiç aldırmazsınız.

Bazı yıllara yayılmış çok büyük alt yapı projeleri ise ayrı bir alemdir ve konu başlığımızla bir ilgisi yoktur. Hatırlanması, gereken bu tür alt yapı projelerinde devlet doğrudan ortaktır. Ancak bizdeki örneklerde bu ortaklık da hiç kar paylaşımı olmaz. Kârı işi alan inşaat Şirketi paylaşır: Uzun yıllar boyunca kar garantisi verildiğinden eksik kalanı ödemesi gene size bana düşer.

İnşaat sektöründeki en büyük voli dünyanın her yerinde büyük felaketlerden sonra gelen fırsatlarla yakalanır. Şok Doktrini nin yaratıcısı Naomi Klein bu tür kazançlara felaket kapitalizmi adını takmıştır.

Şimdi bu yeni tür kapitalizmin ABD’deki en iyi örneklerinden birinine sebeb olan kasırgalardan en büyüğünü inceleyelim; Bu Kasırga , 2005 yılı Atlas Okyanusu kasırga mevsiminin genelde 5., tropik kasırgalar arasında 11. ve Ölçeği ‘ne göre 5. Kategorideki 2. Kasırgası olan Katrina dır, 23 Ağustos 2005 günü oluşmaya başlayan ve Meksika Körfezi kıyısının orta-kuzeyi boyunca uğradığı yerlerde büyük hasarlara sebep olan Katrina nın. Neden olduğu en büyük can kaybı ve maddi zarar, New Orleans‘ta meydana gelmiştir. Set sisteminin başarısız olduğu Louisiana’yı sel basmış. Kasırga, Mississippi kıyısının karşısında ve Alabama‘da şiddetini artırdı, öyle ki kasırganın merkezinin hızı saatte 260 km/saat olarak ölçüldü.

Katrina kasırgasının New Orleans da verdiği en büyük zarar Toplu konutları ve eğitim sistemini yok etmesiyle oldu. Aslında uzunca bir zamandır binaları yıkıp yeniden yapmayı pek çok inşaat şirketi programına almıştı şimdi,bazılarına göre, tanrının bir lütfu olarak, okullar yeniden yapılacak ve doğal olarak eğitim sistemi elden geçirilecekti.ve gene doğal olarak eğitim sistemini yapılanmasını bedeli, devlet kaynaklarından dolayısı ile ABD vergi mükelleflerinden çıkacaktı. Bu paranın yıkılan evlerin finansmanında kullanılması ise kaçınılmazdı.

İş karşılıklı açıklamalarla o kadar ayağa düştü ki, Cumhuriyetçi kongre üyesi Richard Baker

“Nihayet New Orleans daki toplu konutlardan ve okullardan kurtulmuş olduk, üstelik bedavaya da yıkımını sağladık. Bunu bizim adımıza tanrı yaptı. Artık o eski binaların yerine yeni güvenlikli sitelerin yapılmasını sağlayabiliriz. Temsilci Baker in söylemediği orada evleri yıkılmış insanların bu yeni yapılardan alamayacağı paralarının bir bölümünü sigortadan alacakları ancak başka yerlere taşınacakları idi.

Bu zata göre, evler bedavaya tahliye edilmiş ve gene bedavaya yıkılmıştı. Bu sadece tanrının lütfu ile olabilirdi.Ancak,büyük felaketlerden büyük çıkarlar sağlamayı tanrının lütfu olarak nitelendirmek sadece hastalıklı beyinlerin düşünce tarzı olabilir.

Bu yazıda inşaat sektöründe nasıl para kazanılabileceğini inceledik. Bu yolların belki de en kötüsü New Orleans da devlet eliyle uygulanan felaket kapitalizmi yöntemi idi. Böyle günleri görmemek umuduyla…

İSRAİL,HAMAS,HİZBULLAH

10 Salı Eki 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

7 ekimde, ortada açıklanan ve uzunca süre üzerinde durulan belirgin bir sebep yokken, Hamas İsrail içlerine doğru saldırıya başladı. Bu arada şin bed uyuyordu MOSSAD tatildeydi demir kubbede her yerden gelen binlerce roketten kafası karıştı ve böylece en büyük zafiyeti de ortaya çıkmış oldu.

 Gazete ve televizyonlarda o kadar yoğun bir bilgi kirliliği var ki ayrıntıya girmeden bu iki örgüt hakkında kısa bilgilere bir göz atmak iyi olacaktır.

Hamas, 1987 yılının Aralık ayında İsrail işgaline karşı çıkan ilk büyük ayaklanma dalgası Birinci İntifada sırasında, Müslüman Kardeşler ‘in Filistinli üyeleri tarafından kuruldu.

Hamas veya resmi adıyla İslami Direniş Hareketi, Gazze Şeridi’ni kontrol ediyor. Bugün İsrail tarafından işgal edilen topraklarda İslami bir devlet kurmayı amaçlıyor Bunun üzerinde İsrail, Mısır ile birlikte bu bölgeye havadan, karadan ve denizden abluka uygulamaya başladı.

Bu abluka halen sürüyor. Birleşmiş Milletler (BM) ve insani yardım kuruluşları, ablukanın Gazze halkının yaşam koşullarını giderek kötüleştirdiği uyarısı yapıyor.

Hamas, bugüne kadar İsrail’e doğrudan ya da dolaylı olarak yüzlerce roket saldırısı, İsrail de defalarca Hamas’a karşı hava saldırıları düzenledi.

Hamas’ın tamamı veya silahlı kanadı, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB), İngiltere ve İsrail’in terör örgütleri listesinde yer alıyor.

Hamas’ın en önemli destekçisi İran, örgüte maddi kaynak ve askeri eğitim sağlıyor.

Gazze Şeridi İsrail, Mısır ve Akdeniz arasında 41 km uzunluğunda ve 10 km genişliğindeki topraklara verilen isim. 2,3 milyon kişinin yaşadığı bölge, dünyada nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu bölgelerden biri.

Hizbullah a gelince  Lübnan‘da bulunan hem sivil hem de askeri kanadı olan Şiî inançlı siyasi ve askeri parti. Hamas a göre çok daha iyi organize olmuş ve daha iyi donatılmış. 1982 yılında başta İsrail‘i, o zamanlar işgal etmekte olduğu Güney Lübnan‘dan çıkartmak ve ardından İsrail‘i yıkmak amacıyla kurulmuştur. İran tarafından, parasal eğitim ve malzeme açısından desteklenmektedir.

Hizbullah siyasi ve silahlı mücadele kanatlarının yanı sıra fakir Lübnan halkına yardım amacıyla birçok kurum da işletmektedir. Bunların arasında 8 hastane, 24 klinik, 32 okul ve 6 tane de çiftçiler için tarım yardım derneği bulunmaktadır.

Saldırının zamanlamasına gelince hiçte tesadüfmüş gibi durmuyor ;

 Suudi Arabistan ile ABD arasında, Filistinliler için daha iyi yaşam koşulları temin edecek şekilde İsrail’le bir barış fırsatı oluşturmaya yönelik bir müzakere söz konusu.

 Netanyahu’nun hırsı ve beceriksizliği sebebiyle, şu an İsraillilerin kendi aralarında bir bölünme mevcut. Hatta bir iç savaştan bile bahsediliyor. Ancak yılların kurt politikacısı kurduğu general Franco, Mussolini ikilisinden bile daha sağda hükümette kalarak ve de savaşı bahane ederek İsrail’i bir arda tutmayı başaracaktır. Gazze’yi tam kontrole alarak haması sindirmeyi bile başarabilir. Doğal olarak bir de kabus senaryosu vardır bu söylenenleri beceremezse kaçınılmaz olarak taktik nükleer silah kullanacaktır bu ise kutsal kitaplarında bile yazan son büyük savaşın başlangıcı olabilir.

Velhasıl bu iki tarafın da (Filistinli örgütlerin ve Netanyahu’nun) çıkarına olan yeni savaşın sonucunda İran’ın bölgeyi tahrip kartlarını güçlendirecek, İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler), Hamas ve örgütler yeniden konumlanacak ve arabulucular yeniden oyunlarına başlayacak. Kaybedense hiç şüphesiz, Filistin davası ve Filistin halkı olacaktır.

Zamanlama açısından diğer önemli faktörler ise

 Mısır, seçim arifesinde ve ABD de seçim kampanyasının başlarında…

 İran, gerçek bir barış ya da özellikle bir Suudi-İsrail barışı görmek istemiyor. Çünkü bu gerçekleşirse bölgenin çehresini değiştirecek bir barış olacak bu ise Humeyni den bu yana sürdürülen gerilim politikasının da sonu olacaktı.

Bu arada pek çok soru da cevapsız olarak ortada durmaktadır. Hamas saldırıyı başlattığı ilk gün beş bin roket kullandığını açıklamıştır. Gazze abluka altında dar bir şerittir ve bu sayıda roketin nereden ve nasıl Gazze’ye sokulduğu anlaşılamamıştır.

Hamas sıradan bir terör örgütüdür. Bu saldırıdaki profesyonel planlama kimin tarafından ve ne zaman yapılmıştır.

İsrail’in Gazze barikatı paramotor kullanarak aşılmıştır. Bölgede Pkk/YPG, işid tarafından kullanılan bu aracı ve eğitimi kim sağlamaktadır

İslami terör örgütleri rehinelere özensiz davranmakla ünlüdürler nitekim Hamas habersiz yapılan her İsrail saldırısında bir rehinenin infaz edileceğini duyurmuştur. Rakam binlerle ifade edildiğine göre bu bir katliam olacaktır

ŞANGAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ

27 Çarşamba Eyl 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

                                              ŞANGAY İŞ BİRLİĞİ ÖRGÜTÜ

Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra çifte süper güce alışmış dünya, birdenbire, aslında kendisi de bu gücün kullanımını sindiremeyen, kasabanın şerifiyle baş başa kaldı. ABD artık her şey di, tek karar verici oydu ve süper güçtü. Haddine miydi başka bir ülkenin, bu gücün bir bölümüne göz dikmesi, İlk adımda birleşmiş milletler güvenlik konseyinde bir veto yerdi sonra NATO acilen toplanır önce dördüncü maddeyi görüşmeye başlar sonra şerifin ofisinden açıklamalar yükselir beşinci maddeyi çalıştırırız ha diye aba altından sopa gösterilirdi. Sonuçta bu iş bitsin şerif evine dönsün diye herkes he der ve olay toparlanırdı.

Tuhaf olan nokta 1949 yılında kurulan NATO, beşinci maddeyi sadece bir kez 11 Eylül 2001’deki terör saldırısından sonra kullandırdı, başka deyişle 51 yıl sonra. Ne de olsa lider ülkede bir terör saldırısı olmuş ve yaklaşık 4000 kişi ölmüştü. Önemliydi bu. Türkiye 40 yıldır terörle uğraşıyor ve 40000 şehit verdi acaba teklif etse NATO beşinci maddeyi çalıştırmaya razı olur muydu? …

ABD’nin teröristlere liman olan herkesi ezeceğim söyleminden yola çıkarak Türkiye’nin de dahil olduğu bazı NATO ülkeleri Afganistan’a asker gönderdi. Bir sürü insan öldü ancak taliban ilerleyişini engellenemedi. Pabucun aşırı pahalı olduğunu gören lerde buldukları ilk fırsatta askerlerini geri çektiler. Taliban Kabil e girdiğinde son Amerikan uçağı da hava alanından kalkıyordu. Hesap buydu ancak bu da becerilemedi bir sürü Afgan kabil hava alanında öldü. Ve ABD Saygon’dan çekildiği gibi geride kalanları yok farz ederek uçağa binip gitmişti…

Bu kadar lafı neden anlattığıma gelince başını Çin ve Rusya’nın çektiği bazı ülkeler, Başta ismini kâğıttan okuyan Başkan olmak üzere, ABD ve müttefiklerinin tutumundan rahatsızdılar, bir siyasi birlik kurma ihtiyacı açıkladılar. Ve Şangay beşlisi doğdu. ABD li strateji uzmanlarına göre;

“Avrasya dünyadaki en değerli ve en stratejik bölgedir. Jeopolitik anlamda Avrasya’yı kontrol eden dünyayı kontrol eder ekonomik açıdan ise, dünyadaki en zengin pazarlar nüfus yoğunluğu dikkate alındığında buralardadır. Dünya nüfusu yaklaşık 8 milyardır ve bunun 6 milyarı Avrasya’da yaşar, bu işin bir başka cephesi bölgenin özellikle Asya’nın ucuz veya pahalı iş gücüne ihtiyacı olmadığıdır. Enerji kaynaklarının ise neredeyse ¾ ü buradadır.

Artıları bu kadar çok olan bölgenin Çine veya Rusya’ya bırakılması söz konusu olamaz. ABD Avrasya üzerinde mutlak kontrole sahip olmalıdır. Sanayi alt yapıları hiç de yabana atılmayacak iki ülke bu filimi son 150 yıldır seyretmişlerdir ve vardıkları ortak karar siyasal tabanlı bir iş birliği örgütü ile ABD yayılmacılığının önüne geçeceklerdir.

Sonuç olarak 1996 da Çin ve Rusya önderliğinde Şangay beşlisi kuruldu. Kurucu üyeler Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan Rusya ve Çindi.2001 de Özbekistan üye oldu ve örgütün Şangay iş birliği örgütü (ŞİÖ) adını aldı.

Bazı dış siyaset yorumcuları NATO ve ŞİÖ nü ayni bakış açısıyla değerlendirmeyi pek severler

Hadi Amerikalı yazarları anlamak mümkünde bizimkilere ne oluyor onu anlamakta her zaman zorlanmışımdır. NATO, her ne kadar toplu müdahaleyi öngören beşinci maddenin kullanımı ABD’nin keyfine kalmışsa da, bir kollektif savunma örgütüdür. ŞİÖ ise her şeyden önce soğuk savaş koşullarının bir örgütü değildir. ABD’nin tek süper güç olma iddialarını engelleme ve yayılmacı politikasını dizginlemek için kurulmuştur. Doğal olarak üye seçiminde ülkelerin askeri kabiliyetleri de değerlendirilir ancak güçlü ordu tek seçim koşulu değildir. Ülkelerin aralarındaki siyasi problemlerde fazla dikkate alınmaz örneğin Hindistan ve Pakistan iki nükleer güçtür ve aralarında Keşmir sorunu nedeniyle çatışma eksik olmaz. Bu durumda örgüte nükleer güç oldukları için alınmışlardır ve bu ABD, Fransa ve İngiltere’ye ciddi bir mesajdır. Ayrıca Hindistan dünyadaki en büyük ekonomilerden biridir ve mevsimsel dalgalanmalarla kolay yıkılmaz.

Bütün bu gelişmelere rağmen ABD özellikle tayvanı destekleyerek Çin le gerginliği muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak bölgeye çok uzaktır ve bölgedeki birliklerinin ciddi lojistik sorunları vardır. Ayrıca Çin silahlı kuvvetleri de pek hafife alınacak güç değildir.

Burada sorulacak soru ABD bugün veya yarın Çin ile çatışmayı göze alabilir mi dir. Rusya’yı her zamanki gibi Ukrayna savaşının uzamasından dolayı yanlış değerlendirmektedir ve bu savaşın uzamasının stok yenileme açısından bulunmaz fırsat olduğu dikkate alınmamaktadır. ABD bir şekilde Çin le çatışırsa karşısında ŞİÖ nün bütün askeri gücünü bulacaktır. Hatta buna Eksantrik liderli Kuzey Kore’yi de dahil edebiliriz bilindiği gibi bu ülkede nükleer güçtür. Bu durumda ABD tekrar beşinci maddeyi kullanmak isteyecektir ancak bu sefer birkaç ülkenin bu talebi veto edeceği açıktır. Bunlardan biri ŞİÖ nün şimdilik diyalog ortağı olan Türkiye’dir.

NATO şemsiyesi altında olsa bile Türkiye’nin ABD çıkarlarını Çine karşı koruma zorunluluğu olduğunu zannetmiyorum ve sanırım bu şekilde düşünenler NATO da her gün çoğalmaktadır.

Türkiye’nin ŞİÖ ile gelecekte nasıl bir bağlantısı olabilir. Şu anda Diyalog ortağıdır bunun ne anlama geldiğini pek anlamamakla birlikte sanırım bazı konularda danışılacak ve diyalog kurulacak ülke olduğu açıktır. Ancak şu anda bana göre ağır hasta olan NATO sağken ŞİÖ ile ilişkiler daha ileri gidemez ayrıca götürmeye çalışmak da siyasi açıdan etik de değildir. Bu durumda iki olasılık vardır

    Türkiye NATO’dan ayrılır ve kollektif savunmanın dışında kalır. Bunu fırsat olarak bekleyen çok ülke vardır hatta bazıları yakın komşumuzdur. Birinci dünya savaşı sonrası Yunanlıların nasıl gaza getirilip İzmir’e İngiliz savaş gemileri eşliğinde çıkarıldığını unutmamalıyız. Kollektif savunma örgütünden çıkan ve ŞİÖ ne giren Türkiye NATO ya göre artık düşmandır, Rusya’yı çevrelemek gibi saçma planı uygulamaya çalışanlar için tam kontrolü şarttır bunun yolu ise Libya ya Irak’a ve Suriye’ye yapılan olmalıdır. Ne kadar başarılı olunur bu askeri uzmanların tartışacağı bir konudur ancak siyaseten mümkündür. Önemli olan buna hangi boyutta tepki verileceğidir.

İkinci alternatif Türkiye NATO’dan ayrılmaz ancak gücünü gittikçe arttırır ve NATO’ya tahsisli birliklerini azaltır. Burada amaç Fransa’ya göre beyin ölümü gerçekleşen NATO nun tamamen ölmesini ve dağılmasını sağlamaktır. Bu mümkündür esasen AB uzun zamandır kendi savunma planlamalarını yapmaktadır ancak çok pahalı olduğu için şimdilik NATO alt yapısını kullanmak istemektedir. Türkiye şimdilik Kıbrıs üzerinden bunu veto ile engellemektedir.

Son olarak Bazı yazarlarımızın bizi NATO’dan kovarlar savunmasız kalırız diyerek yeri göğü inletmesine değinmek isterim. Bu sadece az okumakla ilgilidir. Kuruluş sözleşmesine göre bu mümkün değildir ancak Türkiye isterse NATO’dan ayrılabilir. Askeri bünyeden tümüyle çekilmek ise siyasi bir karardır geçmişte Fransa yakın gelecekte Yunanistan bu yolu denemiş sonra her ne hikmetse geri dönmüşlerdir.

SEÇİMLER ve SONRASI

09 Salı May 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

14 mayıs2023 de bu ülke herhangi bir partiyi veya partiler ittifakı nı değil geleceğini oylayacaktır. Oy kullananların vereceği karar ikinci yüzyılda ülkenin siyasi rejimini ne olacağıdır. Seçim öncesi söylemler ve seçim düzlemindeki ler yanyana getirilip birlikte okunduğunda ortaya tam bir yol ayırımı çıkmaktadır. Bu yalnız ve güzel ülke ya yüzü batıya dönük cumhuriyetin temel niteliklerinin korunduğu anayasasında yazdığı gibi demokratik laik sosyal bir hukuk devleti olacak ya da Ortadoğu da, ve her nedense Arap kültürüyle yoğrulmuş uygulama dozu, Taliban a kadar gidebilecek şartlara bağlı bir İslam cumhuriyeti olacak ve batıdan kopacaktır.

Gerek iç gerekse dış siyasette hiçbir şey siyah ve de beyaz değildir. Her ne kadar şu anda öyle olduğu sanılıyorsa da siyaset, grinin tonları üzerinde hareket eder.

Varsayalım ki Cumhur ittifakı Cumhurbaşkanlığını ve kazandı ve TBMM de 360 milletvekilinden fazla çıkardı, Hiç kimse, Taliban benzeri bir yönetimin hemen kurulacağını ve buna Türk halkının izin vereceğini sanmamalıdır. Doğal olarak Hüda Par ın kerameti kendinden menkul başkanı seçim öncesi sıraladığı isteklerinin derhal uygulanmasını isteyecektir bu zırvaya önce Devlet Bahçeli karşı çıkacak, AKP milletvekillerinden büyük bir bölümü ise asla kabul etmeyecektir. Üstelik mevcut durum, Cumhur İttifakının hem kavga edip hem gözünün içine baktığı ABD’nin, temel politikalarına karşıdır. Bu beyler daha ılımlı, kontrol edebilecekleri bir İslami yönetim istemektedirler. Ancak AKP içerisinde bazı radikal unsurlar da vardır ve bunlar şeriatın mutlaka ve derhal gelmesini istemektedirler, Hüda Par dan ayrı düştükleri nokta Kürtlerle ilgili taleplerdir.

Yeniden seçilen Cumhurbaşkanı ise Her iki tarafa da yönelme eğilimi göstermeyecektir.  Amacı, bu son döneminde sermaye transferinin tamamlanmasını sağlamak, Atatürk’ten son kalanları da ortadan kaldırarak bir çeşit İslam cumhuriyetine zemin hazırlamaktır. Hüda Par ı sistem içerisine İslamcıların oylarını seçimde konsolide etmek için almış onlara belirli sayıda milletvekili vererek seçimde uslu davranmalarını sağlamıştır. Ama artık iş bitmiştir bu nedenle cumhur ittifakından ilk ayrılan seçtirebildiği milletvekilleri ile birlikte Hüda par olacaktır.

MHP ve AKP ilişkileri ise ne seçim öncesi ne de seçim sonrası senaryolarda pek ılık gözükmemektedir. Pek çok temel noktada ayni düşünememektedir ve onları bir arada tutan en güçlü birlik başka deyişle çıkar birliğidir. MHP seçimden gurup kuracak kadar milletvekili çıkarabilirse Bahçeli bu yükü daha fazla taşımak istemeyecek ve uygun bulacağı bir konuda kavga çıkararak Cumhur ittifakını terk edecektir

Bu durumda zaten mevcut anayasaya göre fazla fonksiyonu kalmayan TBMM dahada zayıflayacak buna karşılık cumhurbaşkanı dahada güçlenecek kafasındaki senaryoyu güçlendirecektir

İkinci varsayım, Millet İttifakının Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması ve TBMM de anayasayı değiştirecek yeterli çoğunluğu sağlamasıdır. Yapılabileceklerin en çok bilindiği ve dile getirildiği seçenek budur ve İttifak bileşenleri bunu seçimden çok önce “Tutum Belgesi” adlı bir manifestoyla açıklamışlardır. Burada çıkabilecek tek büyük pürüz İstanbul sözleşmesinin yeniden devreye alınmasında olacaktır çünkü Karamollaoğlu ve partisi buna kesinlikle karşıdır. Seçilen cumhurbaşkanı buna nasıl çözüm bulabilecektir. Belki en iyi seçenek 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesine ilişkin  kanunun kadına şiddet açısından güçlendirilmesi olacaktır.

İttifak içerisinde çıkabilecek ikinci büyük sorun HDP veya kurulan yeni parti ile olan ilişkilerde olacaktır. İyi parti tabanı HDP ile her türden ilişkiye karşıdır. Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi içinde bazı tavizlerin verdiği de de bilinmektedir, ancak bu işin nasıl çözüleceğini kimse bilememektedir. Bu konu ittifakın dağılmasına sebep olmayacaktır. Zira siyaseten seçimlerin kazanılmasıyla ele geçirilen güç öyle kolay bırakılıp gidilecek cinsten değildir.

Son olasılık Millet ittifakının Cumhurbaşkanlığı seçimi nı kazanması, TBMM de Anayasa değiştirecek sayıda milletvekili çıkaramamasıdır. Bu tam anlamıyla kaos alternatifidir. Millet ittifakının yapacağı her türden değişiklik Cumhur ittifakınca engellenecek ortada pek çok yetkisi olupta bunu kullanmayacağını söyleyen bir Cumhurbaşkanı ve kavga gürültünün eksik olmadığı bir TBMM kalacaktır.

MISIR ve TUNUS 2

23 Pazar Nis 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Geçen yazıda Mısırdaki siyasi gelişmelerden bahsederken anlaşılamayan bir zamanlamayla Tunus’ta da benzer siyasi olayların olduğunu, her iki tarafta da Müslüman kardeşlerin tasfiye edildiğini söylemiştik.Mısırda Sisi  Tunus’ta ise Kays, anayasada yaptıkları tek taraflı değişikliklerle, her gün biraz daha fazla tek adam rejimine kaymaktadırlar, ve her zaman olduğu gibi her iki ülkede ve orta doğu ülkelerinin tamamında olduğu gibi, bir gün biri çıkacak düdüğü çalacak ve maçı bitirerek yeni oyunun yeni kurallarını koyacaktır.

21. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran ve kimine göre ABD’nin Büyük Ortadoğu planının bir ayağı, kimilerine göre ise Saros’un bazı büyük finans odaklarının global planlamasının bir parçası olan Arap Baharı, Aralık 2010’da Tunus’ta başlamıştı. Bu hareket bazı siyasi yorumculara göre sivil itaatsizlik, bazılarına göre küçük çapta bir kalkışmaydı. Bir gurup göre ise çok iyi organize edilmiş bir halk hareketi idi.  Her şey, ara sıra Meyve-sebze satan, genelde işsiz Muhammed Buazizi’nin, polisin satış arabasına el koyması sonucu kendini ateşe vermesiyle ülke çapında ve bir anda başladı. Kimine göre bu durum önceden planlanmış sadece yaratılacak bir sebebi bekliyordu, ancak kamuoyuna ve dünyaya anlatılan, işsizlik, enflasyon, yozlaşma, ifade özgürlüğü ve genel anlamda kötü yaşam koşullarıydı. Protestolar sonucunda 1987’den beri ülkeyi yöneten Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali, bütün taşınabilir malını mülkünü uçaklara doldurarak Ocak 2011’de ülkeyi terk etti ve Suudi Arabistan’a taşındı… 

2011 ekiminde ülkenin yeni anayasasının yapılması ve geçiş dönemi hükümetinin belirlenmesi için seçim yapıldı, Bin Ali döneminde yasaklı Raşid Gannuşi liderliğindeki siyasal İslamcı Ennahda birinci olarak 217 sandalyeli kurucu mecliste 89 sandalye kazandı. Seçimden önce “Tek başımıza iktidar olacak kadar sandalye kazansak dahi koalisyon yapacağız” diyen Gannuşi, partisi Ennahda meclis çoğunluğunu elde edemediği için laiklik yanlısı iki siyasi partiyle koalisyon kurdu. Ennahda liderliğindeki hükümetin kurulmasının ardından Bin Ali rejiminin muhaliflerinden, insan hakları aktivisti Munsif Merzuki cumhurbaşkanı seçildi.

 Yeni anayasa yapım süreci pek kolay olmadı, ülkedeki laik-İslamcı bir damar vardı ve kolay teslim olacağa benzemiyorlardı, ancak tartışmalı konular ele alınmalıydı. Ülkenin resmi dininin İslam olduğu, Tunus’un kuruluşundan beri anayasada yer alıyordu. Ülkedeki Laik damar, devlet dininin İslam olduğunun anayasaya yazılmasına fazla karşı değildi, ancak meclis çoğunluğunun İslamcı bir partide olması nın yarattığı güven sorunu bir türlü aşılamıyordu.

Sonunda Ennahda partisinin bazı öne çıkan siyasetçileri, anayasada Tunus hukukunun kaynaklarından biri olarak şeriatın yer alacağını söylemeleri ile çanak çömlek patladı. Ülkede gergin ve kutuplaşmış ve sokağa yayılmaya eğilimli bir siyasi ortam ortaya çıktı. İşlerin kötüye gittiğini gören ve bu durumun onlara büyük zarar vereceğini hesaplayan Ennahda, böyle bir maddeyi anayasaya koymak gibi bir planlarının olmadığını ve Tunus’un laik yapısının korunacağını açıklamak zorunda bırakıldı. Ancak sokağa dökülen sorunlar bir türlü engellenemedi ve siyasi cinayetler başladı. İlk kurbanlar ülke de sol ve seküler kesimden iki politikacı Şükrü Belaid ve Muhammed Brahmi arka arkaya suikasta uğrayıp öldürüldü, gergin siyasi ortam iyice kontrolden çıktı. Ülkenin laik kesimleri Ennahda’ ya asla inanmıyor, Ennahda ise kendisine destek veren halk kitlelerini temsil ettiklerini söyleyerek çok büyük tavizler vermek istemiyorlardı. En sonunda krizi daha fazla tırmandırmamak amacıyla Ennahda liderliğindeki hükümet istifa etti ve bir teknokratlar hükümeti kuruldu.

Yeni hükümetin kurulmasının ardından ve 2014 yılının başında anayasa taslağı hazır hale getirildi. Kurucu mecliste 200 oyla kabul edilen taslak, Cumhurbaşkanı Merzuki tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.

Tunus’ta 2014 Anayasası’nın kabulü sonrası yapılan seçimlerde laiklik yanlısı “Nida Tunus” adlı parti, birinci olarak Ennahda ’yı geride bıraktı. Essebsi cumhurbaşkanı seçildi.

Essebsi’nin cumhurbaşkanlığı yılları, Tunus’u devrime götüren birçok sorunun aslında çözülmediği algısının Tunus toplumunda oldukça güçlendiği bir dönem oldu. Ekonomik kriz, işsizlik ve enflasyonun bir türlü çözülememesi partiler arası uzlaşmanın “demokratik” olarak değerlendirilmesine rağmen yozlaşmayı çözmekte yetersiz olduğu düşüncesini öne çıkardı. Essebsi’nin cumhurbaşkanlığı döneminde Tunuslu kadınların gayrimüslimlerle evlenmesine izin verilmesi ve erkeklerle aynı miras haklarına sahip olması gibi adımlar atıldı.

Kasım 2019’da Tunus’ta yapılacak bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde yeniden aday olmayacağını açıklayan Essebsi, 21 Haziran 2019’da “açıklanmayan rahatsızlığı” nedeniyle hastaneye kaldırıldı.  25 Temmuz 2019’da 92 yaşında vefat etti.

Essebsi’nin ardından Ekim 2019’da yapılan seçimlerle siyasetin dışından gelen anayasa hukuku uzmanı Kays Said seçimlerin ikinci turunda yüzde 70’i aşan oyla cumhurbaşkanı seçildi.

Tunus, pandemi döneminde yüzde 9 küçüldü. Ülke ekonomisi genelde çok büyük oranda turizme bağlıydı ve kimse bir yere gidemiyordu, bu durum ülkenin ekonomik olarak en çok küçülen ülkelerden biri olmasına yol açtı. 25 Temmuz 2021’de ülkede artan yolsuzluklar ve artan koronavirüs vakaları sonrası başlayan gösterileri takiben Cumhurbaşkanı Said, parlamentoyu askıya alarak başbakan dahil tüm parlamento üyelerinin dokunulmazlığını kaldırdı. Ennahda lideri Gannuşi’ ye göre Cumhurbaşkanı Said’in bu adımını tam tanımıyla bir sivil darbeydi

Cumhurbaşkanı, hükümeti kurmak için jeoloji profesörü Necla Buden’i görevlendirdi. Bir kadının başbakanlık makamına getirilmesini Ülkede ilk kez oluyordu Said, temmuz ayında başladığı olağanüstü dönemi, kendisini eleştirenleri tutuklatarak sürdürdü ve eylül ayından itibaren anayasada değişiklikler yapılabileceğinin sinyallerini vermeye başladı.

Kays planladığı tek adam yönetimine giden yolun taşlarını döşemeye devam ediyor ve nerde ne zaman duracağı ise henüz belli değil.

.

.

MISIR ve TUNUS 1

23 Pazar Nis 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

2011 yılı Akdeniz kuşağındaki özelikle iki ülkede, bazı siyasi tuhaflıklar arka arkaya yaşandı. Bunlardan Mısır ve Tunustur.Her iki ülkede nereyse arka arkaya halk hareketleri başladı istenen özgürlük ve ekmek idi zar zor yapılan seçimlerle Müslüman kardeşler iktidara geldi bir süre sonra da her ikisinde de başarısızlıklar yüzünden tepkiler arttı Mısırda Sisi Tunus’ta da Cumhurbaşkanı Kays Said, yaptıkları darbelerle, İhvanı iktidardan uzaklaştırdılar. Belki sorulması gereken soru, bütün bu maskaralıkların kim tarafından nerede ve nasıl planlandığı olmalıdır.  

Önce Mısırı ele alırsak, İktidarları tartışmalı Cumhurbaşkanları, Günlük olaylar sonucu patlayan bombalar ve bunun doğal sonucu binlerce sivil ve askeri ölü ve yaralı, 3 Cumhurbaşkanlık ve Parlamento seçimi, gücü ele geçirenlerin oysuz onaysız yaptıkları anayasa değişikliği açıklamaları, ara sıra yapılan referanduma göre anayasada yapılan radikal değişiklikler, ve sükunet bilmeyen sıkıntılı bir bölge. Bu Mısırın bir türlü yerleşemeyen rejiminin tam bir tanımı.

Yaklaşık 30 yıl süren eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek yönetiminin otoritesinden duydukları bıkkınlık ve öfke Mısırlılar farklı valiliklerden yola çıkarak bir sembol haline gelen başkent Kahire’nin merkezindeki Tahrir Meydanı’na ulaştıklarında sayıları on binleri bulmuştu.

Protestocuların ekmek, özgürlük ve sosyal adalet isteğinde bulundukları tezahüratların başladığı 25 Ocak 2011’di ve Tunusluların Zeynel Abidin bin Ali yönetimini devirmeyi başarmasından birkaç gün sonra yaşandı. İki büyük halk hareketinin bu kadar arka arkaya gelmesi ve ayni amaca yönelerek başarıya ulaşmasında yabancı parmağı özellikle ABD’nin Büyük Orta Doğu planı ve Saros’un paraları hep tartışıldı ve tartışılmaya devam edecek gözüküyor. Tarihin hiçbir döneminde büyük halk kütlelerinin katıldığı gösteriler sonucu mevcut yönetimi devirmeleri daha önce pek örneği olmayan bir şeydi.

Değişim isteğinin dayanılamaz hale gelen özel koşulları göz ardı edemeyen ve geleneksel olarak Hüsnü Mübarek i destekleyen Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi tarafından kararlaştırılan bir dizi anayasa beyannamesi referandum yapılmadan yayınlandı ve Ülkede bir yıl süren siyasi istikrarsızlık ve iktidarsızlık, söz konusu dönemin önde gelen guruplarından Müslüman Kardeşlere, cumhurbaşkanlığı adayı çıkarması için büyük bir fırsat yarattı .

Yapılan şaibeli seçim sonucu Müslüman Kardeşler ‘in adayı Muhammed Mursi’nin zaferinin 2012’de açıklanmasına rağmen, bazı batılı gözlemcilere göre Mısır ,gittikçe sertleşen politikalar yüzünden siyasi kışa girdi.Mursi, çeşitli kurumlar üzerindeki kontrolünü genişletip anayasa için bir kurucu komite oluşturarak etkisini derinleştirmek için çabaladı. Bu durum ulusal güçlerin ve dini kurumların temsilcilerinin anayasa hazırlama komitesinden çekilmelerine neden oldu. Bunun üzerine cumhurbaşkanı tarafından verdiği kararları benzeri görülmemiş bir şekilde güçlendiren bir anayasa bildirisi yayınladı. Kitlesel gösteriler tekrar başladı. Mursi bazı maddeleri geri çekti ve Aralık 2012’de ülke için yeni bir anayasa referandumu yapıldı ancak oyların yalnızca % 63,8’ini alabildi.

Olayların bir türlü toparlanamayışı ve başarısızlıkları çoğalması, Ülkede gittikçe dozu artan kutuplaşmaya  ve bölünmelere sebep oldu .

30 Haziran 2013’te halkın artan öfkesi, ordunun da desteğiyle, Mursi’nin devrilmesine ve Müslüman Kardeşler ‘in iktidardan uzaklaştırılmasına yol açtı. Ancak başlayan geniş çaplı bir şiddet dalgası ve Ülkedeki patlamalar  büyük kayıplara yol açtı.. Mursi’nin görevden alınmasına rağmen Rabia ve Nahda meydanlarında Müslüman Kardeşler ‘in protestoları devam etti.

 Bu durum, Ağustos 2013’te oturma eylemlerinin dağılması için güvenlik güçlerinin doğrudan ve güçlü müdahalesini gerektirdi. Protestocular ve güvenlik güçleri arasında ölümler ve yaralanmalar meydana geldi ancak ordu tarafından alınan etkin önlemlerle bastırıldı ve Müslüman Kardeşler her geçen gün daha silik ve güçsüz hale geldi

Daha sonra Sisi durumunu çok daha güçlendirdi ve her nedense özgür dünya (!) tarafından benimsendi hatta beyaz saraya bile kabul edildi.

O dönemde ABD tarafından bir çılgın fikir daha ortaya atıldı. Dünyadaki en stratejik su geçişlerinden biri olan Süveyş kanalına paralel bir kanal daha açılacaktı ve bu kanalı uluslararası bir komisyon kontrol edecekti başka bir deyişle ikinci kanal gene Mısır toprakları üzerinde açılacak ve ABD tarafından kontrol edilecekti.

Aklıma gelmeden olmuyor sakın Mısır da binlerce insan bu ikinci kanal yüzünden ölmüş olmasın…

AKP nin DIŞ POLİTİKASI 2, Mısır

20 Perşembe Nis 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Mısır ve Türkiye arasındaki siyasi ilişkiler hiçbir dönemde çok iyi olmamıştır,hatta iyi ve sorunsuz da olmamıştır.Mısır Yönetimini standart bir kalıba sokmak mümkün değildir.Kimi zaman koyu bir arap milliyetçisi olur,kimi zaman ,özellikle darbe zamalarında, yönetimde laik unsurlar, başka değişle ABD nin eğittiği generaller öne çıkar,Kimi zaman, müslüman kardeşler gibi radikal dinci bir örgütün başkanı halk tarafından Cumhurbaşkanı olarak seçilir. Eş zamanlı olarak da yeni bir laik darbenin hazırlıkları,ABD tarafından başlatılır.

İki ülke açısından jeopolitik ya da ciddi bir tehdit sayılabilecek bir sorun alanı olmamasına rağmen ilişkiler neden gerildi?

Soğuk Savaş dönemindeki güç dağılımı, iki bağımsız devlet olarak Türkiye ile Mısır’ın ikili ilişkilerini en fazla etkileyen unsur olmuştur. Türkiye ve Mısır’ın bölgesel politikaları ve ikili ilişkileri de bu durumdan bağımsız değildir. ABD-SSCB rekabeti 1950’lerin başından itibaren Ortadoğu’daki konumlanmayı ve ikili ilişkileri de etkiledi. Bu anlamda Türkiye-Mısır ilişkileri açısından en önemli gösterge Cemal Abdülnasır’ın iktidara geldikten sonra SSCB ile kurduğu yakın ilişkilere karşılık Türkiye’nin NATO’da yer almasıdır.

967 savaşının doğurduğu hezimet ile Mısır’ın bölgesel liderlik iddiasından vazgeçmesi ve İsrail’le imzaladığı anlaşma sonrasında Arap dünyasında yaşadığı yalnızlık, yukarda tasvir edilen düzlemi de ortadan kaldırmış oldu. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise ikili ilişkilerde olumlu ya da olumsuz anlamda önemli bir değişiklik yaşanmadı. 1998’de Türkiye’nin PKK -dolayısıyla Suriye- ile yaşadığı krizde Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek arabulucu oldu ve krizin çözülmesine katkı sağladı.

Müslüman Kardeşler’in lideri Muhammed Mursi, 2012 de yapılan seçimlerde açık ara Cumhurbaşkanı seçilince,durum ABD nin her zamanki gibi hoşuna gitmemişti.Kısa sürede General Abdülfettah el -Sisi yapılacak darbenin Lideri olarak seçildi ve her zamanki senaryo uygulanmaya başladı.Kahire de yoğun protesto gösterileri gittikçe şiddete dönüştü.  Neticede,2013 de Mursi devrildi ve el- Sisi Cumhurbaşkanı oldu ve ilk iş olarak müslüman kardeşler topluca tutuklanmaya ve yargılanmak üzere hapse atılmaya başladı .

AKP yönetimi, el-Sisi yi Cumhurbaşkanı olarak hiç tanımadı ve sonuçta Mısır ile ipler tamamen koptu ve iki ülke arasında diplomatik ilişki kalmadı, Büyükelçilik personeli ve Sefir geri çekildi. Geçtiğimiz yıllar boyunca ilişkiler tarihi dip seviyesinde kaldı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 3 Temmuz’da gerçekleşen askeri darbeye karşı direnişin merkezi haline gelen Adviye Meydanı’nda ortaya çıkan ve 4 parmakla yapılan ‘Rabia işaretini kendi siyasi ideolojisinin de işareti haline getirdi.

Resmi bir siyasi temas olmadan geçen uzun yıllar boyunca, Türkiye ve mısır tam anlamıyla birbirlerinin aleyhine çalışmayı sürdürdüler. Ancak diplomasi ince işti gerek mısır gerekse Türkiye’den birileri mevcut durumu sürdürmenin her iki ülkenin de çıkarı olmadığını tespit ettiler ve her zamanki gibi istihbarat örgütleri düzeyinde temas başladı .Amerika ve İsrail’in bölgeyi temizlemesinden sonrada adım  adım dışişleri seviyesi bakanları seviyesine çıkarıldı ve her iki dış işleri bakanı ilk görüşmelerinde olağan prosedürleri işleterek karşılıklı Büyükelçi atamaya karar verdiler Görüşmeler sürdükçe ortak çıkarlarda açıkça masaya konmaya başladılar

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu geçtiğimiz ay yaptığı bir açıklamada, ilişkilerin seyrine göre Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Mısır arasında deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması imzalanabileceğini, daha sonra yaptığı bir açıklamada ise diplomatik temasların başladığını ifade etti. Bir hafta arayla yapılan bu açıklamalar Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin yumuşamaya başladığına işaret ediyor. İlişkilerin normalleşme eğilimi göstermesinde küresel ve özellikle bölgesel gelişmelerin etkisi yadsınamaz.

Dondurulmuş ilişkilerin yeniden başlatılmasında mutlaka ve her zaman aykırı sesler çıkar. Bu seferde gelenek bozulmadı Mısır’da hükümet yanlısı El Vatan gazetesi baş editörünün iddiasına göre Kahire, Ankara ile görüşmelere başlamak için 10 şart öne sürdü ve hemen ardından bu şartlar açıklandı;

Buna göre Kahire’nin 10 koşulu şöyle:

“1) İki taraf arasında uluslararası hukuk kuralları dışında deniz sınırı çizilemez. Türkiye’nin deniz sınırı uluslararası yasasına uyma sözü vermesi gereklidir. Ankara bu yasayı imzalamayı ve benimsemeyi şimdiye dek reddetmiştir.

2) Kahire Türk tarafının genel çerçeveye uymasından emin olana dek siyasi iletişim olmayacaktır. Mısır’a göre terörizmin sponsoru devletlerle siyasi iletişim olmayacağından herhangi bir iletişim sadece güvenlik düzeyinde kalacaktır.

3) Türkiye’nin Avrupalı müttefiklerle ve özellikle Yunan ve Kıbrıs tarafıyla kapsamlı anlaşması olmaması durumunda Doğu Akdeniz’de Mısır ile Türkiye arasında bir anlaşma olmayacaktır.

4) Türkiye’nin Libya dosyasını tamamen terk ederek ve Libya topraklarına getirdiği paralı askerleri çekme sözü vererek Libya’dan siyasi, askeri ve güvenlik anlamında çekilmesi.

5) Kuzey Suriye’den Türk askerlerinin çekilmesi için takvim oluşturulması ve Irak hükümetiyle Irak topraklarına asla müdahale etmeme konusunda bağlayıcı anlaşma imzalanması.

6) Müzakereler Suudi ve BAE taraflarını da kapsamalı ve Türkiye son yıllarda Körfez devletlerine karşı saldırılarından dolayı özür dilemelidir. Ankara Arap devletlerinin iç işlerine asla karışmayacağını ve Arap ulusal güvenliği çerçevesine uymayı taahhüt etmezse Kahire Türkiye ile anlaşmalara devam etmeyecek.

7) Özelde Mısır’a ve genelde Körfez ülkelerine saldıran Müslüman Kardeşler ‘in tüm medya yayınlarının durdurulması. Aynı zamanda Türkiye’nin topraklarında Müslüman Kardeşlerin herhangi bir siyasi etkinliğine kucak açması yasaklanmalı.

8) Aranan ve Türk topraklarında olanlarla ilgili Interpol’e tam yetki verilecek ve bunlarla ilgili Avrupalı yetkililere itiraz edilmeyecek. 

9) Mısır güvenlik otoriteleri Türk rejiminin davranışlarını gözlemleyecek ve önümüzdeki süreçte bu koşullara uyulup uyulmadığını kontrol edecek. Başka herhangi bir temas öncesinde bu konuda Dışişleri Bakanlığı’nca hazırlanan rapor Mısır siyasi liderliğine sunulacak.

10) Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs Akdeniz’de deniz sınırları konusunda anlaşmaya varmadan ve yukarıda belirtilen koşullar sağlanmadan Türkiye Doğu Akdeniz Forumu’na davet edilmeyecek

Bilen göz bu metni ilk görüşünde bunun devletler arasındaki yazışmalarda kullanılabilecek ve diplomatlarca hazırlanmış bir metin, bir belge olmadığını hemen anlar.

Şimdi birilerinin cevaplanması gerekli bir soru vardır

“Bu belge Mısırın resmi görüşü olarak Dışişleri bakanlığına evetse ültimatom tonundaki bu istekler kabul edilmiş midir” gönderilmiş midir?

KADINA ŞİDDET

05 Çarşamba Nis 2023

Posted by hulkiergun in Uncategorized

≈ Yorum bırakın

Hemen her gün gazetelerde ve çanak tutanlar hariç diğer televizyon yayınlarında, mutlaka en az 1 kadın cinayetini okuyoruz veya seyrediyoruz. Kadına şiddet, bana göre tepkisiz kalındığı ve az cezalarla geçiştirtildiği için en yaygın eylem gözüküyor. Aslında çocukları önünde öldürülen kadın hukuken doğru yere konmadığı için bilmem ne faslından öldürme deniyor bir de karar duruşmasında takım elbise giyilip kravat takılınca, sanık, okkalı bir iyi hal indirimi alıyor. Ancak işin aslı hiç de öyle değil öldürmeyi kafana koyacaksın silah edineceksin olayı planlayacaksın bunu adı her halde hukuken başka bir şeydir ve cezası da daha ağır olsa gerek.

Belki de En uygunu bazı istatistiklerle işe başlamaktır;

2002’den bu yana kadın cinayetlerinin sayısı bütün hükümet organları tarafından farklı verilmektedir. Ölen bellidir kalan bellidir niye bu rakam tutmaz hiç anlaşılamamıştır. Bu yazının amacı rakamlar arasındaki farkı bulmak olmadığına göre açıklamayı yapan kuruluşun adını yazıp rakamı açıkladığı haliyle vermenin uygun olacağı düşünülmüştür.

Her şeyden önce kendilerine özgü nedenle şiddet gören kadınlara göz yuman AKP lilere göre

2002’de 66, 2003’te 83, 2004’te 128, 2005’te 317, 2006’da 663, 2007’de 1011, 2008’de ise 806 kadın cinayeti işlendiği muhtelif zamanlarda açıklanmıştır. Ancak rakamlar doğal olarak resmi nitelik taşımamaktadır.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na göre ise 2009’da 171, 2010’da 177, 2011’de 163, 2012’nin ilk 9 ayında ise 128 kadın cinayeti işlenmiştir.

Cinayetlerin işlendiği yerlere gelince;

Kadınların 178’i evinde, 33’ü sokak ortasında, 12’si arazide, 10’u iş yeri, 9’u arabada, 8’i ıssız yerde, 6’sı otelde, 2’si apartman girişinde, 2’si parkta, 1’i kömürlükte, 1’i barakada, 1’i okul önünde, 1’i minibüste, 1’i evinin dışındaki tuvalette, 1’i avukatlık bürosunda, 1’i fabrikada, 1’i otoparkta, 1’i evinin önünde, 1’i sağlık ocağı bahçesinde öldürüldü. 10’unun öldürüldüğü yer tespit edilemedi. 2021’de öldürülen kadınların %64’ü evlerinde öldürüldü.

Kadına şiddet her geçen gün arttığına ve işler iyiden iyiye çığırından çıktığına göre ve engellemek için de bir şey yapılmadığından tüm olayın arkasında bilinçli bir siyasi arka plan aramak gerek. İşte bazı siyasilerin kadın hakkındaki bana göre aykırı söylemleri;

* Ben za­ten ka­dın er­kek eşit­li­ği­ne inan­mı­yo­rum.”.
*Bir ta­ne kız mı­dır, ka­dın mı­dır bi­le­mem.”

*Ka­dı­na şid­det abar­tı­lı­yor.”
*Yal­nız bı­ra­kı­lan ya da­vul­cu­ya ya zur­na­cı­ya.”
*Be­nim be­de­nim, be­nim ka­ra­rım di­yen­ler fe­mi­nist.”

*Kür­ta­jı bir ci­na­yet ola­rak gö­rü­yo­rum.”.

*Te­ca­vü­ze uğ­ra­yan do­ğur­sun, ge­re­kir­se dev­let ba­kar.”.
*Te­ca­vüz­cü, kür­taj yap­tı­ran te­ca­vüz kur­ba­nın­dan da­ha ma­sum.”
*Te­ca­vü­ze uğ­ra­yan da kür­taj yap­tır­ma­ma­lı.
*Bos­na’da ka­dın­lar te­ca­vü­ze uğ­ra­dı ama do­ğur­du­lar.”

*Ka­dın ah­lak­lı ol­sun, kür­taj yap­mak zo­run­da kal­ma­sın.”
*Med­ya olay­la­rı abar­tı­yor. Ka­dı­na yö­ne­lik şid­det al­gı­da se­çi­ci­lik.”
*Ka­dın­lar iş ara­dı­ğı için iş­siz­lik yük­sek.”
*Kız­lar oku­yun­ca er­kek­ler ev­le­ne­cek kız bu­la­mı­yor.”

*Türk ka­dı­nı evi­nin sü­sü­dür.”
*Her­kes için­de kah­ka­ha atan ka­dın if­fet­li de­ğil­dir.

*İş hayatının, anneliğin alternatifi haline getirilmesini kabul edemiyorum. ‘Çalışıyorum’, diye annelikten imtina eden bir kadın aslında kadınlığını inkâr ediyor demektir. Bu benim samimi düşüncemdir. Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun özgünlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eksiktir, yarımdır. Anneliği reddetmek insanın yarısından vazgeçmektir. Daha geniş tutuyorum. İnsanlıktan vazgeçmektir. Anne olmazsa insanlık olur mu? Anne varsa insanlık var. .”

*(Makyaj yapan kadın gazeteciye) “Hani var ya, kaportası dökük araçlar olur. Makyaj yaparlar. Boyarlar. Bizim kaporta sağlam, makyaja ihtiyacımız yok.”
* Kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum, Kadından anneliği çıkarırsanız geriye kutsal bir şey kalmaz.”
* Kadına şiddet abartılıyor.”
* Polis müdahalesi sonucu yaralanan bir kamu görevlisi için: “O kadın, kız mıdır kadın mıdır?”
* Kadın-erkek eşitliği fıtrata ters.”
* Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun eksiktir, yarımdır.”

* Kürtaj meselesi konuşulurken siz öyle bir söz sarf ettiniz ki benim yüzüm kıpkırmızı oldu. Bir evli, bir bayan, çocuğu olan milletvekili kendisi ile ilgili bir organını nasıl böyle açıkça konuşabilir.”
* Kadın herkesin içerisinde kahkaha atmayacak, bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak.”
* Kocasını bırakıp tatile çıkanlar, direği gördüğünde dayanamayıp direğe çıkanlar… Böyle bir hayatın içinde siz olabilirsiniz, size kızmanın ötesinde acıyabilirim.”
* Hanımefendi sus, bir kadın olarak sus.”

Burada bazı kafaların, söylemlerin içerdiği acıyı göreceklerine, kimin söylediğini merak edeceklerini gayet iyi biliyorum. Bana göre bu hiç de önemli değil. Tehlikeli olan nokta bu güzel ülkede bir gurup tuhaf insanın böyle düşündüğü ve bu sapkın düşünceden bir türlü vaz geçemedikleridir. İstanbul sözleşmesi ve mevcut yasalar bunu engellemek için gerekli tedbirleri almakla beraber, orasından burasından çekiştirip bildiğini okumak veya seçimde % 1 veya 2 oy için kadına karşı daha sert tedbirler alacak birliktelikler oluşturmak ve kadını itilip kakılacak zayıf yaratıklar olarak göstermek çabaları, ön plana çıkartılıyorsa bazı konularda Cumhuriyetin kuruluş ayarlarına dönmek gerekecektir.. Bu garip tür önce şu sorulara cevap vermelidir;

İstiklal harbinde kağnı adındaki tuhaf arabalarla mühimmat ikmalini sağlayanlar erkekler miydi?

Erkek meslektaşları ile karşı teröristler karşı omuz omuza savaşan özel harekât polislerini de itip kakabilir misiniz dövmeye kalkar mısınız, bana göre sakın denemeyin

Komando tugaylarında görevli kadın subay ve astsubayları değil dövmeye veya öldürmeye kalkmak yan gözle dahi bakabilir misiniz?

Bunları beceremeyeceğinize göre Özel kuvvetlerde görevli kadın subay ve astsubaylardan bahsetmiyorum bile

Hadi bu bahsedilen ler özel eğitimli, iş hayatında pek çok kilit görevde çalışan yüzlerce CEO ya bir şey yapabiliyor musunuz kes sen anlamazsın diyebiliyor musunuz

Sonuç olarak dişinizin geçmediğine bir şey yapamadığınıza göre neden elin garip kadınlarına aklınıza gelen her türlü kötülüğü yapıyorsunuz ve bu hakkı kimden alıyorsunuz

Unutmayın gün gelir devran döner bu hoyratlığın hesabı yasalar tarafından sorulmaya başlar. Biraz hayal gücünüz varsa sizin işlediğiniz kadın cinayetini sorgulayan savcıların ve yargıçların kadın olduğunu düşünün, o zaman bakalım son celsede giyeceğiniz takım elbise ve kravat size ceza indirimi sağlayacak mı?…

← Older posts
Newer posts →

Abone Ol

  • Entries (RSS)
  • Comments (RSS)

Arşivler

  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Ocak 2024
  • Ekim 2023
  • Eylül 2023
  • Mayıs 2023
  • Nisan 2023
  • Mart 2023
  • Şubat 2023
  • Ocak 2023
  • Aralık 2022
  • Kasım 2022
  • Ekim 2022
  • Eylül 2022
  • Ağustos 2022
  • Temmuz 2022
  • Haziran 2022
  • Mayıs 2022
  • Nisan 2022
  • Mart 2022
  • Şubat 2022
  • Ocak 2022
  • Aralık 2021
  • Kasım 2021
  • Ekim 2021
  • Eylül 2021

Kategoriler

  • Öykü
  • Uncategorized

Meta

  • Hesap oluştur
  • Giriş

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

  • Abone Ol Abone olunmuş
    • hulkiergun
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • hulkiergun
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle