AKP’nin DIŞ POLİTİKASI, ABD Genel Bakış 1

AKP iktidara geldiğinde, ne anlama geldiğini tam olarak sindiremeden, en önemlisi konu hakkında hiçbir deneyimi ve yetişmiş kadrosu olmadan, Proaktif dış politika uygulayacağını açıklamış ve seçim programına böylece girmişti.

     Ancak deneyimsizliğin etkisiyle sorunlar uygulama ile beraber başladı.Her şeyden önce değil dışişleri politikalarını belirlemek ve uygulamak,devlet tecrübeleri bile yoktu.Ancak bunun önemide onlara göre pek yoktu.Her kamera görüşlerinde boyunlarındaki damarlar kabarıncaya kafdar bağırarak ayni şeyi söylüyorlardı

“Bizi halk seçti kardeşim,neyi nasıl istersek öyle yaparız.

Parti yönetim kademelerinden sıkça,bu monşerlerle iş yürümez kendi kadromuzu kuracağız sesleri yükselmeye başladı.Bu saygıdeğer bayanlar ve baylar ,ana merkezlere atanacak bir sefir veya sefirenin kaç senede o hale gelebildiğini, bile bilmiyorlardı .

Bu bahsedilen kadronun, daha sonraları Prag ve Kualalumpurda nelere mal olduğuna da bir göz atmak gerekir.Her iki ülke, uzun süre bu iki dışişleri mensubu olmayan sefir ve sefireye  agreman vermedi.Uluslararası diplomasi pratiğine göre bunun anlamı tek bir kelime ile açıklanırdı

“değiştir”

Doğal olarak bu basit talep, deneyimsiz kadrolar tarafından anlaşılamadığı için ülkelerin dış işleri bakanlıkları ile istişareler yapıldı hatta araya adamlar konduğu bile dillendirildi.Sonuçta bu sefir ve sefireye agreman verildi ancak görevde oldukları sürece maslahatgüzar muamelesi gördüler. Aslında ,bu yalnız ve güzel ülke bu kadar itilip kakılmayı ,sebep ne olursa olsun, hak etmemişti

Her şey tamammış gibi ,Nedeni pek anlaşılmamakla beraber siyasi çevrelerde bir yeni moda daha çıkmıştı.Artık herkes ben osmanlı torunuyum diye haykırıyordu.Sonra ortaya yeni abdülhamitçilik çıktı.Doğal olarak kimsenin ne olduğu konusunda en  ufak bir fikri yoktu.Sanırım hala da yok.

.Doğal olarak proaktif dış politika uygulayan başka deyişle ön alıcı politik manevralarla olayları çözen Türkiye gibi bir ülkeye sadece sıradan bir bölgesel güç olma sınırına kadar izin verileceğini de anlamak gerekti ve böylede oldu,egemenler paylaşmak istiyorlardı ancak bunu kendi aralarında yapmayı tercih ediyorlardı.

Çok taraflı dış politika Türkiye için yeni uygulanan bir politik aparat değildir.En azından bizim için önemli olan Cumhuriyetin kuruluşundan beri uygulanıyor olmasıdır. Ancak son yirmi yılda çok taraflı ululararası ilişkiler ile taraf ülkeleri ilişkiye zorlamak iyiden iyiye karıştırılmaktadır. Hele dini motifleri zorlama unsuru olarak kullanmak, ülke liderleri arasındaki ahbap çavuş ilişkilerinin öne çıkması,ülke çıkarlarının geride kalması çoğu zamanda kaybolmasıtopluca zarar edilmesini getirmektedir. Örneğin bu aralar Türkiye ve Rusya federasyonu çok yakın ilişkiler içerisindedir.Ve acıdırki biz bu ilişkilerdeki aşırı kırılganlığı göremiyor bu ülkeyede ömür boyu dost gözüyle bakıyoruz.Bazen hayret ediyorum insanlar hiç mi tarih okumazlar.

Benzer durum ABD ile olan ilişkiler içinde geçerlidir. Rusların aksine amerikalılar hızla büyük düşman koltuğuna doğru hareket halindedir .Türkiye acil ihtiyaç olarak S 400 ü seçmesiyle birlikte amerika eski planı dolaptan çıkarmış hızla Bizi köşeye sıkıştıracak manevraları arka arkaya yapmaya başlamıştır.Önce israil baskısıyla F35 projesinden atmış sonra CATSAA yaptırımlarını yürürlüğe koymuş ve uluslararası platformlarda yoğun bir sıkıştırma operasyonlarına başlamıştır.Buna karşılık bizim ne yaptığımıza gelince, cevap hiç birşeydir.

Son büyük kavga hazır alınacak 40 adet F-16 blok 70 ve 80 modernizasyon kiti alımında çıkacağa benzer.Başkan Bidenin gönülsüz yaptığı herhalinden belli açıklamasına göre bu hazır uçakları ve modernizasyon kitlerini vermek ABD çıkarlarına uygundur.Ancak seçim arifesi, rum ve ermeni lobileri farklı düşünmektedirler.Onlara göre,evet bu F16 paketi türkiyeye verılebilir ancak bu uçaklar ege ve doğu akdenizde uçamaz ve nato görevlerinde yer alamazlar.

Bu lobi yorumu ,  hemen siyasi duruş haline getirilerek temsilciler meclisinden ve senatodan hızla geçerek kanunlastı.Doğal olarak bu haliyle bu durum Türkiyenin baslangıç isteklerini hiç bir yönüyle  tam olarak karşılamıyordu.

Uçak konusu, biraz fazla hassas olduğundan  üzerinde biraz daha durmak ve düşünmek gerekecektir.Türkiye çok uzun zamandır ABD nin servis dışı bıraktığı uçakları kullanmıştır.

F 16 projesi ile bu bir ölçüde değişmiş ancak politik çaresizlikten yeni uçak alamamış eldeki Phantom ları israilde modernize ettirerek envanterde tutmaya devam etmiştir. Her nekadar biraz şişirme bir uçak olan F35 in üretimindede rol alarak beşinci nesil bir uçağını envanterine katmak üzere anlaşmaları imzalamıştır.Ancak  durum İsrail in orta vadeli planlarıyla ve Yunanistanın ezeli ebedi Megalo idea sıyla ters düşmüş yoğun lobi faaliyetleri sonucu Türkiye projeden çıkarılmıştır( atılmıştır.)

Kendi beşinci nesil uçağımız 2023 de hangardan çıkacak,2030 daHava Kuvvetlerine teslim  edilecektir.Siyasi  konjektürün bu kadar gergin olduğu bir dönemde mutlak ihtiyacı için türkiyenin başka kaynaklara başvurması kaçınılmaz okacaktır .Doğal olarak kati ihtiyacı bilmem,bilsem bile yazmam olanaksız.Tahmınim 150 dolayında beşinci nesil uçak geçiş dönemi için yeterli olacaktır .

Bir şey artık çok açık görülmeye başlamıştır. ABD artık Kasabanın şerifi tavrıyla ortalarda dolaşıp şunu al veya bunu alma emirlerini vermekten uzaklaşmaktadır ,uluslararsı siyasi konjektür ve güçler dengesi iyiden iyiye doğuya kaymaktadır.Türkiyenin uçak tedariki ile bu yapıyı birlikte okuduğunuzda ortaya çıkan durum Rus ve çin uçaklarının şansının baya çok olduğu görülmektedir.Böyle bir seçim yılların diyalogunu “ver vermem veya veririm ama senato kabul etmez” sona erdirecektir.Doğal olarak bir zamanlar supergüç olan ,sonraları avengelist kapitalist karışımı tuhaf bir yapıya dönüşen bu göçmen ülkesi, Türkiyeye bir şekilde ödetmeye çalışacaktır.Bunu nekadar becerir bilemem ancak düşündüğü her şeyi yapamıyacağı kesindir.Ne Türkiye eski Türkiye ne Dünya eski şerifin kasabasıdır artık.

AKP iktidarının dış politikası nın birinci bölümünde büyüklerin koyduğu kurallara göre küçüklerin oyunu nasıl yanlış oynadığı anlatmaya çalıştık

İkinci bölümde büyüklerin nasıl oyun kurduklarını ve diğerlerini nasıl o oyunu oynmaya zorladıklarını göreceğiz .

AKP’nin DIŞ POLİTİKASI ABD,YUNANİSTAN,TÜRKİYE

Yunanistan ve Türkiye arasında, ABD’nin açık kışkırtmasıyla ipler her gün biraz daha geriliyor. Uluslararası diplomasi pratikleri mevcut durumun bu D -1 safhası olduğunu, başka deyişle sıcak çatışmanın bir gün öncesi olduğunu yüksek sesle konuşmaya başladılar.

Şimdi son dönemde tarafların gerginlik arttırıcı söylemlerine bir göz atalım;

Atina yönetimi Türkiye’yi Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve NATO’ya şikâyet etti. Türkiye’nin resmen kınanması gerektiğinin vurgulandığı mektupta, iki ülke arasında artan tansiyonun Avrupa’da yeni bir Ukrayna doğurabileceği öne sürüldü.

Associated Press in (AP) haberine göre, Yunanistan, gönderdiği mektuplarda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözlerine karşılık olarak, Yunanistan’ın ve Türkiye’nin son yarım yüzyılda üç kez savaşın eşiğine geldiğini ifade etti.

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, uluslararası kuruluşlara iletilen mektuplarda, NATO müttefiki Türkiye’nin AB, NATO ve BM kurumları tarafından kınanması gerektiğini söyledi.

Dendias ayrıca, Rusya-Ukrayna savaşını örnek göstererek, “Bu zamanında yapılmazsa ya da durumun ciddiyeti göz ardı edilirse kıtamızın bazı bölgelerinde gelişmekte olan duruma benzer bir duruma şahit olma riskiyle karşı karşıya kalırız” dedi.

Dendias, Erdoğan’ın sözlerini, “Yunan halkına yönelik kabul edilemez tehdit” olarak niteledi ve uluslararası kurumlardan derhal Türkiye’yi kınamalarını talep etti.

NATO Genel Sekreteri Jen StoltenbergAB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ve BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e hitaben yazılan mektuplarda ayrıca şu ifadeler yer aldı:

“Anlaşılan Türk lider, gelecekte sergileyecekleri saldırganlığa şimdiden hazır olduklarını göstermeyi seçti ve daha da önemlisi bunu makul bir eylem olarak görüyor […] Türk tavrı, bölgemizde ve kriz zamanında NATO’nun güney kanadında istikrarı bozabilir.”

Ege’de Türk jetlerini taciz eden Yunanistan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözleri üzerine harekete geçti. Türkiye’yi NATO, BM ve AB’ye şikâyet eden Yunanistan son mektubunda bir skandala daha imza attı. Türkiye’yi Rusya’ya benzeten Atina hükümeti, “Türkiye’yi kınayın yoksa Avrupa, Ukrayna’nın ardından yeni bir savaş riskiyle karşı karşıya kalacak” ifadelerini kullandı.

Yunanistan’ın Türkiye’yi Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), NATO’ya şikâyet ettiği skandal mektubun detayları ortaya çıktı. Atina S-300’leriyle NATO görevinde olan Türk jetlerine radar kilidi takmış, bölgede gerilimi tırmandırmıştı. Yunanistan’ın tacizlerine sert tepki gösteren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Samsun’da düzenlenen TEKNOFEST’te konuştu. Erdoğan, “Ey Yunan, tarihe bak, tarihe dön, çok daha fazla ileri gidersen bunun bedeli ağır olur. Yunanistan’a tek cümlemiz var, İzmir’i unutma” ifadeleriyle uyardı.Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözleri Yunan’ı endişelendirdi

Türkiye, Yunanistan’ın Ege’de ağır tahriklerini karşılıksız bırakmadı. Çavuşoğlu’nun imzasıyla 25 AB ülkesine AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’e, BM Güvenlik Konseyi Daimî Üyeleri ile NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e, Ege sorunlarının çözümüne ilişkin Türkiye’nin tutumunu ve görüşlerini açıklayan mektuplar gönderdi.

Politico sitesinde Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias imzasıyla gönderilen son mektupta Avrupa’nın “yeni bir Ukrayna” riskiyle karşı karşıya kalacağı iddia edildi. Erdoğan’ın sözlerini “Yunan halkına yönelik kabul edilemez tehdit” olarak niteleyen Yunanistan, uluslararası kurumlardan derhal Türkiye’yi kınamalarını istedi. Mektupta, “Bunu zamanında yapmamak ve durumun ciddiyetini hafife almak, bizi kıtamızda yaşanan benzer bir olayı yeniden yaşama tehlikesiyle karşı karşıya getirir. Bu hiçbirimizin görmek istemeyeceği bir şey” ifadeleriyle Türkiye’nin söylemi Rusya’nın Ukrayna işgaline benzetildi.

Şimdi bütün bu saçma ötesi söylemleri bir kenara bırakarak can alıcı noktaları ayıklamak zorundayız. Bilindiği gibi hiçbir diplomatik cümle yazıldığı gibi okunmaz.

Dünyadaki en hassas bölgeden birinde bulunan Türkiye her şeyden önce diplomatik gelgitleri ile ünlüdür. Hiçbir şeye Uzun süre evet veya hayır demez. Konjonktür değişti gerekçesi ile anında karar ve pozisyon değiştirebilir. Bu aslında yazıldığı ve okunduğu kadar kötü değildir sadece Türkiye’yi öngörülemez ülkeler sınıfına sokar hepsi o kadar.

ABD’nin 10 bin km mesafeden, bölgede vazgeçilemez çıkarları vardır. Ancak Bu Türkiye işine hep engel olmaktadır. Bölgedeki alması gerekli aslan payını cosi fan tutte diplomasisi uygulayan bir Ülkeyle yapamamaktadır. Bu nedenle ya bu ülke dediklerini yapacak hale sokulacak veya varlığı sonlandırılacaktır.

Yunanistan kurulduğu günden beri hiç devlet olamamıştır. Hep kendisine bir payanda aramış ve her Zaman bulmuştur. Bu son olaylarda da durum aynıdır. Bu seferki payanda ABD dir. Eni iki boyu üç karış olan ülkede şu anda aktif 9 ABD üssü vardır.

Türkiye ve Yunanistan çatışmaya karar verirlerse bunun nasıl olacağı konusunda pek çok rivayet muhteliftir. Ancak en doğru lafı muhtemelen Henry Kissinger söylemiştir

               “İlk kurşunu atan kim olursa olsun yanar”

Bu sıradan garibin hesaplarına göre çatışma olacaksa bunu Yunan deniz kuvvetleri başlatır ve hava kuvvetlerinde de ege denizine yakın bölgelerde bir intihar hücumuna kalkışır. Bu operasyonun Türkiye’ye maliyeti 1 trilyon dolar civarında olur ve Yunanistan askeri hedefleri tümüyle yok olur ekonomisi bir daha belini doğrultamaz ve muhtemelen ABD işgalinde kalır.

Türkiye’nin savunma sanayi roket bölümündeki hızlı gelişmesine gelince,hiç şüphe yokki içlerinden biri olarak gelinen nokta gurur vericidir ancak basının ilginç bir bölümünün satmaya .alıştığı gibi ilk defa türkiye tarafındqn icat edilmiş de değildir.1945 sonrası oluşan dengede ABD hava kuvvetlerinin hızla gelişip büyümesine karşı Sovyetler birliği ,her kademeden hava savunma sistemlerine , kıtlararası balistik füzelere öncelik vermiştiv ve bu doğru bir tercihtir.Yunanistan pazardan sebze alır gibi uçak almaktadır ve bu kadar çeşitli uçağın lojistik desteğinin sağlanması ise teknik açıdan mümkün görülmemektedir..Bir çatışmada yunan uçakları kalkacak ancak inecek meydan bulamıyacaktır.Meseleye bu açıdan baktığınızda vuruş kabiliyeti yüksek roket sistemlerine öncelik verilmesi ,son icra komitesi toplantısında araştırmaları ve test atışları tamamlanan roketlere seri imalat izni verilmesi de doğru karardır. Yanlış olan ise onbin kilometre uzaklıktaki bir ülkenin kendince vazgeçilmez çıkarları için iki komşu NATO üyesi ülkeyi savaşa zorlayacak siyasi ve askeri adımların ard arda adımların atılmasıdır.

Son soru Şudur

“Bu kadar yıkıma ,ölüme ve yıllar süren yoksulluğa değecek mi hanımlar beyler.Ukrayna da değdi mi…”

TÜRKİYENİN PROBLEMLERİ VE ÇÖZÜMLERİ 2

Bundan önceki yazıda problemleri çok kalın çizgileriyle ortaya koymuş ve çözümün ne olacağını başka zamana bırakmıştık. Tatbikî bu görüş kuru mantık açısından bile tümüyle yanlıştır. Hiç bir problemin, eğer bu problem siyasi ise, çözüm tek değildir ve bir bakışta veya bir makalede asla ortaya çıkmaz. Yapılması gereken durumun sağlıklı bir analizini yapıp değerlendirmeye bırakmaktır. Bir yerde birileri mutlaka bir sonuca ulaştıracaktır.

T.C  her nedense yeni bir yönetim sistemi bulmalıydı hemde acilen.Bu yeni sistemde ayrı kişiler tarafından farklı dengelerle yapılması gerekli işler Cumhurbaşkanında toplanmalı ve Cumhurbaşkanı halk tarfından seçilmeli  idi.Zor bir coğraafyada binbir sorunla uğraşan  bir ülkenin neden yönetim sistemini değiştirdi o günlrde anlaşılamdığı gibi bu gün de üzerindetartışmalar sürmektediri

Türkiye’de 2007 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edilmiştir. Bu durum mevcut sistemin parlamenter sistemden uzaklaştığı şeklinde değerlendirilmiştir64. Yürütme organının başı olan

16.04.2017 tarihli halk oylaması ile kabul edilen anayasa değişikliği neticesinde hükümet sistemi değişmiştir. 24.06.2018 tarihinde yapılan seçimler sonucunda seçilen Cumhurbaşkanının 09.07.2018 tarihinde göreve başlamasıyla birlikte yeni hükümet sistemi yürürlüğe girmiştir. Yürürlüğe giren bu yeni hükümet sistemi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak adlandırılmaktadır. Türk tipi başkanlık sistemi” olarak da anılan sistem yerli ve milli olarak nitelendirilebilecek kendine özgü özellikler içermekte birlikte bazı siyasilerin bakış açıısı bu sistemin tam anlamıyla ve çok kısa zamanda otoriter bir rejime döneceğidir

Platon Yasalar adlı eserinin 3’üncü bölümünde, “Ölçü bir yana bırakılıp, küçük bir gemiye büyük bir yelken, ufak tefek bir bedene fazla yiyecek ve kaldıramayacak adama büyük yetki verilirse, hepsi alt üst olur: biri ölçüyü aştığı için hastalanır, öteki de aşırılıktan kaynaklanan adaletsizliğe sürüklenir” demek suretiyle ölçülü ve dengeli bir yönetimin öneminin hayati olduğunu ifade etmektedir. Öyleyse devlet yetkileri de gücün tek merkezde toplanarak aşırıya kaçmayacağı bir biçimde dağıtılmalı ve adalet güç dağılımındaki denge ile sağlanmalıdır.

Şimdi başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığının en sert uygulaması olan ABD’deki sistemi inceleyelim. Her şeyden önce Başkanın Kongre karşısında siyasal sorumluluğu bulunmamaktadır. Kuvvetler Ayrılığı Sistemi, ise, yasama, yürütme ve yargı sistemlerinin birbirinden bağımsız olmasını ve birbirlerinin görevlerine son verememelerini gerektirmektedir. Başkanın görevine Kongre tarafından son verilemez. Güvensizlik oyu ile görevden alınma da söz konusu değildir. ABD Başkanı’nın ihanet, zimmet ve diğer ağır çürüm ve kabahatlerden dolayı cezai sorumluluğu vardır. Başkan bu suçlardan dolayı mahkum edilirse görevden alınır. Suçlama yetkisi Temsilciler Meclisi’ne aittir. Temsilciler Meclisi, başkan hakkında suçlandırma (impeachment) usulüne karar verince yargı komitesinden rapor ister ve bu rapor sonucu nihai oylamayı yapar. Temsilciler Meclisi tarafından suçlandırılan başkanı yargılama yetkisi Senato’ya aittir. Senato mahkûmiyet kararını hazır bulunanların 2/3 oyu ile alır. Mahkûmiyet kararı verilirse başkan görevden alınır. Başkanın özel işlerinden dolayı hukuki sorumluluğu vardır . ABD uygulamasında ayrı bir erki ifade etmesi ile başkanın yetkileri daima geniş yoruma tabii tutulmuştur. Amerikan Yüksek Mahkemesi de aynı görüşü paylaşmaktadır. Anayasa’da sayılmamış olsa da Anayasa’nın yasaklamadığı bütün yürütme yetkisi başkan tarafından kullanılır. Başkanın başlıca yetkileri: hükümet üyelerini atama yetkisi,baş komutanlık yetkisi, af yetkisi, uluslararası andlaşma yapma yetkisi, uygulama andlaşmaları (Executive Agreements) yapma yetkisi, elçileri kabul etme ve atama yetkisi, kanunların yürütülmesi görev ve yetkisi, atama yetkisi(yüksek dereceli memurları ve yargıçları), kanunları veto yetkisi olarak sayılabilir. Başkanlık Sistemi’nin diğer erki olan yasama, Kongre, Senato ve Temsilciler Meclisi’nden oluşmaktadır. Senato genel ve doğrudan oyla seçilen 101 senatörden, Temsilciler Meclisi ise her federe devletin nüfus oranına göre genel oyla seçilen 435 üyeden oluşmaktadır. Kongre üyeleri kanun önerme yetkisine sahiptirler. Önergeler her iki mecliste ayrı olarak ve aynen kabul edilirse başkanın onayına sunulur ve onay ile birlikte yasalaşır. Başkanın, yasaları veto yetkisi vardır. Veto, Senato ve Temsilciler Meclisi’nin 2/3 oyu ile ortadan kaldırılabilir. Senato ise başkanın yaptığı atamaları onaylama yetkisine sahiptir. Dış ülkelerle yapılan antlaşmaların onaylanması ile bütçenin denetlenmesi Kongre’nin yetkisinde olan konulardır. Federal Anayasa Mahkemesi’nin halk ve siyasi organlar üzerinde büyük bir saygınlığı vardır. Anayasa Mahkemesi üyeleri, hayat boyu şartıyla başkan tarafından tayin edilen 1 başkan, 8 yüksek dereceli yargıçtan oluşan 9 üyeli son karar mahkemesidir. Üyeler arasında cumhuriyetçi, demokrat dengesi korunur. Mahkeme başkanı protokol gereği ABD Başkanından sonra gelir. Başkanlık Sistemi görünürde uzlaşamaz nitelikte; yani kuvvetler ayrılığı çerçevesinde oluşturulan bir yönetim şeklidir. Bu kapsamda yasama ve yürüt-me arasında kesin sınırlar tespit edilerek aradaki denge korunmaya çalışılmıştır. Ancak yasama ve yürütme arasındaki ayrılık ve eşitlik ile sağlanan kuvvetlerin sert ayrımı, karşılıklı etkileşim ve baskı gruplarının alacakları tavra göre esneyebilmektedir.

Bana göre, Türkiye’nin sorunlarını üç gurupta toplamak mümkündür. İlki ve bize göre erk lerin, başka deyişle yasama yürütme ve yargının ayrılacağına birleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.

İkinci sorun Ekonomik sıkıntılardır. Belki de üç gurup içerisinde çözümü en çok dış faktörlere bağlı olanlardır.

Sonuncusu ise tam bir sorunlar yumağıdır ve inceleme dışı bırakılmıştır. Uluslararası terörizm şu anda bütün dünyanın sorunudur ve Türkiye bunu kendi başına çözemez. Çıkarları bir kenara bırakıp ortak hareket etmeyi gerektirir.

Belki de bütün mesele herkesin sorunları ayrıntısıyla bilmesi, ancak ucuz siyasi sebeplerle önceliğin nerede olduğu hakkında karar veremeyişidir

TÜRKİYE’NİN PROBLEMLERİ VE ÇÖZÜMLERİ

                                                    

   Problemler ve onların muhtemel çözümleri, pek çok disiplince sanat olarak değerlendirilmekte çözümlerinde buna göre belirli bir estetiği taşıması beklenmektedir. Siyasi problemler ise bu sınıflandırmanın tamamen dışındadır ve hiçbir estetik kaygusu taşımazlar. Onlar vardır ve siyasi kadrolar onları çözmek zorundadırlar.

Türkiye, siyasi problemlerinin çokluğu açısından kolaylıkla dünyada ilk beşe girebilecek durumdadır. Bu nedenle sorunların bir arakesitini bulmak gerekir. Yıllardır politika yazıları yazan biri olarak, kesin olarak söyleyebileceğim, problemlerin hepsinin siyasetçiler tarafında tarafından icat edilmiş olmasıdır. Amaç ise açıkça güç sahibi olmak ve bu gücü sonuna kadar kullanabilme, arzusudur.

Dünyanın hiçbir yerinde problemlerin hepsine birden saldırmak ve çözüyor görünmek gibi bir yöntem yoktur. Her şeyden önce sorunlarınızı guruplara ayırmak ve her gurubu tek tek ele almak zorundasınız. Eğer iyi bir siyasetçi iseniz önceliklerin tayininde yanılmazsınız ve bir zaman kesitinde her şeyi çözersiniz.

İşer o denli karmaşık hale gelmiştir ki yüzüme bak nasıl çözüldüğünü görürsün veya gözlerimdeki ışıltıyı gör işte çözüm budur gibi söylemleri bin bir türlü zorluklar içerisinde yaşamaya çalışanlara, asla yediremezsiniz.

Görüldüğü kadarıyla Türkiye üç gurup siyasi sorunlar yumağını her yönüyle ve boyutuyla yaşamaktadır.

   Bunlardan ilki dış politik meselelerde hangi stratejik kararın ön aldığının bir türlü anlatılamamasıdır. Korkum o ki çoğu zaman dini motifler dikkate alınarak bir yol çizilmeye çalışılmaktadır ve bu yol korkarım ki hep Sünni -ihvan çizgisi ile kesişmektedir. Bu yazıda bunu incelemeyeceğiz

   Bir başka gurup ekonomik problemlerin, yapılan yoğun yanlışlıklar yüzünden bir türlü rayına oturamamasıdır. Sayın Cumhurbaşkanının Nass orada dururken kimse benden faiz arttırımı beklemesin söylemi başlangıçta masum bir dini talep gibi gözükmüş sonra Anayasanın değiştirilemez maddelerine aykırı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yazıda bu konuda inceleme dışı bırakılmıştır.

   Son problem gurubu ise üç siyasi erk in yani yasama yürütme ve yargının kesin çizgilerle birbirinden ayrılmasıdır. Ancak %52 ile itelenerek geçen anayasa değişikliği ve adına bir türlü dilimin dönmediği Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminde erg lerin ayrılmak yerine birleştirilmesi tercih edilmiş, özellikle yargı hızla tahrip olmaya başlamıştır.

Şimdi meseleyi biraza basitleştirip bir çözüme ulaşmaya çalışalım. Hakim ve savcıların özlük haklarını ve tayin ve terfilerini yapacak bir mekanizmaya ihtiyaç vardır ve Hakimler Savcılar Kurulu bu iş için Anayasa gereği kurulmuştur.

Dünyadaki örneklerine bakıldığında ilk üçe olmasa bile ilk ona girebilecek çok ilginç bir teşkilattır. Birisi Adalet Bakanı diğeri Adalet bakan yardımcısı olarak devamlı masada oturan ikisi dışında toplam 11 kişinin, dördü sayın Cumhurbaşkanı yedisi TBMM tarafından dört yıl için seçilir.

Buraya kadar sadece evliliği çok gecikmiş hanım kızlar gibi sadece mevcut şartlara söylenip, resmi tanımıyla tespit yaptık. Ancak artık çözüm içinde bir şeyler söylemek lazım ve oda başka bir zaman ama mutlaka seçimlerden çok önce

AKP’ NİN DIŞ POLİTİKASI ABD Genel Bakış 2

Geleneksel olarak, ABD de kim başkan seçilirse seçilsin, Rusya’nın gelişmesinden çok rahatsız olduğunu bulduğu her fırsatta açıklarlar. Aslında rahatsız oldukları Rusya’nın büyümesi ve gelişmesi değil, Rusya- Çin iş birliğinin artmasıdır. Hatta adı ne olursa olsun bu iki ülkenin askeri iş birliğini geliştirmeleri Amerikan yönetiminin kabusudur.

Doğal olarak İsrail’in, Ortadoğu’nun Baş belası Türkiye ile aralarında kontrol edilebilir bir tampon olması her fırsatta doğrudan veya dolaylı olarak işlenen konulardan biridir.

Son olarak pek belli olmamakla beraber yakın gelecekte mutlaka çok taraflı bir savaş çıkaracak olan su meselesidir ve bunun olması fazla zaman almayacaktır.

Türk dış politikası ikinci körfez harekâtından bu yana çok zorlu sınavlardan geçmiş ve başarısız olmuştur. Bunun ana nedeni, ülkeler hakkındaki siyasi görüşlerin ve alınan pozisyonların, sabah başka akşam başka olmasıdır. Aslında uzak veya yakın herhangi bir devletle kurulacak ilişkiye duygular egemen olamaz, sadece çıkarlar arasında bir denge kurulmaya çalışılır.Başka bir deyişle diplomasi de siyah veya beyaz yoktur yapılan siyasi manvralar grinin tonları üzerinde dolaşılır.

Ülkenin bir duruşu vardır ve bu duruş, dışişleri bürokrasi tarafından belirlenir, siyasi iktidarlar kendi kafalarındaki politikalara göre çok ufak rota değişiklikleri yaptırırlar, böylece herhangi bir konuda ülke görüşü ortaya çıkar. Bu görüş en alt seviyedeki veya en üst seviyedeki bürokratlar tarafından aynen uygulanır ve her zeminde savunulur. İktidar da olan siyasi görüşün temsilcileri de esasen kendilerinin belirlediği bu görüş çerçevesinde konuşurlar. Seçmene dönük birtakım hesaplarla ana politikaya aykırı demeç verilmez hele ağzına gelen söylendikten sonra söylediklerim yanlış anlaşıldı veya gazeteciler söylediklerimi çarpıttı, hiç denmez.

Doğal olarak belirlenen politikaya, ki o artık ülkenin o konudaki görüşüdür, ana muhalefet partisinin ise, uyma zorunluluğu yoktur. Her zaman, özellikle, politika belirlenirken, tam tersi savunulabilir, bunun bir sakıncası yoktur. Uluslararası politika bunu anlar ve bu da muhalefetin görüşüdür diye not eder.

Son yirmi yılda olup bitene ve uluslararası saygınlık açısından geldiğimiz yere bakılırsa, Yönetici kadrolarının ülkenin dış politikasına değil yön vermek, mevcudu bile uygulayabilecek durumda olmadığı görülür. Her şeyden önce parti kurmayları, dışişleri bürokrasisini anlamaya hiç niyetli olmadıklarını ve artık çok taraflı uluslararası ilişkiler değil, Sünni Müslüman devletlerle dış politikasız bağlantılar kurmaya başlama zamanının geldiğini söylemiş, bu Monşer ler le bu iş yürümez onun için kendi kadromuzu kuracağız da denmiştir.

  Bu söylemin beklenen adımları hızla atılmış, son derece deneyimli sefirlerden işe yeni başlayan meslek memurlarına kadar tüm Dışişleri kadrosu ilk günden değiştirilmeye başlanmış, sonuçta ortaya bu günkü durum çıkmıştır.

  Irak bu karmaşanın en belirgin örneklerinden biridir. Her şeyden önce merkezi Irak hükümeti ile ilişki kurulması gerekirken ve bu yapılıyor görüntüsü verilirken, Kuzey Irak’ta yerleşik 20 Kürt aşiretinden biriyle, Barzan aşiretiyle ilişki kurulmuş ve aşiret reisi zamanla çeşitli yöntemlerle büyütülüp beslenerek, bu günkü Başkan Barzani olmuş, Eylül 2017 de bağımsızlık referandumu yapacağını ilan ederek icat ettiği haritada Türkiye’den Güneydoğu vilayetlerinin tamamına yakınını referandum bölgesi içerisinde göstermiştir.

   Bu duruma Hükümet kanadı cılız tepkiler gösterirken Muhalefetin hiç sesi çıkmamıştır. Ayni kadro Diyarbakır’da kürdistan kurultayı düzenlerken ve güneyde kurulmasının hayal edildiği kürdistan kuzeyin yani T.C. topraklarının nasıl ve ne zaman tartışılacağı konuşulurken buna da Hükümetten bir tepki olmadığı gibi ana muhalefet partisi böyle bir konunun farkında bile olmamıştır.

   İktidar ve ana muhalefet partisinin, kendilerine özgü bir Kürt politikasının olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak görünen o ki AKP sadece Sünni Müslüman ve ihvan a yakın topraklarla ilgilenirken bu arada o bölge ile petrol ticareti yapmayı sürdürmekte, inşaat işlerinin çoğu bilinen müteahhitlere verilmekte, Süleymaniye’de yerleşik ve ne yaptığı bilinmez eski bir gazeteci de baş danışman olabilmektedir. Bu durumun Türkiye ve Irak arasındaki diplomatik ilişkilerle bir alakası yoktur ve görünen o ki zaten bu ülkeyle diplomatik bir ilişkide yoktur.

   CHP ye gelince şimdilik mahcup tavırla Kürtlere bazı hakların verilmesinden silahların susmasından bahsedilmektedir. Bu konuda yapılacak çok şey ve atılacak çok adım olmasına rağmen hiçbir platformda hiçbir tepkiye rastlanmamaktadır. Ayrıca son zamanlarda sık sık zaten asker eski asker değil çok zayıfladı güç kaybetti denerek sanki gelecekteki bazı siyasi manevraların şimdilik alt yapısı hazırlanıyor, görüntüsü de verilmektedir.

   CHP yönetimi hiçbir zaman anlayamadığımız bir nedenle dış politikaya ve gelişmelere soğuk bakmış tepkileri ise cılız hatta kimi zaman tuhaf olmuştur. Bu konu hakkında olay bazında detay yorumlara girmek istemeyiz ancak kadrosundaki çok değerli sefirlerden azami şekilde yararlanması ve iktidarı tenkit şeklini mahcubiyetten kurtarması bize göre hemen yapılması gerekenlerdendir.

    Sonuç olarak Türk Irak ilişkileri gerek iktidardaki parti gerekse ana muhalefet partisi açısından yoktur sadece bazı aşiretlerle ahbap çavuş ilişkileri vardır ve bu da dış politika değildir

   Suriye ile ilişkiler ise apayrı bir maceradır. Başlangıçta sınırlar kaldırılıp ortak Bakanlar Kurulu toplantıları yapılırken, Başkan Esad, Esed olmuş ve her şey değişmiştir. El yordamı ve günlük politik kararlarla konu buraya gelmiş, TSK Suriye’ye sokulmuş ancak ne yapacağı konusunda siyasi hedef verilmemiştir. Bu sınır ötesi operasyonlarda bir ilktir. Bu konu ana muhalefet partisi tarafından gündeme getirilmemiş sadece CHP genel başkanı tarafından askerin oraya ölmeye yollandığı söylenmiştir.

   Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunların bu kadar karmaşık hale gelmesinden biz raporu hazırlayanların görüşüne göre, Ana muhalefet de iktidar kadar sorumludur ve bu sorumluluğu hiç anlamamışlardır.

Sonuç olarak 

  Dış politikanın, iktidar partisi tarafından, kimi zaman anlaşılan kimi zaman da anlaşılmayan günlük politikalarla yürütüldüğü, hatta çoğu zaman olayların oluruna bırakıldığı, Türkiye’ de, sonucu ve yapılması gerekenleri anlatan bu bölümde, yapılacak şey, tespitlerle başlamaktır.

   Birkaç gün önce doksan dördüncü yılını kutladığımız genç cumhuriyet, hiç de öyle sanıldığı kadar kolay kurulmamıştır. Bu günlerde pek moda olan, nedenini ve bir türlü anlayamadığımız, Osmanlı hayranlarının o dönemdeki yöneticileri, istenen her şeyi emir kabul edip derhal yerine getirmelerine rağmen, bu ülkenin insanları, bütün yorgunluklarını, yokluğu, verdikleri şehitleri unutup, durumu içlerine sindirememiş, dünyanın ve bu ülkenin büyük çoğunluğunun, asrın lideri olarak, önünde eğildiği, büyük Atatürk etrafında birleşmiş ve bir ülkeyi yoktan var edip saygın sözü dinlenir olmasını sağlamıştır.

   Yapılmak istenen nedir, hemen sorulması gerekli ilk sorudur. Ortada 2023 hedefleri dolaşmakta ve bunun Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetten farklı olacağı, devletin vatandaşa ve haklarına göre değil, ümmete ve haklarına göre şekilleneceği el altından yayılmaktadır. Günlük yaşamda akla gelen her şey dini kisveye büründürülmekte her türlü açıklama dini motifler kullanılarak yapılmaktadır. İş o kadar ileri gitmiştir ki kadınlara saldırılar çocuklara tecavüz günlük olaylar haline gelmiş buna iktidar partisinin bir kanadı destek verirken, ana muhalefet hiçbir yorum yapmamış hatta sesini dahi çıkarmamıştır. Devlet protokolünün en üstünde yer alanlar, bazı padişahlardan sevgi ve saygı ile bahsederken, Atatürk devrimlerinin bu ülkeyi cahilleştirdiği savunulmaya başlanmıştır. Örneğin harf devrimiyle bu ülkenin geçmişini ve edebiyatını kaybettiği, fesin şapkaya göre daha İslami bir giysi olduğu savunulur olmuştur.

Bu toplumun bütün bunları kabullenemeyeceği bilindiği halde neden şartlar zorlanmaktadır, bu anlaşılamamıştır ve Ana Muhalefet partisinin neden bunların hiçbirine omurgalı bir çıkış yapmadığı ise hiç anlaşılamamıştır.

   Doğruları ve yanlışları olan on beş yıllık bir yönetimin, dış politika gibi uzmanlık isteyen son derece zor ve ağdalı bir konuda, yaptığı yanlışlıkları sıralayıp, hiç bir şey yapmayan, olaylar tersine dönüp hızla kaosa doğru sürüklenildiğinde, kendilerini aydın olarak tanımlayan tuhaf kişi ve guruplarla, ah ben söylemiştim beni dinlemediler demek, hele hele ana muhalefet partisi iseniz konulara sadece mahcup ifadelerle dokunup yapıcı hiç bir eleştiri ortaya koymamak, sadece biz sırada insanlara göre değil, herkese göre yanlış bir tutumdur. Bu nedenle konuya tamamen başka bir açıdan bakmak gerekir;

   Uluslararası İlişkiler fakültelerinde ilk öğretilenlerden biri, hangi siyasi görüşü benimserseniz benimseyin, Hariciye bürokrasisine, gerektiğinde onun arkasında durup lafının dinlenmesini sağlayan askeri bürokrasinin, kadrolarına, hiç dokunmamalısınız. Bunların kendilerini yeniden toplaması için geçen zaman sizin belki de her şeyi kaybedeceğiniz zaman olacaktır. İktidar partisi bir kısmı kendi içindeki kızgınlıklardan bir kısmı da, üst akıl adını taktıkları birilerinin telkiniyle, her ikisine de dokunmakla kalmamış dağıtıp geçmiştir.

   Adı geçen fakültelerde öğretilen bir başka yazılmamış kural, devletin bir konudaki tavrını göstermek istediğinizde söylediğinizden asla vaz geçmemelisiniz hele tam tersini asla söylememelisiniz. İktidar partisinin konuya ilişkin yaklaşımlarını tek tek inceleyecek değiliz ancak, çok ve sık yapılması nedeniyle uluslararası ilişkilerdeki en önemli şey olan güven kaybolmuştur ve Türkiye artık sözüne güvenilemez ülkedir. Bilindiği gibi dünyada sadece Sünni Müslümanlar veya ihvan taraftarları yaşamamaktadır. Çeşitli bölgelerdeki çıkarlarınızı savunmak için bazen konuyla alakası olmayan ülkelerle birlikte hareket etmek zorunda kalırsınız. Ancak söylediğiniz ve yaptığınız uymuyorsa size güvenilmez ve kimse de sizi dinlemez. Türkiye’nin 15 senede geldiği durum budur. Ana muhalefet partisi buna karşılık ne yapmıştır bilinmez ama kamuoyuna yansıyan bir şey yapmadığıdır. Siyaset bilimine göre bir parti iktidara sadece yapılanları tenkit ederek gelemez daha somut öneriler ortaya koymalı daha dik duruş sergilemelidir.

   Bu arada sürekli suskun kaldığını söylediğimiz ana muhalefet partisi, belki de kapalı kapılar ardında söyleyeceklerini en ağır biçimde söylüyordur. Bu doğru ise dahi, uygulanan siyasi tavır gene de yanlıştır. Kamuoyu, CHP’ nin herhangi bir olayda ne tepki gösterdiğini açıkça bilmek istemekte, bunu görmediği, duymadığı ve okumadığı zaman gene bir şey yapılmadı izlenimine kapılmaktadır. Yakın hatta çok yakın dönemde bu görüşün biz sıradan insanların kafasından silinmesi için gereken her şey yapılmalıdır.

Neticede Türkiye siyasi miyopların önderliğinde neredeyse 50 yıldır karanlık ve dar bir tünelde hızla duvarlara tutunarak ileri doğru düşe kalka koşmaya çalışmaktadır. Evet bu tünelin bir sonu vardır ve sonunda ışık gözükmektedir. Anlaşılamayan nokta görülen ışık tünelin ucumu dur yoksa karşıdan gelen hızlı tren midir?

OLMUYOR

Olmuyor beyler,

iktidara geldiğinizde dış politikanın yönetilmesi konusuna el atmaya karar verdiniz.İlk iş olarak yıllarını dış politikaya vermiş kariyer diplomatlarına tırpan atmak oldu. Böylece büyük bir birikim, yok oldu. Aslında düşünce sistematiğinize göre elinizde hazır yazılmış ”Stratejik Derinlik” kitabını her bölümünü uygulayarak başlayabilirdiniz, ne de olsa yazar da elinizdeydi,öylede yaptınız. Ancak geldiğiniz nokta, komşularla sıfır dost oldu. Bu yetmemiş gibi, ABD ve AB ye ,özetle sizinle ayni dünya görüşünü paylaşmayan tüm ülkelere, kendinizce yol gösterir, fikirlerinizi empoze eder oldunuz. Başlangıçta bu ben dahil omurgalı dış politikayı savunan herkese çok iyi geldi. Artık Dünya söylemlerinizi tartışıyor, politikalarınızı anlamaya çalışıyordu. Hayat ne güzeldi, Türkiye hızla küresel güç haline geliyordu. Ancak bir noktada deniz bitti. Durup dururken Mısırda ,ordu Mursiyi deviriverdi. sonrada Müslüman Kardeşlerin tozunu atmaya başladı. Yapılan hesaplara göre bu,politik söylemlerinizin sonunu getirebilirdi ve öylede oldu. Hergün başka fırsatta yapılan açıklamalara kimse ciddi bakmamaya başladı. Ancak yılmadınız, tüm diplomasi kurallarını çiğneyerek yeni hükümeti tanımıyacağınızı ilan ettiniz ve sefirinizi geri çektiniz. Evet kimse yeni rejimi tanımamıştı ancak iç politika manevralarıyla kimse de bunu açıklamamış elçisini geri çekmemişti. Aslında gözden kaçırdığınız nokta bugünki Mısırın Osmanlı İmparatorluğu kalıntılarından olduğu, ve ciddi bir dış politika geleneği olduğuydu. Tepkiler gelmekte geçikmedi, iki diplomatınıza, ki bunlar seviyesini düşürdüğünüz ilişkilerde Türkiyeyi temsil edecek kişilerdi, Mısır giriş vizesi vermedi ve ikidiplomat geri dönmek zorunda bırakıldı. Diplomatik lisanda skandal olan bu mesajı da okuyamadınız, hiç bir şey olmamış gibi yerlerine başkasını aramaya başladınız.
Bu tuhaf dış poliitikayı Suriye konusunda zaten baştan beri uyguluyordunuz. En baştan beri bir zamanlar sıkı dostunuz olan, beraber ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptığınız, Başer Esad la küstünüz. Ulusal çıkarların ön plana alınması gereken dış politika uygulamalarına, bir ülkenin, devlet başkanına küsmayi nasıl sığdırdınız kimse anlamadı.
Derken bir gün Esad kimyasal silah kullanıverdi. Ortalık ayağa kalktı, bütün ana oyuncular önce bu durumu çok fena cezalandıracaklarını söylediler, sonra konuyu parlementolarına taşıyıp macuna yatırdılar. Ancak yılmadınız, öyle geçerken uğradık olmaz daha uzun süreli askeri müdahale olmalı ve rejim değişikliği olmalı demeye başladınız,
Kimsenin size aldırmadığı, 90 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarını arayan ABD Başkanının, Türk Başbakanını aramadığı neden sonra fark edildi ve doğal olarak bu da sizler tarafından dikkate alınmadı. Irak harekatından önce ABD Başkanının yaptıklarının aynisi olan bu uygulama , okuma alışkanlığınız olmadığı için hiç dikkatinizi çekmedi.
Peki unutulan veya dikkate alınmayan neydi;
Herşeyden önce uluslararsı politikada üç tip oyuncu olduğunu anlayamadınız. Oyun kurucular belli idi ve kapalı bir kuluptü, kimseyi aralarına almazlardı. Burada tek öncelikli konu kendi ulusal çıkarlarıydı. Diğer ülkelerin kendilerine bu konuda yardımcı olmaları beklenir çoğu zaman da buna zorlanırlardı. Sizler dış politikayı yönetememeye başladığınızda Türkiye bu konumdaydı. Birde diğer ülkeler vardı ki bunların söylediğine genelde kimse aldırmazdı.
İşte saygıdeğer beyler siz Türkiyeyi bu guruba indirdiniz veya küme düşürdünüz. Bana kalırsa bu işi gercekten beceremiyorsunuz. Ya öğrenin düzeltin veya başka bir çare bulun…

Not : Bu yazı yedi yıl önce Temmuz 2015 e yazılmış ve O zaman var olan Radikal gazetesinde yayınlanmıştır.Doğal olarak bugünkü şartlar ile örtüşmesine rağmen Torbaya,çuvala,bavula doldurulup kabul edilen bazı yasalar uyarınca,Tümüyle değiştirilmiştir. Ancak örijinal hali arşivlerdedir ve arşivler asla unutmaz…

SRİ LANKA DA NELER OLYOR

Yazının başlığını okuyunca birilerinin ağzına geleni söyleyeceğini ve hakkımda hiç iyi düşünmeyeceklerini biliyorum. Bin bir sorunla boğuşan ve  yaşamak için gerçek bir savaş veren       bu yalnız ve güzel ülkenin insanları ,bazı ekonomistlerin her birinin kendine özgü bir iktisat teorisi  ile her gün başka bir çözüm yolu önerdikleri, ile uğraşmak yerine nerede olduğunu bile çok az kişinin bildiği Siri Lanka’ da neler olduğu na akıl yormak pek sağlıklı düşünce sistematiği olarak görünmez. Ancak acaba mesele bu mudur?

Dünyanın iki farklı yerinde o kadar benzeşen olay olur ki mutlaka bir yerlerde kayıtlara geçirmek zorunda kalırsınız. Uluslararası ilişkiler öğretilen bütün okullarda ders programının neredeyse yarısı “vaka çalışması” (Case Study) adı verilen özel siyasal olaylar üzerinden öğretilir ve bana göre Siri Lanka ile bazı ülkelerin benzerliği mükemmel bir vaka çalışmasıdır.

Bu yazıyı hazırlarken, bundan sonrası için iki yol vardı, ya bu ülkenin konumu, ekonomisi ve Türk ekonomisi ile karşılaştırmaları yazacaktım veya bu ülkede hızla gelişen ve sivil itaatsizlik düzeyine erişen halk hareketlerinden bahsedecektim ve ben ikinci yolu seçtim.

Eski adı Seylan, sonradan kim bilir hangi nedenle Siri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti olan bu ada devleti, Son elli yıllık süreçte, iki önemli siyasal olayla sarsılmıştır. İlki 1971 Seylan ayaklanmasıdır. Oluşan halk ayaklanmasının bastırılmasında, ABD, Çin Hindistan ve Sovyetler birliği önemli katkıda bulunduğu bilinmektedir. ’71 olaylarının en önemli sonucu nasıl başladığı bilinmeyen sosyalist dönemin bitmesi olmuştur.

İkinci yakın tarih olayı ise yaklaşık 27 yıl, sıcak şekilde yaşanan Tamil ayaklanmasının bastırılmasıdır. Bu bastırma olayına bazı kesimler Soykırım dahi diyebilmektedirler. Üstelik Tamil katliamının gerçekleşmesinde yine İngiltere’den Çine den, onayın ötesinde destek verildiği bilgileri de pek az değildir.

Sri Lanka yaklaşık 20 yıldır tek bir aile tarafından yönetilmektedir. Ya cumhurbaşkanı ya da başbakan hep Rajapaksa’lardan çıkmış tır. “Bu kadarı da olmaz” demeyin. Bu yıl başında hem Cumhurbaşkanlığı hem de Başbakanlık koltuğunda Rajapaksa ailesinden iki kardeş oturuyordu. Hükümette de altı bakan Rajapaksa soyadını taşıyordu. Anlaşılan devlet değil tam bir aile şirketi.

Kötü yönetim, yanlış ekonomi politikaları, enerji fiyatlarındaki hızlı yükseliş, Covid nedeniyle turizm gelirlerinde yaşanan azalma ve son olarak da Ukrayna savaşıyla başlayan gıda krizi Sri Lanka’yı hızla iflasa götürmüştür. Döviz rezervleri bir yıl içerisinde, Maliye Bakanı’nca açıklandığına göre, 50 milyon dolara inmiş, ve yanlış operasyonlar, aşırı SWAP işlemleri nedeniyle negatif rezerve düşmüştür. Âdeta tam takır kuru bakır hale gelen hazinesi 50 milyar doları bulan borçlarını ödemeye yeterli gelmiyor. Dış borçların önemli bir bölümü Çin’e ve Hindistan’a. Çin’in verimsiz yatırımlar için açtığı kredilerle Sri Lanka’yı bilinçli bir şekilde borç batağına soktuğu iddiaları var. Bu ay başında petrole olan talebi düşürebilmek amacıyla okullar tatil edildi. Haftalık mesai dört güne çekildi. Yine de benzin istasyonlarının önünde Güney Asya’nın en yaygın toplu taşıma vasıtası bizim “tuk tuk” dediğimiz ‘rickshaw’ların oluşturduğu kilometrelerce uzunluğundaki kuyruklar bitmek bilmiyor. İlaç bulunamıyor. Temel gıda maddelerine erişimde ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Ülkeden kaçan kaçana. Bu arada Rajapaksra ların cumhurbaşkanı olanı biraz nazlandıktan sonra önce Maldivler’e oradan da Singapur’a askeri bir uçakla kaçtı. Yanında, her halde siyasi geçmişindeki anıları temsil eden objelerin olduğunu pek zannetmem. Ekonomideki tüm bu olumsuzluklara rağmen haziran ayı için açıklanan resmi enflasyon oranı %54,6. Görünen o ki Sri Lanka’nın istatistik kurumunun dünyadaki benzer örneklerinden pek farkı yok.

Sonuç olarak ülkelerin yönetim biçimleri bazen birbirine benzeyebilir. Yukarıda anlattığım zırvaların hangi ülkedekilere benzediği ayrı bir sorun bana göre Burkina Faso’ya benziyor siz ne dersiniz?

MADRİT’ TE NELER OLDU 1

28-30 Haziran 2022 tarihleri arasında Madrid’de, kritik bir NATO Zirvesi yapıldı ve çok hassas iki konu görüşüldü ilki, NATO nun 2022 stratejik konsept değişikliği idi. Buna göre Rusya ve Çin in üye ülkeler tarafından nasıl algılanacağı kararlaştırılacak ve gerekli konsept değişikliği görüşülerek karara bağlanacaktı, ikincisinde ise iki yeni ülkenin teşkilata alımı prosedürü başlatılacaktı. Konsept değişikliği apayrı bir konu olduğundan ayrıca incelenmesi gerekecektir

Rusya Ukrayna çatışmasından sonra, ABD, planları neredeyse 25 sene önce yapılan Rusya’yı çevreleme harekatının Avrupa bölümünü tamamlamak amacıyla İsveç ve Finlandiya’nın örgüte girmesi için kulis çabalarını arttırmış, kendine özgü metotlarla Avrupa’nın tamamını ikna etmişti. Ancak Türkiye, teröre destek oldukları gerekçesiyle bu genişlemeyi kabul etmeyeceğini en üst düzeyden açıkladı. Bu veto ederim açıklaması mı idi yoksa konu hakkında görüş bildirme amacını taşıyordu, anlaşılamadı.

“Açık kapı” politikası izleyen ve bu politikanın uygulamasında büyük çelişkiler olan teşkilat, kapının kime açık kime kapalı olduğunu tarif etmekte zorluklar yaşamaktadır. Örneğin Makedonya Yunanistan’ın vetosu nedeniyle 27 yıl beklemiş üstelik ülkenin ismini değiştirmek için referanduma gitmiştir. Bu durumda açık kapının sadece ABD çıkarlarına uyanlara açık olduğunu söylememiz fazla yanlış olmayacaktır.

Bir ülkenin teşkilata alınmasının kuralları için, 4 Nisan 1949 tarihli NATO sözleşmesinin ilgili maddelerine göz atmak gerekir

“açık kapı” politikası izliyor. Bu politika, ittifakın kurucu anlaşmasının 10. maddesine dayanıyor.

Madde 10

Taraflar, bu Antlaşma’nın ilkelerini geliştirebilecek ve Kuzey Atlantik Bölgesinin güvenliğine katkı yapacak durumda olan herhangi bir Avrupa devletini bu Antlaşma ‘ya katılmaya oy birliği ile davet edebilirler. Davet edilen Devlet katılım belgesini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vererek bu Antlaşma ‘ya taraf olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti aldığı her bir katılma belgesinden tüm Tarafları haberdar edecektir.

Sadece okuma yazma biliyorsanız veya İngilizceniz alışveriş düzeyinde ise, bu maddeden anlayacağınız; Bir ülkenin istek yapması, teşkilat yetkili organlarca kabulü, yapılan resmi davet sonucu kabul metninin imzalanması ve teşkilata giriş, olacaktır. Ancak, istek yapan ülkenin NATO ya üye olması için bazı aşamalardan geçmesi gerekmektedir.

Öncelikle, NATO uzmanlarıyla davet edilen ülkenin temsilcileri Brüksel’de bir araya gelerek görüşmeler yapar. Bu görüşmelerde davet edilen ülkenin NATO’nun siyasi, yasal ve askeri şartlarını karşılayıp karşılamadığı, NATO üyeliğinin ekonomik, askeri, yasal, siyasi ve istihbaratla ilgili yükümlülüklerini yerine getirip getiremeyeceği müzakere edilir. 

Bu müzakerelerde, davetli ülkenin NATO şartları ve standartlarını yerine getirmek için reform yapıp yapmayacağı belirlenir ve bazı taahhütler istenerek kayda geçirilir

Sonraki aşamada, davet edilen ülke, NATO Genel Sekreteri’ne resmi niyet mektubu gönderir ve NATO üyeliğinin yükümlülüklerini ve üzerine düşen taahhütleri kabul ettiğini bildirir. Reform yapılacaksa bu mektupta reformların takvimi de belirtiliyor.

Üçüncü adımda NATO, Washington Antlaşması’na ilave katılım protokollerini hazırlanır. Böylece ittifakın kurucu anlaşması bir anlamda güncellenmiş olur. Bu protokoller, NATO ülkeleri tarafından imzalanır.

Katılım protokollerinin NATO üyesi ülkeler tarafından kendi ulusal yasaları ve prosedürleri uyarınca onaylanması gerekir. Onay süreci ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Örneğin onay için ABD’de Senato’nun üçte ikisinin oyu gerekirken, İngiltere’de parlamentoda resmi bir oylama gerekmemektedir.

Tüm üye ülkeler, kendi onay süreçlerini tamamladıktan sonra Washington Anlaşması’nı saklayan ABD’ye yeni üyenin katılımını öngören protokolleri kabul ettiklerine dair bildirim yapar. Burada Anlaşmayı saklayan ülke tanımıyla ABD ,ülke seçiminden giriş işlemlerinin uzamasına veya kısalmasına kadar her şeye müdahale edebilmektedir ve böyle bir yetkinin başka örneği yoktur. Ancak 1949 şartlarını düşündüğünüzde Galiplerin galibi ABD Washington antlaşmasını imzalayan 12 ülkeye her istediğini kolaylıkla kabul ettirmiştir. Bu ülkeler, Kanada, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Fransa, Portekiz, İzlanda, İtalya’dır

Son olarak bütün bu aşamalar tamamlanınca NATO Genel Sekreteri, yeni üyeyi ittifaka katılmaya davet eder, yeni üye de kendi ulusal yasal sürecini tamamlayarak katılım belgesini Washington Antlaşması’nı saklayan ABD’ye teslim eder ve NATO üyesi olur.

Serinin bu bölümünde NATO ya giriş şartlarını tanımlamaya çalıştık. Artık sıra İsveç Finlandiya arasında yapılan görüşmeleri ve Mutabakat muhtırasının aslında ne olduğunu incelemeye geldi.

BÜYÜKLERE MASALLAR 2

Evimin yanındaki küçük ağaçlıkta yaşayan saksağanlar, kargalarla olan savaşlarını bitirdikten sonra normal hayatlarına dönmüşlerdi. Çevredeki güvercinlere, bazen kumrulara sataşıyorlar, onlara bölgelerinde yaşam hakkı tanımıyorlar, küçük ağaçlığa ve buradaki yuvalarına yaklaştırmıyorlardı bile. Koloni liderleri olan 3 büyük saksağan artık sadece ağaçlığın değil hemen hemen tüm bölgenin en sözü geçen kuşları olmuşlardı. Ancak bunlar arasında bir tane vardı ki gerçek lider oydu. Aşağı yukarı tavuk büyüklüğündeydi. Lider görüntüsü veren diğer iki kuşu da ara sıra hırpaladığı köşeye kıstırıp tüylerini yolduğu da oluyordu. Dişiler üzerindeki saygınlığı ve beğenilirliği ise sınırsızdı. Gözüne kestirdiğini, kimdir kimin nesidir, arkadaşı varmıdır diye düşünmeden ve fazla da uğraşmadan bir köşede hallediyordu. Hiçbir saksağan buna karşı çıkamıyor hatta seslerini dahi çıkaramıyorlardı. Hasılı lider saksağan canlı, cansız her şeyin sahibi ve tek hâkimi idi. Bu hızlı yaşamın doğal sonucu olarak, Kolonide birbiriyle kardeş bir sürü yavru saksağan olmuştu ve şundan çok eminim ki, Lider saksağan çocuklarının çoğunu da tanımıyordu bile.

 Kolonide görüntüde işler büyük bir düzen içerisindeydi, daha doğrusu liderin koyduğu kurallar geçerliydi, diğer saksağanlar, değil bu kuralları değiştirmek, hayatı kolaylaştıracak başka bir uygulama düşünemiyorlardı bile. Görüntüde bütün saksağanlar eşitti. İş paylaşımına göre çalışıyorlar elde edilen ganimet, Lider yüklüce miktardaki payını aldıktan sonra kalanlar arsında eşit olarak paylaşılıyordu. Ancak görülen farklıydı. G. Orwel’ in dediği gibi, bütün saksağanlar eşitti ancak bazıları daha fazla eşitti. Kolonide daha fazla eşit olanlar paylaşılan ganimetin çoğunu ve en güzel yerini onlar alıyor, fiili olarak çalışmıyorlar sadece yapılanları denetleyip, emre uymayanları bir kenarda yoluyorlardı.

Bu arada son büyük savaşın mağlubu kargalar taktik değiştirmişlerdi. Artık beşerli onarlı sürüler halinde buldukları zayıflara saldırıyorlar tüylerini iyice yolduktan sonra hep beraber kaçıyorlardı. Saksağanlar bir süre olayı gözlediler ve kuvvetlerini bir yere toplamak yerine ayni sayıda guruplar halinde kargaları beklemeye başladılar ve sonuçta kargalar gene yenilerek bu sefer ortadan, belkide bir süreliğine kayboldular. Ağaçlıkta yaşayan bir de baykuş ailesi vardı. Erkek olanı kirli beyaz oldukça iri bir kuştu ve saksağanlar bu aileye hiçbir zaman dokunmadılar, dokunamadılar.

Bir sabah ağaçlığı çeviren tel örgü üzerinde koloni liderlerinden ikisinin kendi iriliklerinde ancak yavru olduğu anlaşılan kıvrık gagalı ne olduğunu bilemediğim bir vahşi kuş yavrusunun kanatlarını yolmaya başladığını gördüm. Bir iki tüyden sonra yavru kuş hırsla çırpındı ve genlerinden gelen güçle iki saksağanın elinden bir hamlede kurtuldu sonrada hızla yükseldi ve gözden kayboldu. Başlangıçta, saksağanların her zamanki edepsizliklerden biri olduğunu zannettim bir hafta kadar sonra meselenin o kadar basit olmadığı anlaşıldı.

 Fırtınalı bir öğle üzeri gökte 3 kuş belirdi. Çok iri iki kuş ve bir de geçen gün yolunan yavru kuş. Hemen içeri girip Google dan bölgede yaşayan vahşi kuşları listelemesini istedim. Resimlerden çıkan sonuca göre bu bir bozkır kartalı ailesi idi, yerleşim yerlerinde çok az görülürdü ve yaşam alanları, kontrolsüz yapılaşma yüzünden, daraldığından çok az sayıda kalmışlardı. Kanat açıklıkları tahminen 180 cm olan iki kuş ve daha küçük olanı bir aile idi ve belli ki geçen gün saldırıya uğrayan yavrularının intikamını almaya gelmişlerdi. Ağaçlıkta bir anda bütün saksağan sesleri kesildi, yaprakların arasından görebildiğim kadarıyla bütün yönetim kadrosu en sık yaprakların olduğu yerlere sığındılar bu arada lider hiç görülmüyordu belli ki o hepsinden iyi saklanmıştı.

Bozkır kartalları, bir süre olağan üstü zariflikle kanat çırpmadan havada süzüldüler. Ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını çok merak ediyordum onlarda bir iki yavruyu yolup bırakacaklar mıydı yoksa başka planları mı vardı. Yarım saate yakın süzüldükten sonra kartallardan bir tanesi acı bir çığlıkla dalışa geçti ve ağaçlardan birine hızla yaklaşmaya başladı. Ağaçlardan bir saksağan yükseldi ve aynı anda havadaki ikinci kartal havalanan saksağan liderlerinden birini havada yakaladı ve öldürdü ve götürüp ağaçlara attı. Tekrar yükseldiler ve o gün o ağaçlıkta üç lider saksağan yöneticisini havada öldürüp getirip gene ağaçların arasına attılar. Sonra tekrar yükseldiler ve iki vahşi çığlık atıp uzaklaştılar. Gördüklerimden donup kalmıştım. Saksağan kolonisinin bugüne kadar ki saldırılarında hiç ölüm olmamıştı, neticede birini yakalayıp tüylerini yolup bırakıyorlardı. Ancak son olayda kendi yavrularına saldıran ve sorumlu tuttukları lider konumundaki üç saksağan kartallar tarafından öldürülmüştü. Ne yavrulara ne dişi saksağanlara ne yuvalara dokunmuşlardı sadece sorumlu bulduklarını yok ederek sakın bir daha denemeyin mesajını net bir biçimde anlatmışlardı. Takip eden günlerde kartallar bir daha görünmediler, saksağanlar da aralarından başka bir lider seçtiler, yeni seçilen eskisi ne yaptıysa ayni yoldan devam etti ve kartal yavrularına bir daha kimse bulaşamadı. O olaydan sonra ne saksağan kolonisinin yaptıklarını ne de kargalarla bitmeyen savaşlarını bir daha izlemedim.

Peki, şimdi bize bunları neden anlattın diye sorulabilir. Cevap aslında basit, Hiçbir gizli mesajı, art gayesi , perde arkası senaryosu yok sadece bir hayvan hikayesi bu…

BÜYÜKLERE MASALLAR

Oturduğum evin arka tarafında bir ağaçlık var, genelde kavak ağaçlarından oluşmuş aralarına nereden katıldığı belli olmayan adını bile bilmediğim, öğrenmek için çaba da sarf etmediğim bir sürü başka ağaç. Çevresinde yükselen, adına her nedense Site denilen günün modası çok katlı binalara, buralarda yaşayan duyarsız umursamaz ve sadece o günü yaşamaya çalışan insanlara, inadına ve en azından şimdilik yaşama tutunan bir ağaçlık işte.

 Bu ağaçlıkta yaşayan saksağan kolonisi, eve taşındığımda benim ilk dikkatimi çeken şey olmuştu. Kendilerine özgü kuralları vardı. Her şeyden önce tek eşliydiler, yuvalarını ulaşılması zor yerlere bazen de tam tersi yerde çalılıkların arasına yaparlardı.

Koloninin çok ilginç bir nöbet sistemi vardı, birbirine yakın olan yuvalarında en az bir yetişkin, doğal olarak bir erkek, gece ve gündüz nöbetçi olurdu. Kendilerine göre düşman belledikleri türler yaklaştığında iğrenç sesle haykırarak herkesi ayağa kaldırırlar ve nasıl planladıklarını hiç anlayamadığım savunma düzenine geçerlerdi.

Biraz da hırsızdı keratalar, ortada, balkon kenarında hiç yiyecek bir şeyler bırakmaya gelmezdi. Hemen organize olurlar, bir şekilde ama mutlaka o yiyeceği çalarlardı. Bu işi o kadar doğal yollarla yaparlar ve kendilerinde o derece hak görürlerdi ki sanki birini yakalayıp ne yapıyorsun sen diye sorsanız sanki, ne yapalım ağabey ekmek parası evde çoluk çocuk aç ,yemek beklerler zaten iş de yok, diyeceklermiş gibi gelirdi bana.

Yetişkinleri, genelde neredeyse tavuk kadar iri olduklarından çevrede pek düşmanları yoktu. Ara sıra çevrede daha az sayıdaki kumru kolonilerinden birini iki saksağan kıstırır, bağırta bağırta   tüylerini yolarlar sonra serbest bırakırlardı. Sanki bizden birine bulaşırsanız başınıza gelecek budur gibilerden bir mesaj ileterek…

Ara sıra bazı kediler koloninin yaşadığı ağaçlıktaki yavru saksağanları gözlerine kestirirlerdi. Bunu aniden kopan cayırtıdan anlardım. En irilerinden iki saksağan kedileri havadan takip etmeye başlar, kedi kaçarak kurtulacağını zannederdi, halbuki bilmezdi ki arazi üstünlüğü ve hava hakimiyeti saksağanlardaydı. Zavallı kediyi orada burada sıkıştırıp orasından burasından tüylerini yolarlar ve bunu zavallı hayvanı canından bezdirip kapalı bir yere kapağı atana kadar sürdürürlerdi.

 Bir gün gene civarda yaşayan bir karga kolonisi, o ağaçlığa göz koydu. Ağaçlar yüksek ve çevrede yiyecek boldu. Çevredeki insanlar tuhaf yuvalarının camlarına yiyecek falan bırakıyorlardı, doğadaki en zeki yaratıklardan birini reisi olan koloni lideri, o ağaçlığa girip saksağanları oradan kovmaya karar verdi.

 O sabah ağaçlıktan alışılmadık sesler gelmeye başladı. Ağaçların sıkça hareket etmesi olup bitenleri anlatıyordu. Kargalar birazda iriliklerine güvenerek ufak sürüler halinde saldırıya başladılar. Ağaçlıkta kıyamet kopuyordu ve bana sıkı eğlence çıkmıştı. Kendi kendime, kargalar benim bildiğim kargalar ise bu akşam ağaçlıkta yönetim el değiştirir diye düşündüm. Doğal olarak da yanıldım. Saksağanlar kuvvetlerini derhal bölerek, ağaç ağaç bölgelerini savunmaya başladılar. Bu durum kargaları da sayıca bölünmelerine yol açtı ve gün sonunda kaybettiler. Ertesi gün tahmin ettiğim oldu ve kargalar büyük sürüler halinde gelerek sayı üstünlüğünü ele geçirdiler, daha doğrusu öyle zannettiler. Saksağanlar gece bütün yavrularını daha emniyetli bir yere taşımışlar başlarına yaşlı ama deneyimli dişilerden birkaç tane nöbetçi bırakmışlardı. Geriye kalanlar sabah erkenden ağaçlara dağılmış yuvaları boş bırakmış ve kargaların girmesi için bir kapıyı da açık bırakmışlardı. Ve kargalar bu tuzağa düştü bütün güçleriyle o kapıdan geçip yuvalara saldırdılar ondan sonra ise olanlar oldu artık ağaçlıktan sadece tüyleri yolunan kargaların sesi geliyordu.

Ancak ,Kargalar pes etmedi kuvvetleri geri çekip dinlenip yenileri ağaçlara yolladılar, ancak saksağanlar küçük guruplar halinde ağaçlıktan çıkıp dinlenen kargaları kovup içerde kalan kargaların lojistik desteğini kestiler ve sonunda kargalar tamamen taktik değiştirip bölgeyi terk ettiler. Bu günlerde ara sıra ve ağaçlığın nispeten boş olduğu saatlerde saldırıp yuvalardaki yavruların ve o arada kıstırdıkları dişilerin tüylerini yolmakla meşguller. Ancak bölge hala saksağanların

Peki, ben bu kadar şeyi neden anlattım, eskilerin dediği gibi kıssadan hisse ne (şimdikiler önermesi nedir diyorlar galiba). Onu da oturup kendiniz bulun. Bu ağaçlık nerededir, saksağanlar kimlerdir, kargalar kimlerdir hadi oturup düşünün biraz… Sakın yanılıp kendinize vazife icat etmeyin ben sadece iki kuş kolonisinin bölgenin kontrolü için yaptıklarını anlattım o kadar…

KARMAŞA

 O kadar baştan kara gidiyoruz ki bu iş nasıl toparlanacak siyasi kadrolarda, iktidarı ve muhalefeti ile bilen yok. Herkes bulduğu ve kamuoyuna mucize gibi sunduğu yöntemin, her bir şeyi bir anda düzelteceğini aydınlık günlerin çok yakın olduğunu gördüğü, her kameraya söylüyor ve muhalefetteki münafıkların aslında bu işi hiç bilmediklerini öne sürerek o kameraya olan görevini tamamlıyor ve başka kamera aramaya başlıyor.

Ekonomik gidiş ile başlamak iyi olacaktır diye düşünürüm. İktidar partisi ekonomistlerine göre yüksek faiz sebeptir ve enflasyon ise bunun neticesidir. Bu nedenle merkez bankasının politika faizlerini düşürmek gerekir. Böylece hem ihracat artacak hemde cari açık kapanacaktır. Dolar biraz kıpırdayabilir bu ise ihracatçıların işini kolaylaştıracak ve rekabetçi fiyatların oluşmasına sebep olacaktır. Özet olarak bu teori Türkiye’yi girdiği sorunlar yumağının dışına çıkaracak. Kaçınılmaz olarak iktidar partisi içerisindeki bir gurup oyu konsolide etmek içinde, Nass orada dururken kimse bizden faiz artırımı beklemesin söylemi ortaya atıldı. Doğal olarak da T.C Anayasasının üçüncü maddesi unutuldu veya unutulmuş görünüp dikkate alınmadı

Muhalefet partilerinin böyle saçma ekonomik teoriye hiçbir yayında rastlamadıklarını söylemelerine rağmen önce birkaç kez Merkez Bankası başkanı ve maliye bakanı değişti, sonunda birkaç para kurulu toplantısı sonucu Merkez bankası Politika faizini %14 e kadar indirdi. Bu mucize ekonomik teorinin fikir babalarına göre dolarda bir miktar artış olacaktı ancak sonra tekrar eski seviyesine dönecekti. Öyle de oldu dolar 16 liraya kadar çıktı ve bir daha geri dönmedi. Bu arada G20 lerin neredeyse tamamının merkez bankaları faiz arttırmaya devam etti.

İktidar partisi faiz artırımının gerektiğini öne süren muhalefet partileri önce münafıklıkla sonra da terörist olmakla suçladı ve bunun doğal sonucu olarak insanlar düşündüklerini söylemekten korkmaya başladı. Ortada tek bir söylem dolaşmalıydı öylede oldu. Faizleri düşürmek iyi bir şeydi ve bizi aydınlık gelecekler bekliyordu.

Doğal olarak öyle olmadı cari açık büyüdükçe büyüdü, ihracatın ithalatı karşılama oranları azaldıkça azaldı siyasilerin birbirlerine karşı kullandıkları söylemlerin düzeyi görülmemiş seviyelere indi ve küfretme ile alenen hakaret arasında bir yerde kaldı.

Ekonomi bu ülkedeki tek sorun bu değildi bir de borçlar meselesi vardı. Türkiye kısa vadeli borçlarını ödemek için 180 milyar dolara ihtiyaç duyuyordu, siyasi risk puanı 800 ü bulduğundan kimse borç vermiyordu üstelik bu borcun nasıl ödeneceğini de kimse bilmiyordu.

Bu arada Ülkeye yeni terörist tanımları ortaya çıktı. Örneğin gezi olaylarına katılanlar katıksız teröristti, sürtüktü. Yardım edenler ise Sarosçuydu

Yarım asırlık kavgalımız PKK ve türevleri için Kuzey Irak’a girildi. Sürekli olarak Kandil algısı yaratıldı ancak esas harekât istikameti Gara Sincar ekseni olmalıydı. En azından asker profesyoneller böyle görünmesini istediler bölge Suriye harekâtı içinde ele alınacaktı

Rusya Ukrayna savaşı patlayınca dikkatler dış politikaya çevrildi. Türkiye bu iki ülkeyi barıştırmak ve savaşı durdurmak için arabuluculuğa soyundu. Taraflardan birinin bunu kabul etmez görünmesine karşın konu herkese farklı satıldı ve doğal olarak inandırıcı olmadı.Her iki ülkenin devlet başkanı ile defalarca telefonda görüşüldü. Ağırda olsada bazı ilerlemeler kaydedildi. Bu arada Ukrayna’daki Türk vatandaşlarının tahliyesi birinci sınıf bir operasyondu. Hariciyedekiler bu işe, prensip onayı dışında, hiçbir politikacının karışmasına izin vermemişlerdi

Yunanistan gün geçtikçe daha saldırgan söylemlere başladı. Artık açıkça oraya gelirsem çok fena yaparım demeye başladı. Kendi başına buna cesaret edemeyeceği açıktı ancak arkasında, iki karış toprağında 19 adet askeri üs verdiği ABD vardı. Başbakan Mitçotakis geliştirdiği şikâyet politikası ile ABD ye gitti kongrede bilmem kaç defa sözü alkışlarla kesildi Aslında söylediği çok basitti. Türklere F16 Blog 70 vermeyin bize f 35 verin diyordu. Türkiye bu saçmalıkları sabırla dinledi ve kimse bu zata ayıp el işareti yapmadı. Sadece Dışişleri bakanı bir kez daha, anlaşmaları ihlal edip adaları silahlandırmaya devam ederseniz, buraların mülkiyetini tartışmaya açarız dedi bu diplomatik kavgada yapılabilecek açık tehditlerin en diplomatçası idi.

Bu arada her nedense, boşanmış eşlerde kadın eski kocası tarafından en hafifinden bıçaklanarak, biraz parası varsa namlusu değiştirilmiş oyuncak tabancalarla öldürülüyorlardı. Dakika başı dövülen veya öldürülen doktorlar da dikkate alındığında ve her iki olay beraber okunduğunda, sebebin toplumu birleştirmek yerine tam ortasından ayırıp kutuplaştırma çabalarından meydana geldiği sırıtıp duruyordu ve kimse yaptığı bu büyük kötülükten vazgeçer gözükmüyordu

Bütün bu kadar lafı neden yazdığıma gelince;

Türkiye çok zor bir dönemden geçmektedir ne AKP ne de CHP durumu düzeltmek için bir şey yapmamakta sadece seçimlerde nasıl karlı çıkacağının çalışmaları üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Ancak bir gün keser dönecek beraberinde sapı da döndürecektir. O zaman ne olacağını ise bilen biri veya birileri bulunmamaktadır en önemli sorun yukarıdakilerden hiçbiri değildir. En önemli sorun seçimi kazanmak ve diğer tarafı silmektir.

VETO

Son günlerde NATO’daki siyasi gerilim aniden yükseldi. Rusya’yı çevreleme planının bir parçası olarak Finlandiya ve İsveç’in örgüte kabulü uzun zamandır planlanan genişleme politikasının ilk adımıydı ve bunu Gürcistan Ermenistan ve Azerbaycan takip edecekti ancak sayın Cumhurbaşkanının bu genişleme etabına önce olumlu bakmadıklarını, ertesi günde kabul etmeyeceklerini açıklaması üzerine tam deyimiyle çanak çömlek patladı.

İlk tepki Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinisto’ dan geldi

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaklaşık bir ay önce bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim ve benden önce inisiyatif alarak ‘NATO’ya başvuruyorsunuz ve biz bunu olumlu değerlendireceğiz dedi. Bundan sonraki açıklamaların tamamında Türkiye’nin fikrini değiştirdiğinin altını çizdi.

İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde, meseleyi diplomatik zeminden çıkararak küstah bir açıklamayla Türkiye’yi tehdit etmeyi tercih etti: 

“NATO’daki bütün ülkelerin desteğini istiyoruz. NATO’nun önemli ülkeleri bizim arkamızda. Bizimle ve o ülkelerle iyi geçinmek, Türkiye’nin çıkarına olur.”

Bu açıklama daha çok Türkiye’ye sokak üslubuyla sataşmaktan ziyade yerine oynadığı Başbakan Andersson’u sıkıştırmak amacı güdüyordu. Siyasi çarklar derhal işledi Bakan Linde geri plana çekilerek Başbakan Andersson inisiyatif aldı. Dışişleri Bakanına ise görevi gereği imzalamak zorunda olduğu İsveç in NATO’ya müracaat protokolünün imza törenini canlı yayınlatarak TV de poz vermek kaldı.

Peki bundan sonra ne olacak, Türkiye bu genişleme etabını veto edebilecek mi yoksa her seferinde olduğu gibi ikna edilerek vetosunu kaldıracak mı? Önce NATO sözleşmesinin 10 uncu maddesine bir göz atalım;

Madde 10 – Taraflar, bu Antlaşma’nın ilkelerini geliştirebilecek ve Kuzey Atlantik Bölgesinin güvenliğine katkı yapacak durumda olan herhangi bir Avrupa devletini bu Antlaşma ‘ya katılmaya oy birliği ile davet edebilirler. Davet edilen Devlet katılım belgesini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vererek bu Antlaşma ‘ya taraf olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti aldığı her bir katılma belgesinden tüm Tarafları haberdar edecektir.

Burada açıkça belirtildiği gibi Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğine katkı yapacak Avrupa devleti, sadece oy birliği ile anlaşmaya katılmaya davet edilebilir. Bu durumda Türkiye’nin bu iki ülkeyi veto etmesi durumunda davet prosedürü ileri işlemez. Durdurulur ve veto eden ülke üzerinde baskı kurularak ikna edilmeye çalışılır. NATO genel sekreteri seçiminde, Türkiye Rasmussen i veto etmiş ancak baskılar üzerine Genel sekreterin, Türkiye’ye gelerek özür dilemesi koşuluyla vetosunu kaldırmıştı. Rasmussen Türkiye’ye gerçekten geldi ve kırılan kolu için özür diledi ve gitti.  

Türkiye, birazda seçimlere yönelik iç politika manevrası kokan bu konuda, gerçekten iki ülkeyi veto ederse, yapılan müracaatlar askıya alınır ve talepler ortaya konur. Türkiye, ABD’den F16 paketine senato onayı nın çabuklaştırılmasını isteyebilir. Başkan Biden ve Dışişleri olumlu görüş belirttiğinden bu isteğin karşılanması kolay olabilir. Ancak ABD dış politikası bu türden baskıcı talepleri pek kabul etmez ancak f16 paketini de askıya almaz bunu devamlı Demokles’in kılıcı gibi gündemde tutmayı tercih eder.

İsveç ve Finlandiya özellikle YPG ile olan ilişkilerini bir süre için askıya alabilir. Özetle başta Türkiye olmak üzere kimse tam olarak istediğini elde edemez. Buna karşılık, bak istediğini yaptık hadi vetonu kaldır baskısı artar. Beş paramızın olmadığını hiç hesaba katmıyorum bile.

Bir başka politik manevra olarak Türkiye alabildiğini aldıktan sonra vetosunu kaldırır ve iki ülkenin kabulünü onaylar ancak sonraki prosedürü geciktirmeye milli onay aşamasını ertelemeye başlar. Bu türden alaturka manevralar NATO sözleşmesinin 11’inci maddesi tarafından engellenmektedir;

Madde 11- Bu Antlaşma Taraflarca kendi anayasal süreçleri uyarınca onaylanacak ve hükümleri uygulanacaktır. Onay belgeleri en kısa zamanda Amerika Birleşik Devletleri Hükümetine teslim edilecek, bu Hükümet de aldığı her belgeden tüm Tarafları haberdar edecektir. Antlaşma, Belçika, Kanada, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri dahil olmak üzere imzacıların çoğunluğu tarafından onaylanır onaylanmaz, onaylayan Devletler arasında yürürlüğe girecektir; diğer Devletler açısından ise onaylarının verildiği tarihte yürürlüğe girecektir.

Burada açıkça yazıldığı gibi bu tür engellemeler kolaylıkla aşılabilecek durumdadır. Anlaşmanın çoğunlukta olan devletler tarafından milli kabulleri hızla yapılır ve İsveç ve Finlandiya NATO bünyesine alınır. Artık sıra Rusya’yı çevreleyecek diğer ülkelerdedir. Bunun anlamı Türkiye hiçbir şey elde etmeden veto kartını kullanmıştır. Doğal olarak bunun siyasi bir bedeli olur ve zamanı geldiğinde ödetilir.

Sonuç olarak, şartların en kötüsünün olmamasını ummalıyız. İsveç ve Finlandiya’nın NATO ya alınmasına karşı çıkılmasına gerçek nedeninin, seçimler için iç politikada bu olayı kullanarak prim yapma çabası olduğu ortaya çıkarsa, sonuçta ödenecek faturanın kime kalacağı önem kazanacaktır ve doğal olarak bu AKP olamayacaktır. Biz ise, böyle başarısız dış politika manevralarına ümit bağlayarak çıkacak büyük problemleri ülkenin sırtına yıkıp gitmeyi hazmedebilmek için, şimdilik, sadece dişlerimizi sıkıp yazık diyebiliriz.

KAMU YATIRIMLARI

2001-2021 yılları arasında Bu Ülkede çok tuhaf bir yatırım modeli gelişti. Aslında modeli Türkiye’nin icat ettiğini söylemek pek doğru olmaz. Aynı dönem içerisinde Brezilya, Hindistan hatta Çin bile ayni modeli kullanarak ülkelerinin alt yapılarına yatırımlar yaptı. Portekiz yazısında açıkladığım gibi ortaya ne kadar ihtiyaç olduğu tartışılan devasa yollar köprüler kullanılmayan hava alanları, çıktı. Elektrik dağıtımı fiyatları ucuzlatacağı ve kalite artacak denerek geniş bir özelleştirme furyası başladı. Gelinen nokta ise ortada…

Bu yazıdaki bütün veriler Dünya bankasının Alt Yapıya Özel Sektör Katılımı (Private participitation in infrastructure-ppi) raporlarından alınmıştır. Bu verilerin tümüyle doğru veya tümüyle yanlış olduğunu söylemek hatta kısmen doğru veya yanlış olduğunu söylemek pek mümkün gözükmemektedir ancak eldeki tek derli toplu veri seti budur. Meseleye bu açıdan bakılmalıdır

1990-2017 yılları arasında en çok özel sektör katılımlı kamu yatırımı yapan ülkeler

                                           Brezilya         385.5 Milyar USD

                                           Hindistan       252.9 Milyar USD

                                           Çin                 163.8 Milyar USD

                                           Türkiye          136.1 Milyar USD

2002-2020 yılları arasında en çok özel sektör katılımlı kamu yatırımı ihalesi alan 10 Şirket

 Limak                                             49   Milyar USD

 Odebrecht (Brezilya)                      43   Milyar USD

 Cengiz                                             42.1Milyar USD

 Kolin                                               40.4Milyar USD

 Suez (Fransa)                                  38.5Milyar USD

 E.10 (Almanya)                              37   Milyar USD

 Kalyon                                            36.6 Milyar USD

 MNG                                              35.6 Milyar USD

 Galvad (Brezilya)                           25.7 Milyar USD

 ENEG                                             21    Milyar USD     

Görüldüğü gibi en çok özel sektör katılımlı kamu yatırımı ihalesi alan 10 şirketten beşi Türk şirketidir ve bu gurur duyulası bir durumdur…

1990-2021 yılları arasında özel sektör katılımlı kamu ihalelerinin sektörlere göre dağılımı;

Hava alanı                                         44.9 Milyar USD

Elektrik Dağıtımı                              64.5 Milyar USD

ICT                                                      6.6 Milyar USD

Yollar                                                 27.5 Milyar USD

Limanlar                                              3.6 Milyar USD   

Diğer sektörler                                     4.0 Milyar USD Bu gurupta doğal gaz, çöp ve atık su

                                                                                      Tesisleri vardır

Son yıllardaki bir başka tuhaf alışkanlık İhale kanununun 21/b maddesinin, yoğun biçimde kullanımı ve bütün alım prosedürlerinin önüne geçmesi olmuştur. Nedenini incelemeden önce bu meşhur maddenin ne demek olduğuna bakalım;

Kamu İhale Kanunu’nun 21’inci maddesinin b bendi “Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya yapım tekniği açısından özellik arz eden veya yapı veya can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından ivedilikle yapılması gerekliliği idarece belirlenen hallerde veyahut idare tarafından önceden öngörülemeyen olayların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi olarak yapılmasının zorunlu olması” durumunda açık ihale yerine pazarlık yönteminin kullanılmasına olanak sağlıyor. 

 Son bir yılda kamu idarelerinin “salgın, savaş, acil ve özellikli iş” istisnasından yararlanarak yaptığı alımlardan bazıları şöyle:

• Adalet Bakanlığı: Büro mobilyası alımı, eğitim binası ve otel tefrişatı, yeni cezaevi ve adalet binası projesi,

• Aile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (Eski): Araç kiralama, toplantı salonu tadilatı, tuvalet kâğıdı ve havlu alımı,

• Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı: Merkez ve taşra teşkilatı için araç kiralama,

• Bayındırlık ve İskân Bakanlığı: Lojman balkonu ve çevre düzenleme, hizmet binası onarımı,

•Belediyeler: Araç kiralama ve satın alma, konferans salonu düzenlenmesi, kapalı halı saha yapımı, Ramazan etkinlikleri hizmet alımı, kır kahvesi ve kır lokantası inşaatı, sera yapımı, spor sahası inşaatı, ağaç alımı, geleneksel tıp uygulamaları merkezi tadilatı, belediye hizmet binası, sosyal tesis inşaatı, iletişim danışmanlığı hizmet alımı, kırtasiye seti alımı, kültür ve sanat etkinlikleri organizasyonu, profesyonel sinema sistemi, millet bahçesi, cami yapımı, mevsimlik çiçek, cep telefonu alımı, ters ev yapılması, kuaför seti alımı, turistik tesis yapımı,

• Çevre ve Şehircilik Bakanlığı: Araç kiralama, çevre düzenlemesi, hizmet binası yapımı ve tefrişat işleri, fotoğraf ve video çekimi,

•Diyanet İşleri Başkanlığı: Radyo-tv hizmetleri için 30 kalem malzeme alımı, Akışkan Zamanlarda Değerli Yaşamak serisi 13 kitap, Kitap Medeniyeti serisi 15 ile Divan serisi adlı eserlerin basım hizmet alım işi, Dinim İslam, 4-6 yaş grupları için Kuran Kursları öğretici, etkinlik kitabı, kargo taşımacılığı,

• Dışişleri Bakanlığı: Araç kiralama,

• Döner Sermaye Saymanlıkları: Araç kiralama, Uluslararası Polis Akademileri Birliği Konferansı, Genel Kurul Toplantısı ve Yürütme Kurulu Toplantısı hizmet alımı,

• Düzenleyici ve denetleyici kurumlar: Araç kiralama, hizmet binası, konferans salonu, fuaye alanı onarımı,

• Gençlik ve Spor Bakanlığı: Araç kiralama, hizmet binası onarım ve bakımı, Türkiye Geleneksel Türk Okçuluk Federasyonu Antrenör Eğitim Kampı organizasyonu, Genç Ofis Kitap ve Kahve merkezleri için mal alımı, milli ve manevi değerleri geliştirme gezileri, kamp organizasyonları,

• Hazine ve Maliye Bakanlığı: Araç kiralama,

• İl Özel İdareleri: Araç kiralama, ahşap kameriye alımı, vali konağı onarımı, vali konağı kış bahçesi yapımı,

• KİT’ler: Araç kiralama, çay sunumu, sekretarya gibi hizmetler için personel alımı, masa alımı, drone ile video çekimi, organizasyon işi,

• Kültür ve Turizm Bakanlığı: Tefrişat alımı, araç kiralama,

• Orman ve Su İşleri Bakanlığı: Araç kiralama,

• Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı: Araç kiralama,

• Sosyal Güvenlik Kurumları: Reklam ve tanıtım kampanyası, araç kiralama,

• Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı: Sahil düzenlenmesi, kontrollük ve danışmanlık hizmeti alımı, Ulusal Ulaştırma ve Lojistik Ana Planı hazırlanması, araç kiralama, havalimanı inşaatı, liman inşaatı, metro hattı aracı temini ve işletmeye alımı, balıkçı barınağı inşaatı, helikopter alanı inşaatı.

Meğer son yılda ne çok doğal afet, salgın can ve mal tehlikesi olan olay olmuş. Dünyadan haberimiz yokmuş aslında, anlaşılan ot gibi yaşıyormuşuz…

KAOS

Ülkenin içinde bulunduğu zor durum yalnızca bir kelimeyle tanımlanabilir. KAOS. Olayları tek tek de ele alsanız, hepsine birden bir yorumda getirseniz, karşınıza çıkan budur. Bu arada bir soru bütün çıplaklığı ile sırıtmaktadır.

“Ne yaptınız da ülkeyi bu hale getirdiniz?”

Sadece Nisan 2021 de gelişen olayları dikkate aldığınızda onlar bile yukarıdaki sorunun sorulmasını haklı gösterir;

Bu dönemin en popüler sorusu 128milyar dolar nerede dir. Olay, çok kaba anlatımıyla şudur. T.C. Merkez bankası her nedense, hazineyle bir protokol imzalar ve bazı kamu bankalarındaki hesaplarından döviz satma yetkisi verir. Neden kendi satmaz, satılan kime, ne kadar ve kaçtan satılmıştır, bu bir türlü açıklanmaz ve genelde ticari sır bahanesi ardına saklanır. Doğal olarak bazı münafıklar, satılan dolarların, beşibiryerde lerin, araç geçse de geçmese de para aldıkları bazı köprü otoyol gibi büyük projelerin dış kredilerinin kapatılmasında kullanıldığını, inatla herkese anlatamaya başlarlar, hatta daha da ileri giderler İstanbul boğazına yapılacak ucubenin, dış finansmanında kullanılmak üzere alınacak kredinin teminatı olarak bir yerlerde saklandığını dahi söylerler. Ancak 129 milyar dolar çok büyük paradır, bu seçkin inşaatçı zevat bile onu bitirmeyi beceremez ve yarısına yakın bölümüyle altın ithal ederler. Bu altını da borsada satarlar, fiyat düşük olduğundan kapanın elinde kalır, bankacılık sistemine girmez kişisel zulalara atılır. Amaç, eğer ekonomi teker patlatırsa yaşamı sürdürebilmek için el altında değeri düşmeyen bir şey gereklidir. İktisat gurusu damat paranın kalanını, piyasada doları 5 TL civarında tutmak için satar ve cari açığın bir bölümünü de kapatır. Özet olarak halk deyimi ile çarçur eder. Yasama, Yürütme özet olarak her bir şey in başı olan Sayın Cumhurbaşkanı nın bu operasyondan haberi yoktur duyunca çok kızar ve damadı fena halde fırçalar. Bu arada Merkez bankası başkanını da ikinci kez değiştirir. Ayni rezidans da oturan damat ve ailesi çok üzülürler zaten aile çıkan bazı dedikodular yüzünden çok sarsılmış, dedikoducu münafıklar o kadar ileri gitmişler dir ki adamın karısını dövdüğünü dahi iddia etmişlerdir, halbuki fiske dahi vurmamıştır, karısı kapıya çarpmıştır ve gözündeki morluk ondan dır. Ve damat sonunda dayanamaz, sosyal medya platformlarından biri kanalıyla istifa eder. Saraydan iki gün ses çıkmaz üçüncü gün laf kalabalığı ile kabul edildiği gene sosyal medyada açıklanmıştır. Guru, ondan sonra gölgelere çekilir ve kaybolur şu anda nerede olduğu bilinmemekte olup bir süredir derin meditasyon yaptığı söylentileri sosyal medyada dolaşmaktadır.

Türkiye’deki en büyük tuhaflıklardan biri, adına Tarikat denilen garip bir oluşumun, toplumun bütün kesitlerini sarmasıdır. Tarikat ’ın ne olduğu ne istediği gibi ayrıntılar doğal olarak ayrı bir inceleme konusudur. Burada, bu garip oluşumun etkisiyle, Toplumun, dine ve dini değerlere bakışını inceleyen bir araştırmanın sonuçlarıyla ilgileneceğiz

    *15 Temmuz darbesi, cemaatler e olumsuz bakılmasına sebep olmuştur    %35

    *Tarikatlar bir şekilde devlet tarafından denetlenmelidir      %50

    * Herhangi bir Tarikata bağlılık ne ölçüdedir

                     %60 hayır

                      %15 evet

                      %25 Kararsız veya cevap yok

    *Kuranı Arap harfleriyle okuyabiliyor musunuz

                       %33 evet

                       %54 hayır

     *Cennete gitmek için ölmeyi istemisiniz

                        %65 hayır

                         %14Evet

                         %20Kararsız

          *Beş vakit namaz kılanlar

                         %22Evet

                          %26Sadece Bayram ve Cuma namazı

                          %22Namaz Kılmam

                          %6 Yanıt yok

           *Seçimlerde adaylar dindar olmalı mı

                           %51Evet

                           %24Kısmen Önemli

                           %20Hayır 

 *Hilafet istiyor musunuz

                 %54 evet

                  %40 hayır

                  %6 Kararsız

Yukarıdaki veriler bir tanesi hariç tutulmak üzere Türkiye’nin siyasal yelpazesini kalın çizgileriyle tanımlamaktadır. Buna göre Ülke Muhafazakâr çizgide birileri tarafından yönetilmelidir. Ancak bu çizgi dini motifleri dışarıda tutmalıdır. Yaygın deyimiyle gelecekteki seçimleri dini gündelik hayatının ayrılmaz bir parçası kabul eden, kılık kıyafetten yediği içtiğine kadar bu çizgiye yerleşmeyi tercih eden guruplar kaybedecek, mütedeyyin Müslümanlar olarak bilinenler öne çıkacaktır.

.

MUSUL BAŞKONSOLOSLUĞU BASKINI

Bir zamanların flaş olaylarından biri daha. 24 Nisan 1963 tarihli “Konsolosluk ilişkileri hakkında Viyana sözleşmesi” ne göre, Konsolosluk binalarının nasıl korunacağı ve dokunulmazlıklarına ilişkin esaslar tarif edilmiştir. Temelde Türkiye Cumhuriyeti toprağı sayılan Musul Başkonsolosluğuna işid denilen eşkıya sürüsünün saldırması sonucu Tüm konsolosluk personeli esir alınmıştır ve buna koruma polisleri dahildir. Aslında bu tip yerlerde görevlendirilen polisler özel harekatçılar arasından özenle seçilirler ve eğer önleri kesilmeseydi direnebilirler ve sakallı eşkıyaları pişman edebilirlerdi, ayrıca hiçbir ülke teröristlerle pazarlık etmez kuralı da yok sayılmıştır .Sonuçta,anlaşılamayan nedenlerle İşid ile açık olan diyalog kanalı çalışmış meseleye siyasi çözüm bulacağız söylemi arkasında pazarlıklar daha doğrusu yaygın deyimi ile, istişareler sürmüş ve kimsenin burnu kanamadan rehineler serbest bırakılmıştır. Hiç açıklanmayan soruya gelince bu serbest bırakma karşılığı işid e ne verilmiştir. Bilemiyoruz

Bu yazıda Zor yıllar serisinin dördüncü kitabından. Yazının ikinci bölümünde komplo teorisi kokan olayları göreceksiniz

MUSUL BAŞKONSOLOSLUĞU BASKINI

     Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, uluslararası yasalara göre Türkiye toprağı sayılan ve koruması ev sahibi ülkenin sorumluluğunda olması gereken Musul Başkonsolosluğu, bir terörist grup tarafından basıldı ve Başkonsolos ile diğer çalışanlar ile koruma görevlisi özel harekatçı polisler rehin alındı. Magazin sever basın özel harekatçılar tek kurşun atmadan teslim oldu diye yazarken, bazıları teslim olun emrinin bizzat Dışişleri Bakanı tarafından verildiğini iddia ettiler.

     Bütün bunları neden yapamadığınızı, irdelemek benim işim değil, yapın beyler daha doğrusu, şimdiye kadar yapmalıydınız.  Bu durumda, bilin ki siyasi tarih sizi, diplomatik temsilcilerini teröristlere kaptıran geri almak için, tüm uluslararası kurallar yok sayılarak ,hükümet düzeyinde pazarlık eden hatta birilerinin istediği bilmem kaç milyon doları çok bulup daha ucuza olup olmayacağını soran ” birileri olarak kayda geçirecek. Bunun ayıbı her halde hepinize yeter…

KOMPLO TEORİSİ KOKULARI

   Sayısı dahi doğru bilinmeyen, kimilerine göre 46, kimilerine göre 49 rehine, Hükümetin propaganda makinesinin sonuna kadar çalıştırılmasıyla birlikte adına işid denilen eşkıya sürüsü tarafından serbest bırakıldı. Sayın Cumhurbaşkanı na göre çatışmasız bir operasyonla teslim alınarak Akçakale den giriş yaptı. Başbakan bütün gece uyumadan dakika dakika takip ettiğini söyledi. Bakü gezisini, yarıda kesti, Türkiye’ye gelir gelmez adak kurbanı kesti, anlayacağınız bütün vecibelerini yerine getirdi. Büyük bir olasılıkla haberi öğrenen tüm AKP liler de benzer şeyleri yapmışlardır.

    Gerçekten rahatlatan haberden ve insanların teşekkürlerini kendi usullerince ifade etmesinden sonra, sıra bu iş nasıl oldu sorusunun sorulmasına geldi;

    Bence, ilk olarak neden risk yükselmişken Konsolosluğu terk talimatının verilmemesinden başlamak gerek. Hükümet kanadından kimse bu soruya cevap vermeyince, belki de veremeyince, o 49 insanın hayatlarının bir bölümü cehenneme döndü, bu arada yoğun baskıyla konuyu konuşma hatta düşünme yasağı ise bazı yeni soruların doğmasına yol açtı. İşid le pazarlık baştan beri mi devam ediyordu, ABD’nin etkisi nedir, yoksa rehineler Türkiye’nin koalisyona asker vermesi için mi serbest bırakıldı, rehineleri bırakılması karşılığı ne verildi, gibi sorular havada uçuşmaya başladı.

   Durumu sakince değerlendirdiğinizde, Hükümetin bu krizi hiç de iyi yönetemediği, buna karşılık bazı manevralarının da doğru olduğunu görürsünüz. Örneğin kimseyi konuşturmamak doğru bir karardı, büyük bir ihtimalle özel kuvvetler takviyeli MİT ekibinin ilk günden itibaren diyalog kapısını açık tutması da öyle. Bu görüşmeler devletten devlete görüşme sayılmazdı, iki devlet arasındaki pazarlıkta sayılmazdı. Ancak durum rehine değiş tokuşuna döndüğünde olayın akışı, iki devletin görüştüğü ve pazarlık sonucu bir rehine takası yapıldığı görüntüsünü vermeye başladı.

   Üstelik bu durum sayın Cumhurbaşkanı tarafından yalanmadığı gibi bir ölçüde doğrulandı da. Tabii bu tür sorulara neden Cumhurbaşkanı nın muhatap olduğu, bu arada Başbakanın ne yaptığı da ayrı bir konu.   Bazı gazetelere göre Akçakale de takas yapıldıktan sonra yoğun propaganda ile her işi MİT yapmış gibi gösterilip parlatıldı. Başbakan ve Diğer AKP yöneticileri olayı şükür namazları vb. dinsel motiflerle süslediler, rehin alındıkları süre içerisinde ciddi travma geçiren üstelik ikisi de bebek olan bu insanlara, Sayın Cumhurbaşkanı nın kabulünde konuşmamaları emredildi.

   Bütün bunlar gerek kendilerine yandaş denilen insanların gerekse basının bir başka kanadının yazdıkları, şimdi izninizle bir teoride benden;

   Türkiye’de bazı kanallar ile işid arasında başından beri diyalog kanalları açıktı, bu insanlara Suriye’de çarpışan bütün Esad karşıtları gibi ara sıra lojistik destek, sağlık hizmeti, yaralıların tedavisi gibi yardımlar yapılıyordu ve ABD’nin bunu bilmemesi olası değildi. Bu arada Bakan hatta Cumhurbaşkanı seviyesinde yalanlansa bile, işid den petrol alınıyor ve uluslararası pazarlarda satılıyordu. Başlangıçta hayat çok güzeldi, bu sakallı eşkıyaların aykırı yöntemleri, bizzat Başbakan’ın söylediği gibi, yalnız bırakılmış Sünnilerin sesiydi ve yönetimden hiç kimseye göre terörist değillerdi. Kafa kesme olaylarının en çok olduğu zaman bile sayın Erdoğan bu silahlı terörist güruhu yabancı savaşçılar olarak tanımlamıştı. Sonra işid bir hata yaptı ve Musul u alarak Kerkük Süleymaniye eksenine sarkmaya başladı. İşte orası zurnanın kötü ses çıkardığı yerdi. Artık ABD’nin çıkarları tehlikeye girmeye başlamıştı ve müdahale derhal geldi. Bunca zamandır küs olan Başkan Obama ve Cumhurbaşkanı Erdoğan birbirlerinin sırtlarını sıvazladılar. Ancak Türkiye rehineleri bahane ederek koalisyona katılmak istemedi. 100 gündür süren problem bir anda çözüldü. Açıklamalara göre Göktürk uydusu ilk günden beri takipteydi rehinelerin yerleri biliniyordu. ABD ise bölgede alınan nefesleri dahi takip ettiğinden hemen rehinelerin koordinatlarını verdi ve geri çekilme için emniyetli yolu ayni kanaldan tespit etti. Özel kuvvetlerin ağırlıkta olduğu bir en iyiler ekibi kuruldu verilen istihbarata göre bu ekibin bir timi (tümüyle özel kuvvetlerden di) geri çekilme yolunda emniyeti sağladı, diğer timi de Mitin katkısıyla rehineleri aldı ve yola çıkarak Akçakale’ye geldiler değiş tokuş yapıldı.

   Nasıl beğendiniz mi komplo teorisini? Sorumlu kademelerdeki insanların bu teoriye ne evet ne de hayır diyemeyeceklerini biliyorum. Üstelik konuda aktif görev alan Mit ve Özel kuvvetlerin tesadüfen bu yazıyı okuduklarında sadece hafifçe gülümseyeceklerini ve hiçbir şey söylemeyeceklerini de biliyorum. Siz siyasiler istediğiniz kadar kendinizi ön plana çıkarmaya çalışın bu işlerin nasıl olduğunu bilenler biliyorlar. Kamuoyunun aydınlatılaması falan mı dediniz? Hadi canım sizde bu ne zaman yapıldı ki…

MACARİSTAN

Macaristan’ın, bizim gelecekteki “kader seçimimizle” tuhaf benzerlikler taşıyan, son seçimini incelemeden önce, ülkenin nasıl bu hale geldiğine ve Orban diktasının nasıl kurularak hızla geliştiğine, kısa bir göz atacağız.

Macaristan’da otokrasi aslında tüm dünyada çok iyi bilinen iki araç sayesinde hayata geçti. Bunlardan birincisi, Macar toplumunda her zaman önemli bir yer işgal etmiş Kilise’nin, temelleri atılmaya başlayan otokratik yönetim için, dini motifleri, her boyutuyla ve açıkça kullanmasıydı.

İkincisi ve daha da önemlisi ise medya kanallarını merkezileştiren ve etkin bir denetim organı olan bir örgütün kurulması oldu. MTVA adıyla anılan bu örgüt, medya alanında tekelci bir konumdaydı; bunun dışında tek bir bağımsız kanal vardı. Oysa RTL adını taşıyan ve bir Alman vatandaşına ait olan bu kanal da dar kadrosuyla sadece şehirlerde yayın yapıyor, kırsal alanlara ulaşamıyordu.
MTVA ise, yedi TV kanalı, yedi radyosu ve yıllık 340 milyon avro bütçesiyle tam bir propaganda deviydi ve saflarında muhalefete yer yoktu. Örneğin son seçimlerden üç hafta önce, Ulusal Bayram kutlamaları için Orban dev bir gösteri düzenlemiş ve muhalefeti ağır bir dille karalayan bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma sadece o gün medyanın tamamında dokuz kez tekrarlandı. Oysa muhalefet lideri Marki-Zay, tüm muhalefet hayatında aynı kurumda sadece beş dakikalık bir söyleşi yapabilmişti.

MTVA de her türlü siyasi haberin fabrikasyonunda çalışanların, yalan uydurma özgürlüğü vardı, bu maksatla; malzeme olarak kullanılacak haber yoksa önce oturulup icat edilir, sonra da en uygun malzeme için orasından burasından çekiştirilerek kamuoyuna satılacak hale sokulurdu. Orban, iktidara geldikten sonra asılsız haberlerle gündemi büyük bir ustalıkla kullandı ve her seferinde ciddi konuların kamuoyuna ulaşması engellendi.

İç politikadaki sert ve tutucu uygulamaların dış politikaya yansıması doğal olarak kaçınılmazdı Uluslararası planda buna en elverişli ortamı da ABD’de Trump yılları yarattı. 2016 Temmuz’unda Trump başkanlığa adaylığını koyunca Avrupa’da onu destekleyen ilk ulusal lider Orbandı.

Her nedense Orban’ın Türkiye ile olan ilişkileri çok iyiydi. Ancak Macaristan’ın dış politikası iç politikadaki tutuculuğun bir uzantısıydı. Uluslararası planda buna en elverişli ortam da ABD’de ise 2016 Temmuz’unda Trump başkanlığa adaylığını koyunca başladı ve Avrupa’da onu destekleyen ilk ulusal lider Orban olmuştu. Çünkü ona göre Trump “Orta Avrupa için en iyi” değerleri temsil ediyordu. 2018 yılındaki bir konuşmasında da Trump ’ın en beğendiği tarafı olarak, onun “demokrasi ihracına karşı olması” nı vurgulamıştı. Trump seçimi kaybettikten sonra da onunla sonuçlara itiraz etmeye, seçime hile karıştığını söylemeye başladı.

Dış politikada Orban ve Türkiye çok iyi ilişkiler içerisindeydi. Özellikle göçmen politikaları konusunda AB’deki en büyük destekti. Ona göre, Türkiye “göçmenlik” ve “sığınmacılar” açısından özel bir anlam taşıyordu ve bu korkusunu Kasım 2021’deki Ankara ziyaretinde şöyle ifade etmişti: “Eğer etrafında koruyucu bir siper olmazsa Avrupa çöker! İşte Türkiye, Avrupa ve Macaristan için kaçak göçü engelleyecek böyle bir siperdir!”

 Seçimlere, Orban karşısına uzlaştığını iddia eden 6 parti çıktı. Siyasi yelpazenin aşağı yukarı her tarafından olan bu altı parti, uzun müzakereler sonucu Başbakan adayı olarak Peter Marki Zay i belirlediler. Bu zatın siyasi deneyimi güney Macaristan’da küçük bir şehrin belediye başkanı olmaktan öteye gitmiyordu. Dış politika tecrübesi ise hiç yoktu ve bu şartlarda Orban için kolay yemdi ve öyle de oldu. Kendisine siyasal yelpazenin neresinde olduğu sorulduğunda, sağ görüşlü inanmış bir Hristiyan ve hayal kırıklığına uğramış Fidesz seçmeni olarak tanımlıyordu.

Zaman ilerledikçe bu altı parti, buldukları her fırsatta ön plana çıkmak için diğerlerini karalamaya başladı. Bu nasıl anlaşmaydı ve mutabakata vardıkları konu neydi, hiçbir zaman anlaşılamadı.

Sonuçta Victor Orban oyların yüzde 53’ünü alarak üst üste dördüncü kez seçim kazandı. Üstelik 2018’e göre oylarını artırmayı başardı. Muhalefetin ortak adayı Peter Marki-Zay ise anketlerde Orban’ı birkaç puan farkla takip ediyor görünse de, epey geride, yüzde 34’te kaldı.

Gelelim bu ülkenin bunca sorunu varken neden Macaristan’ı ve onun otokrat liderini konu alan bu yazının neden yazıldığına. Bir sebebi yok desem bir türlü var desem başka türlü. Belkide söylenebilecek olan” Bir araya gelen  her 6 kişiyle iktidar değiştirilmez, farklı yaklaşımlar, ve ilkeler bütününde  tam mutabakat gerekir  ”  olacaktır.Yoksa A partisinin lideri şunu dedi B partisi lideri buna çok üzüldü gibi yaklaşımlarla iktidar değişikliği sağlanamaz

.

KİM NE DEDİ

   *Yunanistan Fransa ile Stratejik Savunma iş birliği anlaşması imzaladı. Bu durumda üçüncü bir devletin bu iki devlete saldırması halinde, askeri yardım alacağı ilk kez açıkça garanti edildi

Miçotakis-Meclis konuşması

   *Sayın Cumhurbaşkanı, Başkan Putin ile bir telefon görüşmesi yaparak 69 uncu yaş gününü kutladı

Cumhuriyet Gazetesi

   *Türkiye’nin AB ile yaşadığı sorunların üstesinden gelinebilir. Bunlar Müttefikler arası basit görüş ayrılıklarıdır

İbrahim Kalın Der Spiegel

   *Türkiye’nin Suriye’deki askeri eylemleri, ABD ve İŞİD e karşı mücadeleye sekte vurmaktadır. Bu nedenle, Suriye’deki Ulusal acil durum halinin Ekim 2021’den sonra da devamına karar verdim.

Suriye’deki durum, özellikle Türk hükümetinin Suriye’nin kuzey doğusuna askeri taarruz düzenleme yönündeki eylemleri, İŞİD i yenilgiye uğratma çabasına zarar vermekte, sivilleri tehlikeye atmakta, Bölgede barış güvenlik ve istikrarı zedeleme tehdidi barındırmaktadır. ABD’nin ulusal güvenliğine ve dış politikasına karşı alışılmadık ve olağanüstü tehdit oluşturmayı sürdürmektedir

J. Biden- Kongreye Mektup

   *Fransa ile imzalanan “Savunma ve güvenlik alanlarında iş birliğine yönelik Stratejik ortaklık anlaşması” Yunanistan’ı Akdeniz’de güçlendirecektir. Bu Avrupa’nın stratejik özerkliğine yönelik ilk cesur adımdır.

Miçotakis-Parlamento konuşması

   *Fransa ile imzalanan anlaşma, taraflar arasında denge oluşturmamakta, Yunanistan ulusal çıkarları ile örtüşmemektedir. Bu anlaşma ülkeyi yurt dışında son derece tehlikeli maceralara sürükleyebilecektir

Aleksis Çipras-Parlemento konuşması

   *Bir oyunda duvara asılı bir tüfek varsa, oyun bitmeden önce mutlaka patlar

A. Çehov

   *Kendilerini zorlayacak iç araçları ortadan kaldıran iktidarlar, iç dinamiklerle yıkılmazlar Hitler iktidara 1000 yıl süreceği iddiasıyla gelmiş ancak 25 yılda çökmüştü. Çökmesine neden olan iç değil dış dinamikler olmuştur. Esasen Nazileri devirecek iç güç yoktu.

Ali Sirmen-Cumhuriyet Gazetesi

   *Erdoğan Biden görüşmesi her nedense hep problemli olur, gelenek tekrarlanmış bu seferde öyle olmuştur. ABD tarafı önce toplantı randevusu vermekte nazlanmış, Roma da olmaz Belki Glascow da demeyi sürdürmüş, sonuçta görüşmeyi romada 20 dakika ile sınırlandırarak kabul etmiştir.

Olayın bu haliyle izlediği yol tam tanımıyla diplomatik aşağılama ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ın ciddiye alınmadığı algısı yaratmaya yöneliktir.

Oysa yapılabilecek ve mesaj iletebilecek başka yollar da vardı. Örneğin toplantı son anda iptal edilebilirdi. Bin bir türlü sorunu olan iki Ülkenin Başkanları 20 dakikada sadece birbirlerinin hatırını sorabilirler bu yol ve yöntemlerin Bakanlığın kariyer diplomatları tarafından önerilmediğine inanmıyorum. Ancak özellikle seçim öncesi ABD başkanı ile el sıkışmanın oy demek olduğu tuhaflığı baskın gelmiş ki önerilen hiçbir yol denenmedi ve önerilen görüşme olduğu gibi kabul edildi. Görüşme ne kadar başarılı geçerse geçsin, kamu vicdanında açtığı yara zor kapanacağa benzer

Hulki Ergun-Gazetelerden derleme

   *T.C Anayasasının ikinci maddesine göre;

Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Bu madde değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükmü taşır. Şartlar bu iken Naas lar oradayken bana faiz artışı yaptıramazsınız söylemi ile politika faizi 14’e kadar düşürülmüş ve ekonomi içinden zor çıkılır hale gelmiştir.

Bu kötü gidiş hakkında muhalefet partilerinin söyledikleri elbette çok önemlidir ancak AKP milletvekillerinin söyledikleri çok daha da önemlidir. İşte Bazı örnekler;

    * Ekonomik sıkıntılar çekebiliriz, Normal şartlarda bir kilo et yiyorsak yarım kilo yeriz, domatesi iki kilo yerine iki tane alırız. Turfanda sebze yemek zaten sağlığa zararlı

Zülfü Demirbağ- AKP milletvekili

    * Belki aylarca soğan ekmek yiyeceğiz ancak kimseye güvenliğimizden taviz vermeyeceğiz.

Uğur Aydemir- AKP Milletvekili

   *Türkiye’deki ekonomik kriz ve TL’nin rekor değer kaybını ülkemize yapılan ‘ekonomik terör’ “Milletimizi bölemeyeceksiniz. Bayrağımızı indiremeyeceksiniz. Vatanımızı parçalayamayacaksınız. Devletimizi yıkamayacaksınız. Ezanlarımızı susturamayacaksınız” dedi.

Gülay Samancı-AKP milletvekili

   *30 dekar arazisi olan 500 bin liralık traktör alıyor, sonra da zarar ediyor. Hani, ayranın yok içmeye tahtırevanla gidersin ekin biçmeye misali…

Bekir Kuvvet Erim-   AKP milletvekili

   *Ekonomide yaşananların hükümetin yönetimi ile alakalı olmadığını, dünyanın her yerin benzer sıkıntının yaşanmaktadır.

İbrahim Aydemir-AKP milletvekili

SURİYEDE DÜŞEN UÇAK

Bir süre yayınlanacak Bloglar,Türkiyenin 2015 den sonrasını anlatan Zor Yıllar adlı bir kitap serisinin dördüncü kitabından yapılan alıntılardır. Anlatılan hiç bir olayın hangi tarihte olduğu yazılmamıştır.Dikkate alınan, olay ve etrafında dönenlerdir. Ayrıca olaylar sırada takip etmez.Yapılan siyasi yorumların çok aykırı oluşuda önemli değildir ,zaman geçmeden,yanlış anlaşıldım veya sözlerim çarpıtıldı denerek tam tersi mutlaka söylenmiştir.

     Bu eski tarihli acı olayı yazmak, kimseyi üzmek değil, nedeni belli olmadan düşen iki yiğit pilotu anmak da değil, AKP’nin yönetici beylerinin bu olaya o zaman nasıl yaklaştıklarını hatırlamak, dış politikanın bilgi, görgü ve kültür meselesi olduğu nun altını çizmektir

Bu ara gündemdeki konu oraya neden gittiği anlaşılamayan, yetkililerce bir açıklama yapılmayan, nerede düştüğü ve pilotlara ne olduğu konusunda birbiri ardına teoriler üretilen, yalın gerçeğin silahsız bir uçağın Suriye tarafından nerede olursa olsun vurulup düşürülmesi olayı ve onun yankıları.

İşten anlayan eskilerin anlattıklarına göre, Diyarbakır ‘daki filoya bağlı silahsız bir foto keşif uçağı bilinmeyen ve açıklanamayan bir nedenle Suriye üzerinde veya hava sahasının hemen dışında bir uçaksavar füzesi tarafından vurulmuştur. Türk yetkililerin açıklamalarına göre uçağın düştüğü yer Suriye hava sahasının dışındadır, ancak Suriyeli yetkililer uçağın vurulduktan sonra hava sahası dışına süzüldüğünü ve orada düştüğünü iddia etmişler dir. Bu durum ABD ve İngiliz radar kayıtları ile de açıklanmıştır.

Şimdi soru şudur; böyle bir durumla karşılaşan bir ülke ne yapar? Bu sorunun cevabı tamamen neyi göze aldığınıza bağlıdır. Diplomatik arka kapı kullanmadan durumu egemenlik haklarının ihlali sayar ve anında karşılık verirsiniz. Bu füzenin atıldığı üssü vurmaktan, Tüm Suriye hava savunma sistemini çökertmeye veya hava kuvvetlerinin tamamını yok etmeye kadar tırmandırılabilir, hatta daha ileri gidip arkadan kara birliklerini de işin içine sokabilirsiniz.

Bir başka soru ise bunu nasıl yapar sorusudur. Pek çok farklı biçimde tanımlanmakla birlikte, ülkeler, devlet geleneği ve diplomasi geleneği olan ve olmayan olarak kabaca ikiye ayrılır. Örnek vermek gerekirse Rusya, İngiltere, İran, Japonya, Çin gibi ülkelerin hem devlet hem de diploması gelenekleri vardır. Çoğaltırsak Fransa’nın vardır, Belçika Hollanda ve Danimarka’nın yoktur. Kıta Amerika’sında, ABD dahil hiçbir ülkede yoktur. Buralarda, çıkarların tek amaç olduğu bir tuhaf ilişkiler demeti ön plandadır. Türkiye’ye gelince, her şeyden önce, bazı kerameti kendinden menkul köşe yazarlarına aldanıp her şey halk için demokrasi için naraları atıp bu büyük ülkeyi sizin deyiminizle halk adına küçümsemekten vazgeçelim. Türkiye Osmanlıdan gelen devlet ve diplomasi geleneğine sahip ülkeler arasındadır. 10 yıllık AKP iktidarının bütün değiştirme çabalarına karşılık bu gelenek, beyler beğense de beğenmese de çökmemiş sadece, bu şekilde hiçbir Uluslararası olayın çözülmeyeceğini anlaşıldığından, diplomasi bürokratları (Hani şu Sayın Başbakanın sıkça Monşer dediği baylar ve bayanlar) bir adım geri çekilmiştir.

     Peki, diplomasi geleneği olan bir devlet böyle bir durumda ne yapar. Türkiye’nin Suriye ile sorunu olabilir, ancak diplomatik temasların kesilmesi, zaman o ülkeyi bir süreliğine ve en son terk etmelidir, ayrıca düzeyinin düşürülmesi de büyük yanlıştır. Japonlar Pearl Harbour’ a saldırdığında, Japon Büyükelçisi, ülkesinin harp ilanını içeren bir nota yazdırıyordu ve Washington da idi.  Bayrak taşıyan üstelik silahsız olan bir uçağı düşürmek, pek çok tanıma göre savaş sebebi sayılır ancak ülkeler sadece bu sebepten savaş çıkarmazlar. Siyasilerin görevi sadece göze alınacak riskleri belirlemek ve diplomatları bu hedef doğrultusunda serbest bırakmaktır.  Dünyanın hiçbir ülkesinde bu girişimler bizzat Dışişleri Bakanı tarafından yürütülmez. Bakan temsil ettiği hükümet ve partisi adına alınan siyasi karara uygun, son noktayı koyan olmalıdır.

     Uçağımız düşürüldükten sonra ilk yapacağımız iş Şam Büyükelçisinin Dışişlerine gidip bilgi isteyen ve sert üslupla yazılmış bir notayı Suriye dışişlerine vermesi olmalıydı. Bunun yapılabilme imkânı yoktur. Türkiye NATO üyesi ülkedir ve Burada da yapacağı işler vardır. Uçağımız uluslararası hava sahasında vurulmuşsa ki iddiamız budur, O zaman durum beşinci madde kapsamındadır. Başka deyişle Türkiye NATO üyesi olarak saldırıya uğramıştır ve teşkilatın bunu kendisine yapılmış sayması gerekmektedir. Ancak uygulamada tek bir olay beşinci maddenin çalıştırılması için yeterli değildir. Üye ülkeler bu işe girmemek için somut deliller istemektedirler. Bu NATO sözleşmesinde yazılı değildir ancak Türkiye gibi ülkeler için böyledir. Bir başka merci ise BM Güvenlik Konseyidir. Türkiye buraya müracaat edip saldırıya uğradığını söyleyebilir ve Suriye ye yaptırım ister.

Buradaki zorluk Rusya’nın Güvenlik Konseyinin veto sahibi üyesi olmasıdır ve bu ülke Taurus da bir deniz üssüne sahiptir. Bu nedenle Suriye aleyhine bir karar çıkmasını değil kabul etmek, anında veto eder.

      Diplomatik kanallar bu kadar tıkalıyken ne yapılabilirdi sorusuna gelince, bu tamamen bir üslup meselesidir. AKP yönetiminin üslubu adına istişare ediyoruz dedikleri, bilenlerin ise arka kapı diplomatik girişimleri adını taktıkları bir dizi temas dır.  Bir tek farkla, böyle bir girişimin arkasına her zaman silahlı gücünüzü koymalı ve her konuşmanızda bunu hissettirmelisiniz. Sorun tahrip edilen deniz ve hava kuvvetlerinin komuta yapısıdır. Doğal olarak askerin her zaman yedek planı veya bir işe vereceği yedek adamı vardır.  AKP ye göre bir şey değişmemiş, balyoz, Ergenekon gibi tuhaf isimli davalar TSK nın komuta yapısını etkilememiştir. Ancak bir işi gönülden ve risk alarak yapmak vardır veya risk almadan sadece yapıyor gözükmek vardır, bana göre arkadaşları görev başından alınıp hapse atılan ve senelerce orada kalan asker, Tayyip beyin askeri kışlasına gönderdik, onları adam ettik gibi tuhaf, kahve ağızlı söylemlerini unutmamıştır. Bu nedenle risk almayıp sadece işlerini yapacaklardır. Bilenler bilir özellikle askeri operasyonlarda risk alınmadan hedefe ulaşamazsınız. Dolayısıyla sizin istişare dediğiniz Arap ağızlı saçmalık arkasında gösterilecek sopa olmadığından yalnızca verilecek tavizlerin çokluğu ile başarıya ulaşabilir. Özet olarak sizin istişarelerinizin arkasında silahlı güç yoktur bu nedenle başarı şansınız da yoktur.

    Şimdi son soru, bu sefer hangi tavizi vermek niyetindesiniz, sakın Hatay olmasın? Tuhaf ama Kürt davasını çözüyorum deyip ortaya dökülen ve sonunda hızla esnek konfederasyona giden bir yapıyı kabullenecek bir yönetim, kayıplarının büyük olacağını hissettiği zaman her türlü isteği karşılayacaktır korkarım buna Hatay de dahildir.

Olayın ardından, Sayın Başbakan esip gürledi, Suriye’ yi çok fena yaparız demeye getirdi, Dışişleri bakanı kimse sabrımızı sınamasın dedi. İki yiğit pilot, denizden çıkaracak gemimiz olmadığından ve bu geminin yenisinin fiyatı bir uçağın satış fiyatının dörtte biri olmasına rağmen almak için tahsisat bulamadığımızdan ABD’ den kiralanan bir tekne ile, çıkarıldılar. Bu iş de hesaplı oldu ve ucuza geldi anlayacağınız…

ELEKTRİKLİ İŞLER 2

Elektrik dağıtımı ve elektrik iletimi benzer gibi görünsede ,teknik açıdan birbirinden ayrı işlemlerdir.Elektrik dağıtımı, elektriğin son tüketiciye ulaştırılması faaliyetidir. Dağıtım faaliyeti, elektrik enerjisinin orta ve alçak gerilim seviyelerinde taşınmasıyla gerçekleştirilmektedir. İletim faaliyetlerinden farklı olarak, dağıtım ağının üretim faaliyetleri ile entegre edilmesinde herhangi bir zorunluluk hatta fayda dahi bulunmamaktadır. Bir dağıtım şebekesi, elektrik enerjisini iletim sisteminden alıp tüketime uygun düşük voltaj düzeyine indirerek tüketiciye iletir.

Önceden belirtildiği gibi elektrik dağıtımı Türkiyede 21 bölgeye ayrılmıştır.Önce bu bölgelerdeki  dağıtım özelleştirmelerinin hangi şirketlere bırakıldığını ve bu dağıtım şirketlerinin hangi holdınglerin kontrolünde olduğuna bakalım;

BEDAŞ:

Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş. (BEDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme kapsamında İstanbul Avrupa yakası elektrik dağıtım faaliyetlerini Cengiz Holding ve Kolin İnşaat bünyesinde sürdürmektedir. 17. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Elektrik Dağıtım Şirketi Olduğu İller: İstanbul Avrupa Yakası

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 4,5 milyon

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Cengiz Holding ve Kolin İnşaat

Toroslar EDAŞ:

Toroslar Elektrik Dağıtım A.Ş. (Toroslar EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Adana-Mersin, Osmaniye, Hatay, Kilis, Gaziantep illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini EnerjiSA bünyesinde sürdürmektedir. 7. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Adana, Mersin, Osmaniye, Hatay, Kilis, Gaziantep

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 7,7 milyon

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Sabancı Holding ve ortaklığındaki Enerji SA

Başkent EDAŞ

Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş. (Başkent EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Ankara, Bartın, Çankırı, Karabük, Kastamonu, Kırıkkale ve Zonguldak illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini EnerjiSA bünyesinde sürdürmektedir. 9. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Ankara, Bartın, Çankırı, Karabük, Kastamonu, Kırıkkale ve Zonguldak

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 2 milyon

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Sabancı Holding ve ortaklığındaki Enerji SA

 AYEDAŞ

İstanbul Anadolu Yakası Elektrik Dağıtım A.Ş. (AYEDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda İstanbul Anadolu yakası elektrik dağıtım faaliyetlerini EnerjiSA bünyesinde sürdürmektedir. 14. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: İstanbul Anadolu Yakası

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 2 milyon

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Sabancı Holding ve ortaklığındaki Enerji SA

Dicle EDAŞ

Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş. (Dicle EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak, Siirt illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini EKSİM Holding bünyesinde sürdürmektedir. 1. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak, Siirt

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 2 milyon

Özelleştirilme yılı: 2016.

Gediz EDAŞ

Gediz Elektrik Dağıtım A.Ş. (Gediz EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda İzmir ve Manisa illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Bereket Holding bünyesinde sürdürmektedir. 11. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: İzmir, Manisa

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 3 milyon

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Bereket Holding

Uludağ EDAŞ

Uludağ Elektrik Dağıtım A.Ş. (Uludağ EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2010 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2010 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Bursa, Çanakkale, Balıkesir, Yalova illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Limak Holding bünyesinde sürdürmektedir. 12. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Bursa, Çanakkale, Balıkesir, Yalova

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 3 milyon

Özelleştirilme yılı: 2010

Sahibi: Limak Holding

Aydem EDAŞ

Aydem Elektrik Dağıtım A.Ş. (Aydem EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2008 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2008 yılında sonuçlanan özelleştirme sonucunda Aydın, Denizli ve Muğla illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Bereket Holding bünyesinde sürdürmektedir. 19. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Aydın, Denizli, Muğla

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1,9 milyon

Özelleştirilme yılı: 2008

Sahibi: Bereket Holding

 MEDAŞ

Meram Elektrik Dağıtım A.Ş. (MEDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2009 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2009 yılında sonuçlanan özelleştirme sonucunda Konya, Kırşehir, Niğde, Karaman, Nevşehir, Aksaray illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Alarko ve Cengiz Holding bünyesinde sürdürmektedir. 8. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Konya, Kırşehir, Niğde, Karaman, Nevşehir, Aksaray

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 3,7 milyon

Özelleştirilme yılı: 2009

Sahibi: Alarko Holding ve Cengiz İnşaat

YEDAŞ

Yeşilırmak Elektrik Dağıtım A.Ş. (YEDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2010 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2010 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Samsun, Ordu, Çorum, Amasya, Sinop illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Çalık Holding bünyesinde sürdürmektedir. 21. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Samsun, Ordu, Çorum, Amasya, Sinop

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1,8 milyon

Özelleştirilme yılı: 2010

Sahibi: Çalık Holding

SEDAŞ

Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş. (SEDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2009 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2009 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Bolu, Düzce, Sakarya ve Kocaeli illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini AKCEZ bünyesinde sürdürmektedir. 15. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Bolu, Düzce, Sakarya, Kocaeli

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1,9 milyon

Özelleştirilme yılı: 2009

Sahibi: AKÇEZ

Akdeniz EDAŞ

Akdeniz Elektrik Dağıtım A.Ş. (Akdeniz EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Antalya-Isparta-Burdur illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Cengiz Holding ve Kolin İnşaat bünyesinde sürdürmektedir. 10. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Antalya, Isparta, Burdur

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 2,2 milyon

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Cengiz Holding-Kolin İnşaat

OEDAŞ

Osmangazi Elektrik Dağıtım A.Ş. (OEDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2010 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2010 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Eskişehir-Afyon-Kütahya-Bilecik-Uşak illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Zorlu Holding bünyesinde sürdürmektedir. 16. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Eskişehir, Afyon, Kütahya, Bilecik, Uşak

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1,7 milyon

Özelleştirilme yılı: 2010

Sahibi: Zorlu Holding

Aras EDAŞ

Aras Elektrik Dağıtım A.Ş. (Aras EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Erzurum-Ağrı-Kars-Erzincan-Iğdır-Ardahan-Bayburt illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Kiler ve Çalık Holdingler bünyesinde sürdürmektedir. 3. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Erzurum, Ağrı, Kars, Erzincan, Iğdır, Ardahan, Bayburt

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1 milyon

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Kiler Holding-Çalık Holding

VEDAŞ

Van gölü Elektrik Dağıtım A.Ş. (VEDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Van-Muş-Bitlis-Hakkâri illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Türkerler Holding bünyesinde sürdürmektedir. 2. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Van, Muş, Bitlis, Hakkâri

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 750 bin

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Türkerler Holding

 Çoruh EDAŞ

Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş. (Çoruh EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2010 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2010 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Trabzon-Giresun-Rize-Artvin-Gümüşhane illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Kazancı Holding bünyesinde sürdürmektedir. 4. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Trabzon, Giresun, Rize, Artvin, Gümüşhane

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1,7 milyon

Özelleştirilme yılı: 2010

Sahibi: Kazancı Holding

Fırat EDAŞ

Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş. (Fırat EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2010 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2010 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Elâzığ, Malatya, Bingöl ve Tunceli illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Kazancı Holding bünyesinde sürdürmektedir. 5. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Elâzığ, Malatya, Bingöl ve Tunceli

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1,7 milyon

Özelleştirilme yılı: 2010

Sahibi: Kazancı Holding

AKEDAŞ

Akedaş Elektrik Dağıtım A.Ş. (AKEDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2013 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2013 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Adıyaman-Kahramanmaraş illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Kipaş, Arsan, İskur, Nazar Konsorsiyumu bünyesinde sürdürmektedir. 20. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Adıyaman, Kahramanmaraş

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1 milyon

Özelleştirilme yılı: 2013

Sahibi: Kipaş, Arsan, İskur, Nazar Konsorsiyumu

Çamlıbel EDAŞ

Çamlıbel Elektrik Dağıtım A.Ş. (Çamlıbel EDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2010 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2010 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Sivas-Tokat-Yozgat illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini Cengiz Holding ve Kolin İnşaat bünyesinde sürdürmektedir. 6. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Sivas, Tokat, Yozgat

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1,1 milyon

Özelleştirilme yılı: 2010

Sahibi: Cengiz Holding-Kolin İnşaat

TREDAŞ

Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. (TREDAŞ) 1970 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 2011 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 2011 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Tekirdağ-Kırklareli-Edirne illerindeki elektrik dağıtım faaliyetlerini IC İçtaş bünyesinde sürdürmektedir. 13. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Tekirdağ-Kırklareli-Edirne

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 1 milyon

Özelleştirilme yılı: 2011

Sahibi: IC İçtaş

KCETAŞ

Kayseri ve Civarı Elektrik Dağıtım A.Ş. (KCETAŞ) 1990 yılında kurulmuş ve özelleştirmesinin tamamlandığı 1990 yılına kadar bir devlet kurumu olarak hizmet vermiştir. 1990 yılında sonuçlanan özelleştirme işlemleri sonucunda Kayseri ili elektrik dağıtım faaliyetlerini Kayseri Belediyesi ve ortaklıkları bünyesinde sürdürmektedir. 18. dağıtım bölgesine hizmet vermektedir.

Görevli Dağıtım Şirketi Olduğu İller: Kayseri

Hizmet verdiği tüketici sayısı: 750 bin

Özelleştirilme yılı: 1990

Sahibi: Kayseri Belediyesi ve ortakları

Türkiye’deki, 21 bölgede elektrik dağıtımı üstlenen 21 şirketin, hangi guruplara bağlı oldukları, bu gurupların, kamu ihalelerinden aldıkları pay, hakkında hiçbir yorum yapmayacağım. En azından …

ELEKTRİKLİ İŞLER

Türkiye de elektrik üretimi başladığından ve yaygınlaştığından günümüze kadar, sektör, şartların da zorlamasıyla, çeşitli yapılanmalar geçirmiştir. Önceleri, bazı belediyeler, her nedense imtiyazlı bazı yerel şirketler ve diğer iktisadi devlet teşekkülleri Türkiye genelinde elektrik tedarik etmekteydi. Bu dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve iş bütünlüğünü sağlamak amacıyla 1970 yılında, Türkiye Elektrik İdaresi Kanunu (1312 sayılı Kanun) çıkarılmıştır. 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş ve, elektrik üretim, iletim, dağıtım ve tedarik faaliyetleri bu kamu kuruluşunun tekeline bırakılmıştır. 1982 yılında yürürlüğe giren, 1312 Sayılı Kanun’da Değişiklik Yapan Kanun (2705 Sayılı Kanun) şebeke tesislerini ve yerleşim birimlerini – diğer bir deyişle dağıtım şebekelerini – tamamen TEK mülkiyetine geçirerek TEK’in piyasadaki güç ve yetkisini arttırmıştır.

1982 den itibaren on yıldan uzun bir süre boyunca TEK, Türkiye’deki tüm elektrik hizmetini denetleyen idari kurum olmuş, üretimin yanı sıra tüm şebekenin kurulum ve bakımından da sorumlu olmuş, ayrıca, tüketicilere elektrik tedarik etmiş, satmıştır.

O yıllardaki, neden ve nereden çıktığı bilinmeyen değişim rüzgarları, birçok devletin elektrik piyasası yapısının yeniden şekillendirilmesi ihtiyacını doğurmuş, ve kaçınılmaz olarak özelleştirmeler başlamıştır.

1980 lerin sonlarında TEK, yeniden yapılandırılmıştır. 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş (TEDAŞ) olmak üzere iki ayrı kuruluş meydana getirecek şekilde ikiye bölünmüştür. Bu iki kamu iktisadi teşebbüsü önce TEAŞ, daha sonra TEİAŞ’a (Türkiye Elektrik İletim A.Ş.) dönüşmüş; TEDAŞ ise Türkiye genelinde elektrik dağıtım tekeli haline gelmiştir.

Bu arada, Özelleştirmeler, her alanda egemen politika haline gelmiş ve yanlış değerlendirmeler sonucu çok sayıda destekçi kazanmıştır. İlk başlarda genellikle yap-işlet-devret, yap-işlet ve işletme hakkının devri yöntemleri kullanılmıştır. Bu süreç, pek çok tartışmayı ve tuhaf imtiyaz anlaşmalarının baskın olduğu bir dönemi beraberinde getirmiş ve kritik bir yasal reform ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Elektrik Piyasası Kanunu (4628 Sayılı Kanun) yayımlanarak, elektrik sektörünün tam anlamıyla bir “piyasa” olarak tanımlanmasına olanak sağlanmıştır. Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu (daha sonra adı Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu olarak değiştirilmiştir) oluşturulmuş ve genel olarak daha liberal bir yaklaşım benimsenmiştir. Bir sonraki adım ise, elektrik dağıtımını özelleştirme kapsamına ve programına dahil etmek olmuştur. Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabet ortamının oluşturulması ve piyasada reform yapılması amacıyla kamuya ait elektrik işletmelerinin dağıtım bölgeleri oluşturularak ve TEDAŞ bazında yeniden yapılandırılarak elektrik dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar verilmiş ve bu tümüyle yanlış karar bu günkü kaosa sebep olmuştur.

2004 yılında dağıtım bölgeleri yeniden düzenlenmiş ve Türkiye 21 dağıtım bölgesine bölünmüştür. TEDAŞ’ın bu bölgelerdeki varlık ve görevleri, özelleştirme ihalelerini kazanan özel teşebbüslere devredilmiştir, Sonuç olarak, 31.08.2013 tarihi itibariyle bu şirketler ile TEDAŞ arasındaki hisse devir sözleşmeleri tamamlanmıştır ve elektrik dağıtımı tümüyle özel sektöre devredilmiştir.

Kâğıt üzerinde her şeyin ve ülke çıkarlarına uygun olduğu düşünülebilir. Evet bu teorik olarak doğrudur. Ancak uygulamalarda hayat hiçte yazılıp söylendiği gibi parlak değildir ve belkide artık yapılan yanlışlıkların anlatılmasının zamanıdır.Amaç herhangi bir zaman diliminde tekrarlanmasını önlemektir

– Enerji projeleri mevzuata aykırı olarak şirketler tarafından düzenlenen hatalı fizibilite raporlarına dayanılarak seçildi.

– Santralların kurulacakları yerler, arz-talep dengesine göre Bakanlık tarafından belirlenmesi gerekirken bu seçim firmalara bırakıldı, bazı bölgelerde talebin çok üzerinde üretim yapılması nedeniyle yeni iletim hatları kurulması gerekti, bu da ilave maliyetlere yol açtı.

– Firmalar santralları düşük bedellerle tamamladığı halde, yatırım dönemi sonunda maliyetlerin yıllık yüzde 5 civarında eskalasyonuna izin verilerek yatırım tutarları daha yüksek gösterildi.

– Sözleşmelerin tamamına gizlilik yönünde hükümler konulması nedeniyle kamu aleyhine yapılan düzenlemelerin kamuoyu tarafından öğrenilmesi imkânı ortadan kalktı.

– Enerji şirketleriyle imzalanan sözleşmeler defalarca değiştirildi ve her değişiklikle projelerin toplam yatırım tutarı ve elektrik satış tarifeleri yükseltildi, işletme süreleri uzatıldı, üretim fiyatları değiştirildi, kamu yararı açısından yapılması zorunlu olan değişiklikler ise yapılmadı.

Elektrik dağıtımını üslenen şirketler,ve bunlara ait ayrıntılar doğal olarak ayrı bir inceleme konusu.Bu bölümün amacı özelleştirme ye hangi adımların atılarak ulaşıldığını ortaya koymaktır.Şüphesiz bu aşama için de bir takım yorumlar yapmak gerek fazlaca ayrıntıya girmeden söylenecek tek  cümle elektrik dağıtımının özel şirketlere devredilmesinin sadece özel şirketlere yaradığıdır. Yoksa satıldığı gibi ne elektrik ucuzlamış nede aydınlatma kalitesi artmıştır.Dağıtım şebekesini Yapılacak yatırımlarla genişletmek ise hiçbir şirket tarafından proje safhasında bile ele alınmamıştır.En son örnek aşırı yağış nedeniyle İsparta da en az dört gün süren elektrik kesintisidir.Ayrıca bazı şirketlerin anlaşılamayan bir sebeble vergi affından yararlandırılmaları  üzerinde çok düşünülmesi gerekli konulardan biridir.