14Mayıs 1948 yılında bağımsızlığını ilan eden İsrail ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki siyasi ilişkiler geçen yetmiş beş yılda pek çok iniş çıkış göstermiş, hiçbir zaman çok iyi veya çok kötü olmamıştır. Türkiye, İsrail arasındaki ilişkilerin resmi boyut kazanması Mart 1949’u bulmuş, Müslüman ülkelerle çevrili İsrail, sadece Türkiye tarafından tanınmıştır. Sonraki yıllarda kimlerin karar verdiği bilinmeyen ancak benimsenen, “Arapları ı incitmemek politikası”, bu ülkeyle yakın veya en azından çıkarların ön plana çıkarıldığı ilişkiler kurulmasını engellemiştir. Buna rağmen Temmuz 1950’de İki ülke arasında “Ticaret ve Ödeme anlaşması” imzalanmış, hemen arkasından 1956 da Süveyş krizi sebep gösterilerek Büyükelçi geri çekilmiş ve ilişkiler maslahatgüzar (chargé d’affaires) seviyesine indirilmiştir.
1957 yılında, MOSSAD’ın Ortadoğu Bölüm Başkanı Eliahu Sasson, Ankara’ya büyükelçi olarak atanmıştır. Sasson, yerleşik teamüllere aykırı olarak, doğrudan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu tarafından kabul edilerek, muhtemel iş birliği konularını ele alınmış, Varılan uzlaşmaya göre, Sovyetler Birliği nin izlenmesi bir yolla Türkiye’den yapılacak. Buna karşılık, Arap Birliği’ ve özellikle Suriye ile ilgili gelişmelerle hakkında bilgilendirilecektir. Türkiye’nin her iki durumda da veren olduğu bu Mutabakat İsrail’e neden, Kimin baskısıyla ve neyin karşılığı olarak verilmiştir, bilinmemektedir.
Mayıs 1971’de, İsrail’in İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) tarafından kaçırılmıştır. MİT ve MOSSAD, onu kurtarmak için operasyon hazırlığı yaparlarken, Elrom ’un öldüğü anlaşılmıştır. Bu durum üzerine MOSSAD, THKP-C’nin Lübnan ve İspanya’daki Filistin kamplarında aldığı eğitimleri ve gizli bağlantılarını, Türkiye’ye bildirmiştir.
1976 da işler gene bozulmuş, Türkiye, ince bir politik manevra ile İslam Konferansı Örgütü’ne üye olmuş ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ), Ankara’da büro açmasına müsaade etmiş, İsrail ve Siyonizm’in kınanmasına dair karar almıştır.
1980’ler, yeni bir darbenin ardından gelen askeri rejimle siyasal İslam’ın, Türkiye’ye yerleştiği yıllar olarak hatırlanmaktadır. Kasım 1980’de, İsrail’le ilişkiler, maslahatgüzarlık seviyesinden, ikinci kâtiplik seviyesine çekilmiştir. Arap ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi için ise yoğun çaba harcanmıştır
Türkiye ve İsrail arasında ilişkilerin yumuşaması, ABD’nin araya girmesiyle, gerçekleşmiştir. Türkiye’nin, BM Genel Kurulu’nda oylanan, İsrail’in, Suriye’ye ait Golan Tepelerini ilhak etmesinin kınanmasına yönelik oylamada çekimser kalması, bu yumuşama sürecinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Haziran 1982’de, İsrail, Beyrut’taki ASALA ve JCGA örgütlerinin kamplarına girileceğini ve Türk yetkililerin operasyona katılabileceklerini, iletmiştir. Baskın sırasında, ASALA örgütünün lideri bulunamamıştır. Öldüğü söylenen Agop Agopyan’ın, FKÖ’den ayrılan Ebu Nidal’la ortak karargâh oluşturma kararında olduğu, anlaşılmıştır. Türkiye, İsrail askerlerinin kamplarda buldukları belgelerle hazırlanan rapordan, ASALA ve DEV-YOL ’la ilgili önemli bilgiler elde etmiştir. FHKO örgütü lideri George Habbash’ın, ASALA ’ya kamp ve eğitim imkânı sunduğu, anlaşılmıştır. Ayrıca, Sovyetler Birliği, Libya ve Suriye’nin, bu örgüte para ve silah desteğinde bulunduğu, görülmüştür. Burada dikkat edilmesi gerekli nokta Müslüman Filistin’in ermeni terör örgütleriyle iş birliği yapmasıdır.
Özal, Yahudi lobisinin, ABD politikalarındaki etkisinin önemini anlamıştır. Bu dönemde, Türkiye, Ermeni soykırımı iddialarına karşı, Yahudi lobisinin desteğini almıştır. PKK terörüne karşı, İsrail’den, teknik ve istihbarı yardım görmüştür. Ancak, Türkiye, Irak’ın bölünmesine karşı çıkarken, İsrail, “zayıf bir Irak’tan” yana tavır koymuştur. İsrail, kuşatılmışlık ve bölgesel konumundan kaynaklanan güvensizlik hissi nedeniyle, Türkiye ile olan ilişkisine özel önem vermiştir. Ancak, 1956 yılında maslahatgüzar seviyesine indirilen ilişkiler, 1980’de, ikinci kâtiplik seviyesine indirilmiştir. Türkiye, 1990’lı yıllara kadar, İsrail’le yakın ilişkilere sahip olmamıştır. 1990’lı yıllarda, Türkiye, İsrail silah sanayii için, önemli bir pazar olarak görülmeye başlanmıştır. 1991’de, ilişkiler, elçilik düzeyine, yükseltilmiştir. İsrail Hava Kuvvetleri personelinin, Konya’daki eğitimi için, Türkiye ile iş birliği, İsrail için bir gereklilik olarak görülmüştür. Bu dönemde, İsrail’le artan bir askeri iş birliği, gözlemlenmiştir. Askeri tesislerin ortak kullanımı, iki ülke arasındaki stratejik iş birliğinin güçlenmesine, katkıda bulunmuştur. Kasım 1992’de, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, İsrail’i ziyaret etmiştir. Bu ziyaret kapsamında, MOSSAD ve MİT arasında bir antlaşma imzalanmıştır. 1994 ve 1995 yıllarında, İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman, Dışişleri Bakanı Simon Perez, Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Çiller, karşılıklı ziyaretlerde bulunmuşlardır; bu ziyaretler sırasında, ticaret, savunma, turizm, tarım, terörle mücadele ve güvenlik alanlarında iş birliğinin geliştirilmesi yönünde ilke kararları alınmıştır. Tansu Çiller, İsrail’e gerçekleştirdiği ziyaret esnasında Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiyi “stratejik ilişki” olarak tanımlamıştır. İlişkiler, askeri ve ekonomik alanda gelişmiştir, 1996 yılının şubat ayında, İsrail’le bir askeri ve eğitim işbirliği antlaşması ,Aralık 1996’da, Serbest Ticaret Antlaşması imzalanmıştır.. Bu antlaşmalar çerçevesinde, Türkiye, hava sahasını, İsrail savaş uçaklarının eğitim amaçlı uçuşlarına, açmıştır. İki ülke arasında ortak tatbikatlar, düzenlenmiştir. Türkiye ve İsrail, öğrenci ve eğitimci değişiminde, bulunmuşlardır. Kimyasal silahlardan korunma alanında iş birliği yapılmıştır. İsrail’in, İran ve Irak’taki faaliyetleri gözlemleyebilmesi amacıyla, Türkiye’nin radarlarını kullanmasına, izin İsrail- verilmiştir. 28 Ağustos 1996 tarihinde imzalanan Savunma Sanayi İşbirliği Antlaşması ile savunma alanında bilgi transferi ve teknisyenlerin karşılıklı olarak eğitimi konularında, birlikte çalışma kararı alınmıştır. Bu tarihten sonra, 54 F-4 uçağı, İsrail’de modernize edilmiştir. Türkiye, İsrail’den füze, gece dürbünü, elektronik malzeme alırken, İsrail’e 40 zırhlı araç satmıştır Susurluk Raporu’nda, Şubat 1994’te, Özel Harekât Daire Başkanlığı’nın talebiyle, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından İsrail’den, örtülü ödenekle mal ve hizmet alımı yapıldığı, belirtilmektedir. Alımların arkasındaki asıl nedenin, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, MOSSAD’la ilişki kurması ve Öcalan’ın yakalanması için iş birliğinde bulunulması olduğu belirtilmektedir
1990’ların sonunda, iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden bozulmaya başlamıştır. Ecevit, Filistin meselesini işaret ederek, İsrail’in “soykırım” uyguladığını, duyurmuştur. Bu dönemde, iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilemesinde, ortak tehdit ve çıkarların değişmesi, etkili unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Öcalan’ın yakalanmasıyla, Türkiye’nin güvenlik odaklı politikaları değişmiş ve komşularını, düşman ve tehdit olarak görme eğilimi, büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bu bağlamda, İsrail’le paylaşılan, “ortak düşmanlar” kavramı, dış politika yapım sürecinde etkisini kaybetmiştir. 2000 yılında, Oslo Barış Sürecinin başarısızlığı ardından, değişen uluslararası dengeler ve AKP Hükümeti’nin iktidara gelişiyle, Türkiye, İsrail’in politikalarını şiddetle eleştirmeye başlamıştır.
Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından, AKP’li Murat Mercan, Ariel Şaron’un politikalarını sert bir dille eleştirmiş ancak bu konuşmasından birkaç gün sonra, 8 Kasım 2002’de İsrail’le stratejik ilişkilerin devam edeceğini, dini ve ideolojik gerekçelerin, AKP dış politikasını etkilemeyeceğini, belirtmiştir (16 Kasım 2003 tarihinde, İstanbul’da bomba dolu araçlar, 2 sinagogu tahrip etmişler ve 23 kişi ölmüştür. Olayın sorumluluğunu, El Kaide üstlenmiştir. Bu olayın vuku bulmasından önce, MOSSAD, Türkiye’deki El Kaide yapılanmasıyla ilgili uyarılarda bulunmuştur. Olaydan iki ay önce, Suudi Arabistan istihbarat servisinden de benzer bir bilgi, iletilmiştir. Sinagog ve diğer hedeflerle ilgili güvenlik önlemleri artırılmasına rağmen, saldırılar önlenememiştir. 2003 yılı, Neva Şalom ve Beth İsrail Sinagoglarına saldırılar ve bu saldırılardan 5 gün sonra, HSBC Genel Müdürlüğüne ve İngiliz Konsolosluğuna yapılan bombalı saldırıların ardından, iki ülke arasındaki ilişkilerden bir düzelme görülmüştür. Ancak, İsrail’in Gazze’ye Gökkuşağı operasyonu (2004), ilişkilerin yeniden bozulmasına neden olmuştur. AKP, İsrail’in Filistin’le ilgili politikalarına sert eleştiriler getirmiştir. Bu söylemlere rağmen, Aralık 2003’te, İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Tsahi Hanegbi ile Türkiye İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu tarafından imzalanan antlaşma ile iki ülke polislerinin iş birliği ve ortak eğitimi alanında bir antlaşma imzalanmıştır. Türkiye ve İsrail’in terörizmle mücadelede bulunacakları, MOSSAD’ın, El Kaide militanlarını yakalamak için Türk istihbaratı ile birlikte çalışacağı konuları gündeme gelmiştir. İsrail ve Kuzey Irak’taki Kürtlerin uzun yıllara dayanan iş birliği, bilinen bir gerçektir. MOSSAD’ın, Kuzey Irak’taki PKK’lıları eğitmesi ve silahlandırması, Türk kamuoyuna yeni bir gelişme olarak sunulmuştur. Ancak, bu iş birliği ve ortaklık yeni bir durum değildir. Türk kamuoyunun, PKK konusundaki hassasiyeti, hükümetin özel önem atfettiği Filistin-İsrail meselesiyle birleştirilmiştir., 25.12.2020. Hükümeti’nin politikaları sonucunda, Filistin meselesi, bir dış politika sorunu olmaktan çıkarılmış, bir iç mesele haline getirilmiştir. AK Parti Hükümeti, 2006 yılındaki Hamas-Halid Meşal zaferini desteklemiş ve Gazze’ye özel bir önem atfetmiştir. Türkiye, 2007 Mart ayından itibaren, Suriye-İsrail arasında arabuluculuk rolü üstlenmiştir. 2008 yılındaki Suriye-İsrail dolaylı barış görüşmeleri, Türkiye’nin nezaretinde gerçekleştirilmiştir. Arabuluculuk girişimi, Aralık 2008 tarihinde İsrail’in Gazze’ye karşı giriştiği Dökme Kurşun Operasyonu’na kadar devam etmiştir. Bu dönemde sürüp giden balayı Ocak 2009’da, Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) kapsamında düzenlenen “Gazze: Ortadoğu’da Barış Modeli” başlıklı panelde, İsrail Başbakanı Şimon Peres’in Gazze saldırılarını meşrulaştıran sözlerine, Başbakan Erdoğan, sert tepki göstermiş. Konu sadece Israil Başbakanının sözleri olmasına rağmen önce panel moderatörünü söz vermediği için azarlamış sonra Şimon Perese aklına gelen her şeyi söyleyerek toplantıyı terk etmiştir. Ocak 2010’da ise “Alçak Koltuk Krizi” olarak adlandırılan Büyükelçi Oğuz Çelikkol’a gösterilen diplomatik nezaketsizlik ilişkilerin kötüleşmesine katkıda bulunmuştur. Mayıs 2010’da, Gazze’ye yardım götürmek amacıyla yola çıkan Mavi Marmara gemisine, İsrail Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan müdahalede, 9 Türk vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Mavi Marmara olayı, özür ve tazminatla çözümlenme sürecine girince, iki ülke arasında istihbarat konusunda, ilişkiler yeni bir boyut almıştır. İsrail ve Türkiye arasında Ortadoğu’da istihbarat konusunda iş birliği konusunda mutabık kalındığı, anlaşılmaktadır. Telefon diplomasisi neticesinde, 2013 yılında, Netanyahu, Mavi Marmara olayı nedeniyle, Türkiye’den özür dilemiştir. 2013 yılının haziran ayında gerçekleşen MOSSAD şefinin, Türkiye ziyareti, istihbarat paylaşımı açısından, önemlidir. Basında yer alan haberlerde, İran Devrim Muhafızları’na bağlı askerlerin, Suriye’de El Muhaberat örgütüyle birlikte Türkiye aleyhine faaliyet gösterdiği yönünde bazı bilgilerin MİT’e sunulmuştur, İsrail Türkiye ilişkileri açısından üzerinde durulan konulardan biri de , İran’daki İsrail ajanları hakkında bilgi verildiği ne dair haberlerdir. Washington Post yazarı David İgnatius, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, iki ülke ilişkilerinin kötü olduğu dönemde, İsrail’in istihbarat sırlarını, İran’a ilettiğini, yazmıştır. Türk yetkililer, bu haberlerin, İsrail tarafından sunulduğunu öne sürerken, İsrail tarafı, bunun İsrail-Türkiye ilişkilerini bozmak için ortaya atıldığını öne sürmektedirler. İddialara göre, bu olayın sonucunda İsrail, 10 insansız hava aracının, ABD tarafından Türkiye’ye teslimatını engellemiştir. Ancak İsrail’in bu engellemeyi kendi Heron ları için yaptığı düşünülmelidir.
Mavi Marmara saldırısı ardından Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi, danışmalarda bulunmak üzere Ankara’ya çağrılmıştır. Haziran 2016 tarihinde ikili ilişkilerin tekrar normale döndürülmesine yönelik mutabakata varılmış, 25.12.2020. İmzalanmıştır. İsrail’le ikili ilişkiler, 30 Mart 2018 tarihinde başlayan “Büyük Dönüş Yürüyüşü” gösterilerine katılan Filistinli sivillere yönelik İsrail’in orantısız güç kullanımı neticesinde, yeniden hassas bir döneme girmiştir. Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi, 15 Mayıs 2018 tarihinde merkeze çağrılmıştır. Türkiye-İsrail ilişkileri belirtilen tarihten itibaren Büyükelçiliklerdeki Geçici Maslahatgüzarlar tarafından yürütülmektedir, İsrail’in Türkiye’den rahatsızlıklarını şu şekilde sıralıyor: Türkiye’nin, Hamas’a verdiği destek, Gazze’de, Doğu Kudüs’te etkinliği ve kendini Filistin davasının koruyucusu ilan etmesi. Bu bağlamda, ilk defa İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Türkiye’yi “zorluk listesine” eklemiştir.
Gelelim şimdi Türkiye İsrail ilişkilerinin neden bir türlü sağlıklı çıkarların ön plana alındığı politik yaklaşımlarla yönetilemediğine. Bu her şeyden önce bölgede başat aktör olmak isteği ile ilgilidir. Aslında yıllardır, iç savaştaki Suriye’yi bir kenara bırakırsanız, Kendilerini bölge lideri zanneden 3 ülke vardır. Türkiye, Mısır ve İsrail.Hernekadar bu ülkeler kendilerini oyun kurucu olarak tanımlasalarda,esas oyun kurucu Atlantik ötesindedir ve bölgede kendilerine göre vazgeçilemez çıkarları vardır. Bu ülkelerin ABD ile ilişkilerinin soğuyup ısınmasına göre oyun baştan kurulmakta ve yeniden oynanmaya başlanmaktadır. Ayrıca İsrail in ABD’deki güçlü lobisi de genellikle büyük oyun kurucuya ne yapması gerektiğini söyleyebilmektedir.