SEÇİMLERDEKİ TUHAFLIKLAR

2002 yılından bugüne kadar yapılan seçimlerin tamamında biraz dikkatli gözle baktığınızda bazı tuhaf sonuçların çıktığını gözlemleyebiliriz. Bu tuhaflıkların en ünlüsü ve tipik bir siyasi kara mizah örneği olan 2014 mart ayı yerel seçimleri Nevşehir ili sonuçlarıdır.

YSK ve diğer kaynaklara göre Nevşehir ili nüfusu 68bin dir. Anılan yerel seçimlerde bu ilde kullanılan geçerli oy sayısı 55606, AKP’nin aldığı oy sayısı 88622.Parti aritmetiksel bir mucize yaratarak İl nüfusundan fazla ve Kullanılan geçerli oy sayısının nerdeyse iki katına yakın oy almıştır.

Bu mucize sonuca yapılan itirazla itiraza verilen yanıtın kaydına ise rastlanmamıştır.

Stockholm Üniversitesi öğretim üyelerinden Erik Mayersson, Türkiye’deki tüm seçimlerde yaptığı incelemeler sonucu bir başka tuhaflık daha ortaya koydu. Oy kullanılan sandık nerede ve hangi ortamda olursa olsun, Geçersiz oy sayıları arttıkça CHP oy sayısı düşmekte AKP oyları da paralel olarak artmaktadır. Doğal olarak bazı münafık fikirliler, sayım sırasında pek çok geçerli CHP oyunun geçersiz sayıldığı böylece AKP’nin oylarının arttığını öne sürseler de, bunun da doğal olarak ispatı mümkün olamamıştır…

Görev tanımı gereği YSK, seçimlere ilişkin yapılan itirazları tek tek inceler. Bu işlemin doğal sonucu olarak oyların itiraz edilen noktada yeniden sayılması gerekir. Ancak uygulama hiç de böyle değildir. YSK sadece sonucu değiştirecek nitelikteki hatalı sayımların yeniden sayılmasına hükmeder ve yeniden sayım yapılır. Ancak yeniden sayımların sonucu değiştirdiği de hiç görülmemiştir.

Bazı özel durumlarda, ki bu özel durumu hukuksal olarak tarif eden çıkmamıştır, YSK sonucun değişeceğine ilişkin makul şüphe olmasına rağmen yapılan itirazı reddeder ve sonuçları açıklayıverir. Nihai karar YSK ya ait olduğundan ve karara itiraz hakkı da bulunmadığından, sandıkta lehine sonuç çıkan partinin tepe yöneticileri gazetecilerin ısrarlı sorularına, boş verin siz itirazı falan, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti diyiverir.Buradaki Üsküdar’ın bizim bildiğimiz  Üsküdar mı olduğu yoksa başka bir şeyimi tanımladığı hiç anlaşılmaz.

Bir başka tuhaflık seçmen sayılarındaki sürekli değişikliktir.2002’den bu yana yapılan genel veya yerel seçimlerin her birinde farklı sayıda seçmen oy kullanmış, seçim bölgeleri sürekli değişmiştir. Bir seçimde bir ilçeye bağlı olan herhangi bir mahalle bir sonraki seçimde başka mahalleye bağlanmış, kimsede zahmet edip nedenini açıklamamıştır. Hâlbuki Türkiye’de doğum ve ölüm oranı istatistiki olarak belirlenmekte, Ayrıca il ve ilçe sayılarında, ulusal güvenlik sorunları dışında değişiklik olmamaktadır. Doğal olarak iktidar partisi duruma herhangi bir yorum yapmayıp sessizliği tercih ederken, muhalefet bölgeden beklenen oy sayısı ve milletvekili sayısına göre bu değişikliklerin kasıtlı olarak yapıldığını söylemektedir. Biz sıradan insanlar ise ,hangisinin haklı olduğu hiç bilmez hatta hiç ilgilenmez ve gider futbol takımı tutar gibi alıştığımız partiye oyumuzu kullanırız

Yerleşik hukuk pratiğine göre YSK uzun yıllar sürdürdüğü uygulamalarda belirli kurallar geliştirmiştir, Bunlardan birisi sadece sonucu etkileyecek sandıkların yeniden sayılmasıdır. Bir başkası ise YSK daki iktidar partisi temsilcisinin ricası üzerine, ki bu açıklama Dönemin YSK başkanı tarafından yapılmıştır, zaman kısalığı nedeniyle hepsi mühürlenemeyen oy pusulalarının da geçerli sayılması kararı olmuştur. Başlangıçta çok masum görünen ancak yasaya da aykırı olan bu istek, mühürsüz oyların çokluğu nedeniyle sonucu etkiler hale gelmiştir. Mühürsüz oy pusularının kaç adet olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber 2.5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir ve bu ise kazananı kaybettirecek ölçüde büyük rakamdır.

YSK nın bu görüşlere karşı tek savunması mühürsüz oyların kendi bastırdıkları oy pusulaları olduğu bu nedenle bir hilenin söz konusu olamayacağı, şeklindedir ancak bu açıklamaya mühürsüz oy pusulalarının ne kadarının ve hangi laboratuvar koşullarında kontrol edildiği dahil edilmemiştir. Bu işten anlayanların söylediğine göre basılı oy pusulalarını elde ovuşturarak veya gözle inceleyerek ayırt etmek pek olası görülmemektedir.

2002 den bugüne yapılan onca seçimden en kritik olanı Nisan 2017 de yapılan adına Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi denilen bir tuhaf idare tarzı için, Anayasada yapılan değişikliklerin onaylanması  referandumudur. En basit tanımıyla rejim değişikliği anlamı taşıyan bu referandumda, Oylama gününden önce idare tarafından bazı ilave adımlar atılmıştır.

   Her şeyden önce Anayasa değişikliği teklifi TBMM de hemen hiç tartışılmamış ve sözler devamlı kavgalar ile kesilmiştir.

    Anayasa değişikliğine karşı olan HDP’nin tüm parti yönetim kademeleri göz altına alınmış ve tutuklanmışlardır.

     Yurt dışındaki seçmenlerin adres kayıtları olmasa bile oy kullanmalarının önü açılmıştır.

     Referandum yerleşik teamüllere karşın OHAL döneminde yapılmıştır. Bu konu fazlasıyla yanlış olduğu için Venedik Komisyonu raporunda

“Mevcut Olağanüstü halin Anayasal referandum için adil ve demokratik bir ortam sağlamadığı”

     Görüşüne yer verilmiştir ve bu durum ilk kez bu kadar açık bir şekilde tenkit edilmektedir.

Sonuç olarak ve her nedense 2002’den bugüne kadar yapılan bütün seçimlerde bazı tuhaflıklar olmuş ve bunların hiç birisine yapılan itiraz kabul edilmemiştir. Ancak Tuhaflıkların en tuhafı böylesi olayların alışkanlık haline gelmesi ve her seçimde tekrarlanmasıdır. İnsanların önce bu beklentiden uzaklaşması ve denetim mekanizmalarının doğru çalıştırılması ve denetlenmesi gerekmektedir. Bu noktadaki doğru soru ise denetleme mekanizmalarının olup olmadığıdır.

ALTILI MASADA NELER OLUYOR

Uzunca bir süredir neredeyse tamamı yelpazenin sağında olan altı parti, bir araya gelerek, mayıs ayındaki seçimlerden, birilerinin koyduğu adla, Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminin değiştirilerek, güçlendirilmiş parlamenter sistemi getirmeyi, her gün biraz daha kısıtlanan bireysel özgürlüklerin çağdaş ülkeler seviyesine çıkarılmasını amaçlayan, çalışmalar yapmaya başlamışlardı. Bu amaçla daha demokratik bir anayasa taslağı ve neyi nasıl yapacaklarını açıklayan katılan altı partinin milletvekillerinin hazırladığı bazı çalışmalar açıklandı. Gelen tepkiler ilginçti genelde her iki metin AKP dışındaki siyasal görüşe sahip insanlar tarafından benimsendi. Doğal olarak eksiklikler vardı ancak bunlar kolaylıkla giderilebilirdi. Altı siyasi partinin konu üzerinde çalışan milletvekillerinin amacı ortaya neyi nasıl yapacaklarına ilişkin bir siyasi irade koymaktı ve bunu yaptılar.

AKP siyasi görüşünü benimseyenlere gelince her şeyden önce uzun yıllardır siyasi yazılar yazan ben, bu siyasi görüşün ne olduğunu anlamadığımı itiraf etmeliyim. Bana göre bu sistem, Sabit uluslararası tanımlara uyan bir değerler bütünü olması gerekirken, her an değişebilen bir söylenenin ötekini tutmadığı daha ziyade, kendi tanımlarıyla, devlet değil anonim şirket anlayışı ile yönetilen karın paydaşlara zararın devlete fatura edildiği bir tuhaflıktır.

Gerçekte AKP politikalarının ana amacının ne olduğu ayrı bir yazı konusudur ve acıdır ki kaleme alma zamanı değildir. Ancak o günde gelecektir.

Altılı masanın çalışmalarına, AKP yönetiminin ilk tepkisi, bu yapılanların vesayet artığı bir rejim getireceği, karar vermekte zorlanacakları ve işe yaramayacağı, idi. Doğal olarak beğenmeleri beklenemezdi. Çünkü 20 yıl önce planlanan sermaye transferi daha tamamlanmamıştı ve istenen veya dikte edilen düzen değişikliği bitmemişti. Dolayısı ile yola devam şarttı.

Altılı masa çalışmalarını tamamlamış artık zurnanın kötü ses çıkardığı yere gelinmişti. Soru cumhurbaşkanının kim olacağı idi. Yaptıkları son toplantıda beş parti genel başkanı Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceklerini belirtmişken çanak çömlek patladı. İyi parti genel başkanı Meral Akşener, genel idare kurulundan sadece İmamoğlu, Yavaş ikilisi için onay aldığını bu durum için görüşmesi gerektiğini söyleyerek toplantıdan ayrıldı. Parti merkezine dönünce hemen bir basın toplantısı yaptı ve konuya ilişkin yakası açıldık, açılmadık ağzına ne gelirse söyledi. Toplumun büyük çoğunluğuna bir hüzün çöktü ve ister istemez merhum Süleyman Demirel in kendine has bir söylemi geldi

“Rüzgârsız havada dönen fırıldağın mutlaka bir üfleyeni vardır.”

Gözler hemen AKP kanadına döndü ve komplo teorileri art arda gelmeye başladı. Ancakçok az kişinin aklına başını siyasi işlerden sorumlu genel başkan yardımcısı ve birkaç destekçisinin çevirdiği dolap olduğu geldi. Bu kerameti kendinden menkul kişiler MHP ye partinin geri dönmesini istiyorlar ve bunun için Akşener’e akla gelen her türlü engellemeyi yapıyorlardı.

Ancak Akşener akıllı ve kurt bir siyasetçi idi ve MHP ye dönüş teorilerinin ülkeyi gerçekten batıracağımı anlamıştı. Bu arada altılı masanın diğer başkanları sıkı bir telefon diplomasisi ile Akşener’in geri dönüş ortamını hazırladılar. İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediye başkanlarının görevleri uhdelerinde kalmak şartıyla cumhurbaşkanı yardımcısı olmaları teklifi çabuk kabul gördü hemen hemen tek itiraz AKP’nin kerameti kendinden menkul hukukçusundan geldi bu durum anayasaya aykırı idi. Doğal olarak kimse buna aldırmadı.

Neredeyse gece yarısına varan çalışmalar sonucu altı parti 11 maddelik bir deklarasyon yayınladılar. Buna göre Kemal Kılıçdaroğlu, Masanın cumhurbaşkanlığı adayı kalan beş genel başkan görev tanımları yapılmak kaydı ile cumhurbaşkanı yardımcısı olacaklardı. İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlarının cumhurbaşkanlığı yardımcısı olma zamanına ise cumhurbaşkanı karar verecekti.

Görünüşte her şey yolunda gidiyordu ancak sorulması gereken önemli bir soru vardı İyi Parti genel başkanı Meral Akşener neden bir önceki toplantıda toplantıyı terk etmiş neden pazartesi günkü toplantıya gelmiş önerisi kabul edilir gibi yapılmasına rağmen neden Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığını desteklemişti.

Güzide siyasi analizcilere göre hepsi bir manevradan ibaretti. Amaç İyi Parti’nin, Milletvekili listelerinin hazırlanmasında ve sonraki yönetim döneminde, daha fazla taviz almasıydı.

Bana göre mesele sadece bu değildir. İyi partide bazı tasfiyelerin yapılmasının belki de zamanı gelmiştir. Peki tasfiye torbasına kimler doldurulacaktır? Ve gene bana göre Akşener’e toplantıyı terk ettiren ve zehir zemberek konuşma metnini hazırlayan bazıları kendilerini hazırlamalıdırlar. Zaten bunu yapmaz ise ve seçim kazanılırsa meclis gurubu kesinlikle kontrol edemez ve sayın Akşener böyle tuzağa düşmeyecek kadar deneyimli bir siyasetçidir.

NEDEN 2

Şimdi iki bölümü beraber okuyarak bir yorum yapmanın ve bazı soruları sormanın zamanıdır diye düşünürüm.

Her şeyden önce bu iki ilçede meydana gelen 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki iki deprem Türkiye’nin karşılaştığı en büyük felaketlerden biri olmakla beraber, her nedense satılmaya çalışıldığı gibi dünyanın karşılaştığı en büyük felaket falan değildir. Yakın geçmişte Dünyada 9 ve üzeri büyüklüklerle de karşılaşılmıştır. Acı olan nokta bizde 32 binin üzerinde insanın enkaz altında kalmasının deprem büyüklüğü ile de bir ilgisi olmamasıdır. Bazı köşe yazarlarının artık açıkça yazıp söylemeye başladıkları gibi, Kahramanmaraş depremi dünyada gelmiş geçmiş en büyük deprem değildir ancak en kötü yönetilenidir.

Bu arada başka sorular sormanın da zamanıdır. Her şeyden önce deprem riskinin bu derece büyük olduğu bir bölgeye neden çok katlı inşaat izni verilmiş, başka yerlerde sıklıkla kullanılan tip projelerin uygulanması kabul edilmiştir. Neden bu kadar sık imar affı çıkarılmaktadır. Tesadüfen inşaat süresince kontrole takılan binaların, af sayesinde projede hiçbir değişiklik yapmadan, tamamlanmasına göz yumulmuştur. Deprem sonrası. yönetimin kesin arka çıkmasıyla Müteahit avı başlamıştır. Evet bu kişiler suçludur ve bunca insanın ölümünden sorumludur. Ancak tek suçlu onlar mıdır? Bu inşaata izin verenlerin, değişik nedenlerle ilgili yönetmelikleri denetlemeyenlerin, hiç mi sorumluluğu yoktur. Neden tutuklananlar arasında bu kategoriden kimse yoktur. Buna sebep siyasal baskılar mıdır?

Bu ve benzeri soruları çoğaltmak elbette mümkündür. Ancak olan olmuştur deprem öncesini geri getirme imkânı bulunmamaktadır. Bu durumda sadece yargının şaşmaz olması gerekli kararına güvenmenin dışında yapılabilecek bir şey de yoktur.

Ancak deprem sonrasının bozuk organizasyonu da, bir deprem ülkesi olan Türkiye’de bundan sonra tekrarlanmaması için ayrıntısıyla incelenmelidir.

Mevcut yönetim Doğal afetlerle mücadelenin koordinasyonunu AFAD ın yapmasına karar vermiştir. Anlatılan gerekçeye göre bu sayede bölgede çok seslilik önlenecek, yardımların etkin kullanılması sağlanacaktır.

Anlaşılamayan nedenlerle, Kahramanmaraş depreminde ise olay bir adım öteye taşınarak AFAD ve gerisindeki yönetim kademelerinin her şeye onay veren makam haline gelmesi istenmiştir. Bu ise örneğin jeneratörlerin dağıtılıp, yakıt verilmemesi yüzünden deprem bölgesinin gecelerce karanlıkta kalması gibi trajikomik olaylara yol açmıştır.

Olayın başlangıcında prosedür gereği içişleri bakanı tarafından yabancı yardımları da kapsayan dördüncü seviye ilan edilmiştir ve bu adım son dokuz gün boyunca doğru ve zamanında yapılan tek şeydir. Olay doğru okunmuş ve vakit geçirmeden, meseleyi siyasetin bitmez tükenmez kısır döngüsüne sokmadan hızla karar verilmiş ve uygulanmıştır.

Deprem sonrası, alınan siyasi karar gereği tüm yardım faaliyetlerinin AFAD onayından geçmesi, bu kuruluşun üst yönetiminin bu boyutta bir krizi yönetememesi nedeniyle art arda yanlışlar yapılmış ve bunun faturası zaten ailesinin bir bölümünü enkaz altında kalan acılı bölge halkı tarafından ödenmiştir.

Organize olarak yardım toplamaya ve dağıtmaya çalışan kuruluşlar kaba bir şekilde engellenmiştir.

Bu yanlışlıkların deprem alanında diğer arama kurtarma ekipleriyle birlikte gecesini gündüzüne katıp çalışan AFAD personeli ile bir alakası yoktur. Krizin kötü yönetimi sadece AFAD ın üst yönetiminin gerek eğitim gerekse deneyim yönünden eksik olmalarının neticesidir.

TSK’nın olayın başından itibaren devreye alınmamasının sebebi ise anlaşılamamıştır. AFAD ın çok zorlandığı deprem yardımlarının lojistiği, bu konulara çok alışık bir yapı tarafından daha kolay organize edilebilirdi. Bilindiği gibi TSK’nın bu tür doğal afetlerde çabuk görev alacak bir afet tugayı vardır, bu tugayın birliklerinin görevlendirilip görevlendirilmediği ve sahaya ne zaman intikal ettiği hakkında bilgi yoktur televizyonda sadece komando birlikleri görülmektedir. Sonuç olarak, dünyanın en büyük olmasa bile sayılı felaketlerinden biriyle karşılaşan Türkiye, neredeyse kırk bine yakın ölü yüz binin üzerinde yaralı ile ve kötü bir kriz yönetimiyle olayı tamamlamıştır

NEDEN 1

Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde meydana gelen depremlerin üzerinden 10 gün geçti. Ölü sayısı 39 bini yaralı sayısı ise 100 bini aştı. Şimdi önce dünyada meydana gelen büyük depremlere sonra da AFAD yaptığı rakamdan başka bir şey söylemeyen ruhsuz açıklamasına bir göz atalım

Dünya tarihindeki en şiddetli deprem, Şili’de 22 Mayıs 1960’ta meydana geldi.

Yaklaşık 1000 kilometrelik bir alanda hissedilen 9,5 büyüklüğündeki deprem sonucunda 1655 kişi hayatını kaybetti, 3 bin kişi yaralandı, 2 milyon kişi evsiz kaldı.

Ülkede 550 milyon dolarlık hasara neden olan deprem sonucu oluşan tsunami, 10 bin kilometrelik alana yayılarak Hawaii, Japonya ve Filipinler’e kadar ulaştı. Dev dalgalar sonucu Hawaii’de 61, Japonya’da 138, Filipinler’de de 32 kişi yaşamını yitirdi.

En şiddetli ikinci deprem olarak kayıtlara geçen Alaska depremi 28 Mart 1964’te meydana geldi.

Üç dakika süren 9,2 büyüklüğündeki deprem, tsunamiyi tetikledi. Sarsıntı ve ardından oluşan dev dalgalar, 128 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olurken yaklaşık 310 milyon dolarlık hasar oluşturdu.

Bu şiddetteki bir depremde yaşanan az sayıda can kaybı mucize olarak değerlendirildi.

Bugüne kadar en uzun süren deprem Sumatra’da 26 Aralık 2004’te meydana geldi. 9,1 büyüklüğündeki deprem, yaklaşık 10 dakika sürdü.

Sarsıntı sonucunda oluşan metrelerce yükseklikteki dev dalgalar, Endonezya’nın yanı sıra Asya’nın kuzeyi ve Afrika’nın doğusunda 14 ülkeyi etkiledi.

En çok ölüme yol açan doğal afetlerden biri olarak kabul edilen depremde yaklaşık 230 bin kişinin hayatını kaybetti. Deprem ve tsunami nedeniyle 1 milyon 700 bin kişi evsiz kaldı.

Japonya’nın Tohoku bölgesinde 11 Mart 2011’de meydana gelen deprem, ülkede bugüne kadarki en şiddetli deprem olarak kayıtlara geçti.

9 büyüklüğündeki deprem okyanus tabanında 1 kilometrelik kırık oluşturdu, bunun sonucunda ülkenin kuzeydoğu kıyılarında tsunami yaşandı.

Deprem ve sonrasında yaşanan tsunaminin neden olduğu 19 bin can kaybının yanı sıra Fukuşima nükleer santralinde sızıntı meydana geldi.

1 milyon dolar hasar oluştu

Rusya’nın kuzeydoğusundaki Kamçatka’da 4 Kasım 1952’de meydana gelen 9 büyüklüğündeki deprem, Hawaii kıyılarında yüksek dalgaların oluşmasına neden oldu.

Can kaybının yaşanmadığı felaket sonucu 1 milyon dolarlık hasar oluştu.

Şili’de 27 Şubat 2010’da meydana gelen 8,8 büyüklüğündeki depremde 500’den fazla kişi hayatını kaybetti, binlerce kişi yaralandı.

Şili’nin yanı sıra Peru, Ekvador, Kolombiya, Kosta Rika ve Panama gibi Latin Amerika ülkeleri deprem sonrası oluşan tsunamiden etkilendi.

30 milyar dolarlık hasara neden olan deprem 1,8 milyon kişiyi mağdur ederken, 500 binden fazla ev tamir edilemeyecek şekilde hasar gördü.

Ekvador ve Kolombiya kıyıları yakınlarında 31 Ocak 1906’da meydana gelen 8,8 büyüklüğündeki depremde, yaklaşık 1000 kişi yaşamını yitirdi.

Depremin ardından oluşan tsunami, okyanusu geçerek Japonya’ya kadar ulaştı.

Alaska’nın Rat Adaları açıklarında 4 Şubat 1965’te görülen 8,7 büyüklüğündeki deprem, 10 metre yüksekliğinde tsunamiye neden oldu.

Küçük çapta hasara yol açan depremde can kaybı yaşanmadı.

Endonezya 3 ay arayla iki yıkıcı deprem yaşadı

Endonezya’nın kuzeybatısında bulunan Sumatra Adası’nda Aralık 2004’te gerçekleşen 9,1 büyüklüğündeki yıkıcı depremin yaraları sarılırken, bölge yaklaşık 3 ay sonra bir kez daha sarsıldı.

Sumatra’da 28 Mart 2005’te yerin 30 kilometre altında 8,6 büyüklüğünde deprem kaydedildi.

Afette 1400’den fazla kişi hayatını kaybederken depremin tetiklediği tsunami nedeniyle yüzlerce kişi yaralandı.

Tibet’te 15 Ağustos 1950’de yaşanan 8,6 büyüklüğündeki depremde en az 1500 kişi öldü. Çin ve Hindistan’da birçok şehri de etkileyen deprem, heyelanlara yol açtı. Bunun sonucunda yüzlerce yapı zarar gördü.

AFAD’dan yapılan açıklama şöyle:

“06.02.2023 tarihinde Kahramanmaraş ili Pazarcık merkezli 7.7 büyüklüğünde ve Elbistan Merkezli 7.6 büyüklüğünde iki deprem meydana gelmiştir. Depremlerin ardından 2.724 artçı deprem meydana gelmiştir.

SAKOM’dan alınan son bilgilere göre Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Adana, Adıyaman, Osmaniye, Hatay, Kilis, Malatya ve Elazığ illerinde toplam 31.974 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. 158.165 afetzede, bölgeden diğer illere tahliye edilmiştir.

Bölgede AFAD, PAK, JAK, JÖAK, DİSAK, Sahil Güvenlik, DAK, Güven, İtfaiye, Tahlisiye, MEB, STK’lar ve uluslararası arama kurtarma personelinden oluşan toplam 35.495 arama kurtarma personeli görev yapmaktadır. Dışişleri Bakanlığı ile yapılan görüşmeler neticesinde diğer ülkelerden gelen arama kurtarma personeli sayısı 9.793’tür.

Ayrıca AFAD, Emniyet, Jandarma, MSB, UMKE, Ambulans Ekipleri, Gönüllüler, Yerel Güvenlik ve Yerel Destek Ekipleri’nden görevlendirilen saha personel sayısı ile birlikte bölgede görev yapan toplam personel sayısı 238.459’dur.

Afet bölgesine başta ekskavatör, çekici, vinç, dozer, kamyon, arazöz, treyler, greyder, vidanjör vb. iş makineleri olmak üzere toplam 12.322 araç sevk edilmiştir.

Afet bölgelerine 40’ın üzerinde Vali , 152 Mülki İdare Amiri, 19 AFAD üst yöneticisi ile 68 il müdürü görevlendirilmiştir. Ayrıca, uluslararası yardımların koordinasyonu için 13 büyükelçi ve 17 Dışişleri Bakanlığı personeli bölgede görevlendirilmiştir.

Bölgeye, personel ve malzeme sevkiyatı için hava köprüsü kurulmuştur. Hava Kuvvetleri, Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı ve Orman Genel Müdürlüğü’ne bağlı 170 helikopter ve 76 uçakla toplam toplam 4.097 sorti yapılmıştır. Bölgeye personel, malzeme sevkiyatı ve tahliye amacıyla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından 24, Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından 2 olmak üzere toplam 26 gemi görevlendirilmiştir

SEÇİMLER, SAYILAR,SONUÇLAR

Bu çalışmaların amacı, T.C Anayasasının bazı maddelerinin değiştirilerek, daha otoriter, TBMM’ni Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile aşan bir başka düzene geçmekti.

 Adına her nedense Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi denilen ve bir örneğine rastlayamadığım yöntemler bütünü, Cumhurbaşkanına, çok az zorlamayla yasama yürütme ve yargı erk lerini elinde toplamasını sağlayabilecekti ve nitekim de öyle oldu.

2016 darbe girişiminin ardından ülkede olağanüstü hâl ilan edildi. Sonuçları çok kötü olabilecek olan ABD destekli kalkışma, hiç konuşulmamasına hatta şehitlerinin şehit sayılmamasına rağmen, Cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı bir gurup asker tarafından bastırıldı. Olağan üstü halin de inkâr edilemez katkısıyla 2017 de Türkiye anayasa değişikliği referandumu ile ülkenin yönetim şekli başkanlık sistemi olarak belirlendi. Ancak batıdan yükselen tepkiler dikkate alınarak adına” cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi” dendi.

Yapılan ilk planlamaya göre bu sisteme geçiş tek aşamada ve aniden olmayacaktı. Önce Cumhurbaşkanlarını halk seçecek ve bu sayede itiraz kapılarının çoğu kapanacaktı.

2007 yılında bu değişiklik yapıldı, Anayasa tekrar değiştirilerek cumhurbaşkanlarının halk tarafından seçilmesinin önü açıldı.

2017 Referandum sonuçlarına göre;

                                 Katılma oranı            : %85.1

                                  Seçmen sayısı           :    58.5 milyon

                                  Kullanılan oy            :    49.8 milyon

                                  Geçerli oy                :     48.9 milyon

                                      Evet                      :      25.1 milyon    %51.4

                                      Hayır                    :      23.8 milyon     %49.6

                                      FARK                 :          1.4 milyon

Bu sonuçlarda ilk dikkati çeken nokta 48.9 milyon geçerli oyun kullanıldığı bir referandumda Kabul/Ret arasındaki farkın sadece 1.4 milyon olmasıdır. Harcanan büyük paralara, Büyük propagandalara ve algı yaratma çabalarına rağmen sadece 1.4 milyon seçmen bu yeni ilginç sistem lehine oy kullanmıştır. Ayrıca bu sonuç, sistemin söylenenlerin tersine Türk halkı tarafından tam olarak benimsenmediği ve kabul edilmediği sonucunu da göstermektedir. Doğal olarak AKP kurmayları ayni görüşte değildir. Onlara göre Bir sistemin kabulü için %50 + 1 oy bile yeterlidir ve Türk halkı kabul için yeterli çoğunluğu sağlamıştır ve bu fark Cumhuriyetin kuruluş değerlerinden vazgeçerek bir anlamda rejim değişikliği için yeterlidir. Böylesine tuhaf şartları kabul etmeyen ve içine sindiremeyen %49 luk gurup demokrasi açısından ihmal edilebilir konumdadır.

2018 seçimi,  Cumhurbaşkanını belirlemek için 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan seçimdir ve genel seçimler de   aynı gün yapılmıştır. Seçim, normal şartlarda 3 Kasım 2019’da yapılması öngörülüyordu. Erkene alınmasının nedeni, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli tarafından kıl payıyla geçen 2017 referandumda kabul gören anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesi için daha fazla beklenmemesi gerekçe olarak gösterilmiştir. 

 Tuhaf olan nokta, Erken seçim kararının açıklanmasından iki gün sonra, Yurt dışından AKP yönetimine aykırı sesler yükselmeye başladı Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri    Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, olağanüstü hâl yürürlükteyken özgür, adil ve şeffaf bir seçim düzenlemenin zor olduğunu belirtti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, bu açıklamayı kabul edilemez olarak değerlendirdi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, ülkenin içinde bulunduğu koşullarda yapılacak seçimin ‘Avrupa kriterlerine’ uygun olmayacağını gerekçe göstererek seçimin ertelenmesi yönünde çağrı yaptı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd bin Ra’ad al-Hussain de benzer bir açıklama yaparak seçimden önce olağanüstü hâlin kaldırılmasını talep etti

 AK Parti ve MHP milletvekilleri bu çağrıyı “siyaseten haksız, yersiz ve hadsiz” olarak niteledi.

Görevdeki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına bir kez daha aday oldu. Selahattin Demirtaş ikinci defa aday olur iken Muharrem İnceMeral AkşenerTemel Karamollaoğlu ve Doğu Perinçek de seçimde cumhurbaşkanı adayı olduklarını duyurdular.

Kasım 2017’de Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli‘nin Adalet ve Kalkınma Partisi ile ittifak yapmayı önermesi sonucunda Şubat 2018’de Cumhur İttifakı kuruldu. Seçimin normal şartlarda 3 Kasım 2019’da yapılması gerekiyordu ancak Bahçeli’nin erken seçimi gerekli gördüğünü belirtmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın 18 Nisan 2018’de buna olumlu yaklaştığını açıklaması ile seçim tarihi erkene alındı.  Aynı gün olağanüstü hâl seçim tarihini de içine alacak şekilde üç ay daha uzatıldı.

 20 Nisan 2018’de erken seçim önerisi Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde kabul edildi.

2018 cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimlerinin rakamsal sonuçlarına gelince:

                                Seçmen Sayısı                  :  59.4 Milyon

                                Kullanılan oy                    :  51.2 Milyon

                                Geçerli oy                         :  50.1 Milyon

                                Katılma oranı                    :   %86.2

Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları

                                Recep Tayyip Erdoğan     : %52.6

                                 Diğer beş aday                 : %47.4   

Bu rakamlardan ilk dikkati çeken 1917 referandum sonuçlarını neredeyse birebir yansıtmasıydı. Aradan geçen bir senede yapılan her türlü propaganda ve yeni rejimi satış çabaları fayda etmemiş herkes aldığı oyda kalmıştı. AKP propaganda makinesi gene Çalıştı %50+1 yeterli topluma pompalanmaya başladı. Ve toplum bir süre sonra buna inandı…                             

2014-2023 ARASI SİYASİ GELİŞMELER 2

Şimdi basit bazı soruların tekrar sorulması gerekir;

“Ekonominin bu günkü acınası hale gelmesinin tek sebebi AKP’nin yanlış ekonomik anlayışı mıdır?  yoksa sayın Cumhurbaşkanınca ortaya konan ve literatürde pek rastlanmayan teorinin, uygulamada çalışmadığının bir göstergesi midir? Belkide yurt dışında ve Atlantik ötesinde tezgahlanan bir planın parçasıdır. Ekonomist olmayan benim gibi sıradan birine göre, Teorinin temeli olan ve makro dengelerin oturmasını sağlayan faizin, gerçeklerden uzak bir şekilde düzenlenmesi ve hızla indirilmesi, baştan bilinmesi mümkün olmayan sonuçlar   doğurmuştur.”

Bu her şey içeren soruya ne yazık ki “Ekonomist” olmadığından ben cevap veremem ancak belirli bir mantık süzgecinden geçirerek bazı yorumlar yapabilirim;

Her şeyin temelinde Para Politikası Kurulunun, bilinmeyen bir sebeple belki de Naas larda olduğu için Politika faizlerini indirmesiyle başladı. Bir anda dolar fırladı ve TL cinsinden mevduatların faizi enflasyonun altında kalarak, tasarrufların reel getirisinin durduğu yerde erimesine yol açtı. Bu durumda birazda kontrol dışı olarak tasarrufların yastık altına veya alternatif yatırım araçlarına kaymasına sebep oldu ve maliye bürokrasisinin gayretli çalışmaları sonucu döviz tevdiat hesabı başta olmak üzere başka yatırım araçları icat edildi. Ancak bu durumun bir başka hesaplanamayan riski daha vardı. Bankalardaki dolarizasyon %60 ı geçmişti TL mevduatına pek sık rastlanmıyordu.

T.C. Merkez Bankası bir süre piyasayı gözledi. Faizi tek haneli rakamlara yıl sonuna kadar indirme direktifi vardı bu nedenle hem bunu yapıp hemde aşırı dolarizasyonu önlemek gittikçe imkânsız hale geliyordu. Sonuçta sopa ortaya çıktı. Üç devlet bankasının aslında tuzları kuruydu. Onlar verilen talimatlara uygun hareket ediyorlar ortaya çıkan zararı bilançolarına yansıtıp, görev zararı diyerek geri alıyordu. Ancak özel Bankaların durumu farklıydı. Onlar con ahmedin devridaim makinasından yararlanamıyorlardı. Yanlış para politikaları yüzünden zarar ediyorlar ve bu zararı bilançolarında gösteriyorlardı. Sonuçta TL mevduat faizi ile Merkez bankası politika faizi arasındaki bağlantıyı kestiler, kredileri akıl almaz koşullara bağladılar.

T.C. merkez bankası buyruklarının özel bankalarca dikkate alınmadığını anlamıştı. Bu nedenle başka bir adım daha attı. Bundan böyle bankaların döviz yükümlülükleri için uyguladığı TL cinsinden menkul kıymet tesisi oranını %5 den %10 a çıkarttı. Bu hamlenin Türkçe tercümesi, TL mevduat oranı %50 nin altında kalanlar %17 oranında tek haneli faizli devlet tahvili satılacaktı. Bu oran %50-60 arasında kalanlara %12, %60-70 aralığına %5 oranında satış yapılacaktı. Özel bankalar için %9 civarında faizi olan devlet tahvilini pazarlamanın imkânı olmadığından stokta tutulacak veya doğrudan zarar yazılacaktı bu ise sendikasyon kredi faizlerini yükseltecekti. Başka deyişle hiçbir banka döviz kredisi alamayacaktı. Buna hamle gecikmedi özel bankalar TL mevduat faizlerini %25 lere çıkardılar. Kredileri büsbütün kıstılar.

Bu hamleler sonucu kkm 2,7 milyar dolar kadar azaldı.

Bütün bu işler olurken T.C. merkez Bankası swap hareketlerinden arındırılmış olarak 4 milyar dolara yakın net döviz rezervi azalmasını kimse açıklayamadı.

Sonuç olarak işlerin nasıl bu hale geldiğinin çözüm öneren zeminlerde artık tartışılmasının bırakılması gerek. Öncülüğünü sayın Cumhurbaşkanının yaptığı düşük politika faizi düşük TL

Yüksek dolar, büyüyen ihracat ve onu destekleyen üretim fazlalığı ile cari fazla vermek şeklinde özetlenen teori, pazı parametreler eksik olduğundan işlerlik kazanamamıştır.

Şimdi mesele buradan nasıl çıkılırın tartışması olmalıdır. Ancak acı olan bu yapıldığına pek rastlanmamaktadır. Tuhaf bir isim konan yazılı basının bir bölümü ekonomide yaratılan mucizelerden bahsederken bazıları ise her gün battık mahvolduk yayınları yapmaktadır. Tuhaf olan her iki gurubunda görüşlerini rakamlarla desteklemesidir.

Zaman bir şeyleri övme veya yerme zamanı değil bu çıkmaza çözüm bulma zamanıdır

2014-2023 ARASI SİYASİ GELİŞMELER

Türkiye’nin Zor Yılları 2014-2021 dönemidir. AKP iktidarı, ilk 13 yılda, cumhuriyetin temel niteliklerini elinden geldiği kadar hırpalamış yönetimin bünyemize uymadığı, tarihimizi ve edebiyatımızı bir gecede kaybettiğimiz, AKP yönetiminin değişik kademelerince, her televizyon kamerasında ve açık olan her mikrofonda açıkça ilan edilmiştir. Anayasanın ilk üç maddesinin açık ihlali olan bu tutum, henüz yargıdan bir karşılık henüz görmemiştir.

 2022 Yılı aslında, zenginlik, mutluluk ve huzur dolu yıllar olarak düşünülebilir. Ancak bu sadece bir algıdır ve gerçeği hiç yansıtmamaktadır. Artık her şey son derece çok kötüdür. Eskiden olduğu gibi, kimi zaman tehditle kimi zaman ikna ile ara sırada algı yönetimi ile, işler yürümemektedir.

Son yirmi yılın en zor bölümünü inceleyeceğimiz bu seride en önemli yeri Ekonomide yapılan yanlışlıklar alacaktır.

 Türkiye, Dünyadaki en hassas stratejik pozisyonlardan birinde yerleşik, uluslararası politika yapıcılarının, her şeyi ve herkesi kendi vazgeçilmez çıkarlarına uydurmaya çalıştıkları yalnız ve güzel bir ülkedir. Ancak kim kulağı ile kuş yakalamaya çalışırsa çalışsın, Türkiye, mevcut problemlerin daha azı veya daha çoğuyla geçmişte de karşılaşmış ancak toparlanmayı bilmiştir ve buna inanan insanlar, acemice uygulamalar yüzünden her geçen gün azalmakla birlikte gene toparlayacaktır.

Oldukça uzunca bir zamandır, tamamen amatörce Siyasetle ilgilenip gene amatörce yazılar yazıyorum. Yıllar önce sayı 500 ü geçince saymayı bıraktım. Son birkaç yıldır iç politikaya ilişkin hiçbir şey yazmıyordum. Ancak işler o derece karıştı ve o derece büyük yanlışlar arka arkaya yapılmaya başlandı ki  bir şeyler söylemenin tam zamanı geldi diye düşündüm. Hiçbir siyasi görüşle bir alışverişim, bağlantım veya takıntım, aldığım veya alacağım devlet ihalesi olmadığı için ara sıra can acıtıcı olabilirim. Sürçü lisan edersem af ola…

Günlük hayatı doğrudan etkilediğinden mevcut problemlerin çözümü en zor olanı ekonominin tekrar rayına oturtulmasıdır. Önce ne halde olduğumuzun istatistiki verilerini ortaya koymalıyız. Bu iş için para politikasının belirleyicisi T.C. Merkez Bankası’ndan işe başlamamız gerekir.

11 Haziran 1930 yılında anonim şirket olarak kurulan T.C. Merkez Bankası, 1211 sayılı Merkez Bankası Kanununa göre özel hukuk kurallarına tabidir. Merkez Bankasının hisselerinin %51’i Hazine’ye, kalan paylar ise ulusal bankalar, yabancı bankalar, Türkiye’de kurulu ticari kurumlar ve Türk vatandaşı gerçek ve tüzel kişilere aittir.

Fiyat İstikrarı: Enflasyonu kontrol altında tutmak, finansal istikrarı sağlamak, para ve döviz piyasalarını düzenleyici tedbirler almak.

Kâğıt Para Basımı, Para arzı: Devlet adına piyasaya para arz etmek / likidite sağlamak,

Kambiyo Rejimi: Türkiye’de uygulanacak döviz kuru rejimini belirlemek ve uygulamak. 

Altın ve Döviz Rezervleri: Türkiye’nin altın ve döviz rezervlerini saklamak ve yönetmek. 

Ödeme Sistemleri: Ödeme sistemlerinin güvenli ve sorunsuz çalışmasını sağlamak.

Fiyat istikrarının sağlanmasına yönelik belirlenecek para politikaları ve kullanılacak araçlar konusunda Merkez Bankası’na “araç bağımsızlığı” tanınıyor. Yani Merkez Bankası, uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı araçları doğrudan belirleme yetkisine sahip. Bir başka deyişle “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bağımsızdır” ibaresi, Banka’nın ‘araç bağımsızlığı’ na sahip olduğunu gösteriyor. “Araç bağımsızlığı” ilkesi ile Merkez Bankası’na hukuken geniş bir hareket alanı tanındığını söyleyebiliriz

Merkez Bankası’nın temel yetkilerine baktığımızda ise ilk olarak Türkiye’de banknot ihracı imtiyazına tek elden sahip olması karşımıza çıkıyor. Bunun yanı sıra hükümetle birlikte enflasyon hedefi ortaya koymak ve buna uygun şekilde para politikası belirlemek de Merkez Bankası’nın yetkileri arasında. Bu doğrultuda Banka, para politikasının uygulanmasında tek yetkili ve sorumlu mercii olarak tanımlanıyor. Buna paralel olarak Merkez Bankası, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasında kullanacağı araçları doğrudan belirleme ve uygulama yetkisine de sahip.

Bunlara ek Merkez Bankası, nihai kredi mercii olarak bankalara kredi verme işlerini de yürütüyor. Bu doğrultuda Merkez Bankası, bankaların ödünç para verme işlemlerinde ve mevduat kabulünde uygulayacakları faiz oranlarını, belirleyeceği usul ve esaslara göre bankalardan isteme yetkisine sahip.

Son olarak Merkez Bankası’nın mali piyasaları izlemek amacıyla bankalar ve diğer mali kurumlardan ve bunları düzenlemek ve denetlemekle görevli kurum ve kuruluşlardan gerekli bilgileri isteme ve istatistiki bilgi toplama yetkisi olduğu da belirtiliyor.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yönetim yapısına baktığımızda ana yönetim organları olarak Başkan, Genel Kurul, Banka Meclisi, Para Politikası Kurulu, Denetleme Kurulu ve Yönetim Komitesi karşımıza çıkıyor.

10 Temmuz 2018 tarihinde çıkartılan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Merkez Bankası Başkanı’nın görev süresi ve atanma şekli değiştirilmişti. Eski Kanun’a göre Başkan, Bakanlar Kurulu kararıyla beş yıllık bir dönem için atanıyorken yeni düzende Başkan, cumhurbaşkanı tarafından dört yıllığına atanıyor.

Başkanın (Guvernör) yükseköğrenim görmüş, maliye, iktisat ve bankacılık alanlarında bilgi ve tecrübe sahibi olması şartı aranıyor. Başkanın görev tanımında, en yüksek icra amiri sıfatıyla Bankayı sevk ve idare edeceği, bununla birlikte yurt içinde ve dışında Bankayı temsil edeceği belirtiliyor.

Bu doğrultuda Başkan, ilgili Kanun hükümlerinin ve Banka Meclisi tarafından alınacak kararların yürütülmesini sağlamak, ilgili Kanunla Bankaya verilen görevlerin ifası için uygun bulacağı tedbirleri almak ve gerekli göreceği hallerde bunlar hakkında Banka Meclisine tekliflerde bulunmak ile yetkili kılınıyor.

Bir anonim şirket olan Merkez Bankasının denetimi, Banka içi ve dışı denetimler olarak iki şekilde yapılıyor.

İç denetim söz konusu olduğunda Genel Kurul, Bankanın yıllık faaliyetinin denetimini her yıl Banka Meclisini ve Denetleme Kurulunu ibra konusunda karar almak suretiyle gerçekleştiriyor.

Öte yandan, Merkez Bankası Kanunu’nun 42. maddesi gereğince cumhurbaşkanının Banka’nın işlem ve hesaplarını denetlettirme yetkisi mevcut. Bu doğrultuda her yıl nisan ve ekim aylarında Banka’nın uygulayacağı ve uyguladığı para politikaları hakkında cumhurbaşkanına rapor sunuluyor. Bununla birlikte Banka, faaliyetine ilişkin olarak yılda iki defa TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunu bilgilendiriyor. Ayrıca Devlet Denetleme Kurulu’nun yetki alanının Merkez Bankası’nı kapsadığı da belirtiliyor.

Son olarak en az 4 en fazla beş senede bir değişmesi gereken Merkez Bankasının son yirmi yıldır değişen başkanlarına ve görev sürelerine bakalım

  • Süreyya Serdengeçti 2000-2006
  • Durmuş Yılmaz (2006-2011)
  • Doç. Dr. Erdem Başçı (2011-2016)
  • Murat Çetinkaya (2016-2019)
  • Murat Uysal (2019-2020)
  • Naci Ağbal (2020-2021)
  • Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu (2021-..

Görüldüğü gibi başlangıçta beş senelik görev süreleri son üç yılda bir seneye düşmüş ve en kötüsü tümüyle politize olmuştur. Belki de yapılan en büyük yanlışlardan biri de budur.

İstatistiki verileri incelemeye dolar kurundaki dramatik yükselişle başlamak en doğrusu olacaktır.

 21 Şubat 2001: 1 dolar 1,20 TL

4 Ağustos 2008: 1 dolar 1,15 TL

9 Mart 2009: 1 dolar 1,80 TL

4 Kasım 2010: 1 dolar 1,39 TL

8 Şubat 2012: 1 dolar 1,74 TL

23 Ağustos 2013: 1 dolar 2 TL

17 Aralık 2014: 1 dolar 2,37 TL

20 Ağustos 2015: 1 dolar 3 TL

5 Aralık 2016: 1 dolar 3,54 TL

13 Ağustos 2018: 1 dolar 6,89 TL

9 Mayıs 2019: 1 dolar 6,24 TL

6 Kasım 2020: 1 dolar 8,58 TL

21 Ekim 2021: 1 dolar 9,47 TL

8 Kasım 2021: 1 dolar 11,25 TL

23 Kasım 2021: 1 dolar 13,5 TL

20 Aralık 2021: 1 dolar 18,35 TL

31 Mayıs 2022: 1 dolar 16,43 TL

28 Temmuz 2022: 1 dolar 17,93 TL

21 Ocak 2023        : 1 dolar 18,79   TL

Görüldüğü gibi Ocak 2023 de, Şubat 2001 ile karşılaştırıldığında artış 18 kattır. Bu durumu, yanlışlık dışında başka bir şeyle açıklamak ise mümkün değildir. Bu yanlışlığın ne olduğuna gelince, Naas da faiz yok bizde de olmayacak pek sağlam bir gerekçe olarak gözükmemektedir. Üstelik gelişmiş ekonomilerin tamamının merkez bankaları faiz arttırımına gitmişken bizde makul hiçbir ekonomik gerekçeye dayanmadan faiz indirmek, Bunun yanlış olduğunu söyleyen Merkez Bankası başkanlarını söz dinlemiyor gerekçesiyle değiştirmek, bu günkü sonun başlangıcı olmuştur.Elbetteki yüksek faiz ve kontrolsüz faiz arttırımı bir ekonomi için en büyük felaketlerden biridir. Ancak kontrollü bir yükseltme ve sağlam bir rezerv yapısı bu felaketi kesin önleyecektir.  Emirle faiz indiriminin başladığı Kasım 2021 de bu şartlardan hiçbiri sağlanmamıştı. Üç merkez bankası başkanı art arda değiştikten sonra ve negatif rezervle, politika faizinin indirimine başlanmıştır.

TÜRKİYE, İSRAİL İLİŞKİLERİ

14Mayıs 1948 yılında bağımsızlığını ilan eden İsrail ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki siyasi ilişkiler geçen yetmiş beş yılda pek çok iniş çıkış göstermiş, hiçbir zaman çok iyi veya çok kötü olmamıştır. Türkiye, İsrail arasındaki ilişkilerin resmi boyut kazanması Mart 1949’u bulmuş, Müslüman ülkelerle çevrili İsrail, sadece Türkiye tarafından tanınmıştır. Sonraki yıllarda kimlerin karar verdiği bilinmeyen ancak benimsenen, “Arapları ı incitmemek politikası”, bu ülkeyle yakın veya en azından çıkarların ön plana çıkarıldığı ilişkiler kurulmasını engellemiştir. Buna rağmen Temmuz 1950’de İki ülke arasında “Ticaret ve Ödeme anlaşması” imzalanmış, hemen arkasından 1956 da Süveyş krizi sebep gösterilerek Büyükelçi geri çekilmiş ve ilişkiler maslahatgüzar (chargé d’affaires) seviyesine indirilmiştir.

1957 yılında, MOSSAD’ın Ortadoğu Bölüm Başkanı Eliahu Sasson, Ankara’ya büyükelçi olarak atanmıştır. Sasson, yerleşik teamüllere aykırı olarak, doğrudan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu tarafından kabul edilerek, muhtemel iş birliği konularını ele alınmış, Varılan uzlaşmaya göre, Sovyetler Birliği nin izlenmesi bir yolla Türkiye’den yapılacak. Buna karşılık, Arap Birliği’ ve özellikle Suriye ile ilgili gelişmelerle hakkında bilgilendirilecektir. Türkiye’nin her iki durumda da veren olduğu bu Mutabakat İsrail’e neden, Kimin baskısıyla ve neyin karşılığı olarak verilmiştir, bilinmemektedir.

 Mayıs 1971’de, İsrail’in İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) tarafından kaçırılmıştır. MİT ve MOSSAD, onu kurtarmak için operasyon hazırlığı yaparlarken, Elrom ’un öldüğü anlaşılmıştır. Bu durum üzerine MOSSAD, THKP-C’nin Lübnan ve İspanya’daki Filistin kamplarında aldığı eğitimleri ve gizli bağlantılarını, Türkiye’ye bildirmiştir.

1976 da işler gene bozulmuş, Türkiye, ince bir politik manevra ile İslam Konferansı Örgütü’ne üye olmuş ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ), Ankara’da büro açmasına müsaade etmiş, İsrail ve Siyonizm’in kınanmasına dair karar almıştır.

1980’ler, yeni bir darbenin ardından gelen askeri rejimle siyasal İslam’ın, Türkiye’ye yerleştiği yıllar olarak hatırlanmaktadır. Kasım 1980’de, İsrail’le ilişkiler, maslahatgüzarlık seviyesinden, ikinci kâtiplik seviyesine çekilmiştir. Arap ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi için ise yoğun çaba harcanmıştır

Türkiye ve İsrail arasında ilişkilerin yumuşaması, ABD’nin araya girmesiyle, gerçekleşmiştir. Türkiye’nin, BM Genel Kurulu’nda oylanan, İsrail’in, Suriye’ye ait Golan Tepelerini ilhak etmesinin kınanmasına yönelik oylamada çekimser kalması, bu yumuşama sürecinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.  Haziran 1982’de, İsrail, Beyrut’taki ASALA ve JCGA örgütlerinin kamplarına girileceğini ve Türk yetkililerin operasyona katılabileceklerini, iletmiştir. Baskın sırasında, ASALA örgütünün lideri bulunamamıştır. Öldüğü söylenen Agop Agopyan’ın, FKÖ’den ayrılan Ebu Nidal’la ortak karargâh oluşturma kararında olduğu, anlaşılmıştır. Türkiye, İsrail askerlerinin kamplarda buldukları belgelerle hazırlanan rapordan, ASALA ve DEV-YOL ’la ilgili önemli bilgiler elde etmiştir. FHKO örgütü lideri George Habbash’ın, ASALA ’ya kamp ve eğitim imkânı sunduğu, anlaşılmıştır. Ayrıca, Sovyetler Birliği, Libya ve Suriye’nin, bu örgüte para ve silah desteğinde bulunduğu, görülmüştür. Burada dikkat edilmesi gerekli nokta Müslüman Filistin’in ermeni terör örgütleriyle iş birliği yapmasıdır.

Özal, Yahudi lobisinin, ABD politikalarındaki etkisinin önemini anlamıştır. Bu dönemde, Türkiye, Ermeni soykırımı iddialarına karşı, Yahudi lobisinin desteğini almıştır. PKK terörüne karşı, İsrail’den, teknik ve istihbarı yardım görmüştür. Ancak, Türkiye, Irak’ın bölünmesine karşı çıkarken, İsrail, “zayıf bir Irak’tan” yana tavır koymuştur. İsrail, kuşatılmışlık ve bölgesel konumundan kaynaklanan güvensizlik hissi nedeniyle, Türkiye ile olan ilişkisine özel önem vermiştir. Ancak, 1956 yılında maslahatgüzar seviyesine indirilen ilişkiler, 1980’de, ikinci kâtiplik seviyesine indirilmiştir. Türkiye, 1990’lı yıllara kadar, İsrail’le yakın ilişkilere sahip olmamıştır. 1990’lı yıllarda, Türkiye, İsrail silah sanayii için, önemli bir pazar olarak görülmeye başlanmıştır. 1991’de, ilişkiler, elçilik düzeyine, yükseltilmiştir. İsrail Hava Kuvvetleri personelinin, Konya’daki eğitimi için, Türkiye ile iş birliği, İsrail için bir gereklilik olarak görülmüştür. Bu dönemde, İsrail’le artan bir askeri iş birliği, gözlemlenmiştir. Askeri tesislerin ortak kullanımı, iki ülke arasındaki stratejik iş birliğinin güçlenmesine, katkıda bulunmuştur. Kasım 1992’de, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, İsrail’i ziyaret etmiştir. Bu ziyaret kapsamında, MOSSAD ve MİT arasında bir antlaşma imzalanmıştır. 1994 ve 1995 yıllarında, İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman, Dışişleri Bakanı Simon Perez, Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Çiller, karşılıklı ziyaretlerde bulunmuşlardır; bu ziyaretler sırasında, ticaret, savunma, turizm, tarım, terörle mücadele ve güvenlik alanlarında iş birliğinin geliştirilmesi yönünde ilke kararları alınmıştır. Tansu Çiller, İsrail’e gerçekleştirdiği ziyaret esnasında Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiyi “stratejik ilişki” olarak tanımlamıştır. İlişkiler, askeri ve ekonomik alanda gelişmiştir, 1996 yılının şubat ayında, İsrail’le bir askeri ve eğitim işbirliği antlaşması ,Aralık 1996’da, Serbest Ticaret Antlaşması imzalanmıştır.. Bu antlaşmalar çerçevesinde, Türkiye, hava sahasını, İsrail savaş uçaklarının eğitim amaçlı uçuşlarına, açmıştır. İki ülke arasında ortak tatbikatlar, düzenlenmiştir. Türkiye ve İsrail, öğrenci ve eğitimci değişiminde, bulunmuşlardır. Kimyasal silahlardan korunma alanında iş birliği yapılmıştır. İsrail’in, İran ve Irak’taki faaliyetleri gözlemleyebilmesi amacıyla, Türkiye’nin radarlarını kullanmasına, izin İsrail- verilmiştir. 28 Ağustos 1996 tarihinde imzalanan Savunma Sanayi İşbirliği Antlaşması ile savunma alanında bilgi transferi ve teknisyenlerin karşılıklı olarak eğitimi konularında, birlikte çalışma kararı alınmıştır. Bu tarihten sonra, 54 F-4 uçağı, İsrail’de modernize edilmiştir. Türkiye, İsrail’den füze, gece dürbünü, elektronik malzeme alırken, İsrail’e 40 zırhlı araç satmıştır Susurluk Raporu’nda, Şubat 1994’te, Özel Harekât Daire Başkanlığı’nın talebiyle, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından İsrail’den, örtülü ödenekle mal ve hizmet alımı yapıldığı, belirtilmektedir. Alımların arkasındaki asıl nedenin, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, MOSSAD’la ilişki kurması ve Öcalan’ın yakalanması için iş birliğinde bulunulması olduğu belirtilmektedir

1990’ların sonunda, iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden bozulmaya başlamıştır. Ecevit, Filistin meselesini işaret ederek, İsrail’in “soykırım” uyguladığını, duyurmuştur. Bu dönemde, iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilemesinde, ortak tehdit ve çıkarların değişmesi, etkili unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Öcalan’ın yakalanmasıyla, Türkiye’nin güvenlik odaklı politikaları değişmiş ve komşularını, düşman ve tehdit olarak görme eğilimi, büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bu bağlamda, İsrail’le paylaşılan, “ortak düşmanlar” kavramı, dış politika yapım sürecinde etkisini kaybetmiştir. 2000 yılında, Oslo Barış Sürecinin başarısızlığı ardından, değişen uluslararası dengeler ve AKP Hükümeti’nin iktidara gelişiyle, Türkiye, İsrail’in politikalarını şiddetle eleştirmeye başlamıştır.

 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından, AKP’li Murat Mercan, Ariel Şaron’un politikalarını sert bir dille eleştirmiş ancak bu konuşmasından birkaç gün sonra, 8 Kasım 2002’de İsrail’le stratejik ilişkilerin devam edeceğini, dini ve ideolojik gerekçelerin, AKP dış politikasını etkilemeyeceğini, belirtmiştir (16 Kasım 2003 tarihinde, İstanbul’da bomba dolu araçlar, 2 sinagogu tahrip etmişler ve 23 kişi ölmüştür. Olayın sorumluluğunu, El Kaide üstlenmiştir. Bu olayın vuku bulmasından önce, MOSSAD, Türkiye’deki El Kaide yapılanmasıyla ilgili uyarılarda bulunmuştur. Olaydan iki ay önce, Suudi Arabistan istihbarat servisinden de benzer bir bilgi, iletilmiştir. Sinagog ve diğer hedeflerle ilgili güvenlik önlemleri artırılmasına rağmen, saldırılar önlenememiştir. 2003 yılı, Neva Şalom ve Beth İsrail Sinagoglarına saldırılar ve bu saldırılardan 5 gün sonra, HSBC Genel Müdürlüğüne ve İngiliz Konsolosluğuna yapılan bombalı saldırıların ardından, iki ülke arasındaki ilişkilerden bir düzelme görülmüştür. Ancak, İsrail’in Gazze’ye Gökkuşağı operasyonu (2004), ilişkilerin yeniden bozulmasına neden olmuştur. AKP, İsrail’in Filistin’le ilgili politikalarına sert eleştiriler getirmiştir. Bu söylemlere rağmen,  Aralık 2003’te, İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Tsahi Hanegbi ile Türkiye İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu tarafından imzalanan antlaşma ile iki ülke polislerinin iş birliği ve ortak eğitimi alanında bir antlaşma imzalanmıştır. Türkiye ve İsrail’in terörizmle mücadelede bulunacakları, MOSSAD’ın, El Kaide militanlarını yakalamak için Türk istihbaratı ile birlikte çalışacağı konuları gündeme gelmiştir. İsrail ve Kuzey Irak’taki Kürtlerin uzun yıllara dayanan iş birliği, bilinen bir gerçektir. MOSSAD’ın, Kuzey Irak’taki PKK’lıları eğitmesi ve silahlandırması, Türk kamuoyuna yeni bir gelişme olarak sunulmuştur. Ancak, bu iş birliği ve ortaklık yeni bir durum değildir. Türk kamuoyunun, PKK konusundaki hassasiyeti, hükümetin özel önem atfettiği Filistin-İsrail meselesiyle birleştirilmiştir., 25.12.2020. Hükümeti’nin politikaları sonucunda, Filistin meselesi, bir dış politika sorunu olmaktan çıkarılmış, bir iç mesele haline getirilmiştir. AK Parti Hükümeti, 2006 yılındaki Hamas-Halid Meşal zaferini desteklemiş ve Gazze’ye özel bir önem atfetmiştir. Türkiye, 2007 Mart ayından itibaren, Suriye-İsrail arasında arabuluculuk rolü üstlenmiştir. 2008 yılındaki Suriye-İsrail dolaylı barış görüşmeleri, Türkiye’nin nezaretinde gerçekleştirilmiştir. Arabuluculuk girişimi, Aralık 2008 tarihinde İsrail’in Gazze’ye karşı giriştiği Dökme Kurşun Operasyonu’na kadar devam etmiştir. Bu dönemde sürüp giden balayı  Ocak 2009’da, Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) kapsamında düzenlenen “Gazze: Ortadoğu’da Barış Modeli” başlıklı panelde, İsrail Başbakanı Şimon Peres’in Gazze saldırılarını meşrulaştıran sözlerine, Başbakan Erdoğan, sert tepki göstermiş. Konu sadece Israil Başbakanının sözleri olmasına rağmen önce panel moderatörünü söz vermediği için azarlamış sonra Şimon Perese aklına gelen her şeyi söyleyerek toplantıyı terk etmiştir. Ocak 2010’da ise “Alçak Koltuk Krizi” olarak adlandırılan Büyükelçi Oğuz Çelikkol’a gösterilen diplomatik nezaketsizlik ilişkilerin kötüleşmesine katkıda bulunmuştur. Mayıs 2010’da, Gazze’ye yardım götürmek amacıyla yola çıkan Mavi Marmara gemisine, İsrail Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan müdahalede, 9 Türk vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Mavi Marmara olayı, özür ve tazminatla çözümlenme sürecine girince, iki ülke arasında istihbarat konusunda, ilişkiler yeni bir boyut almıştır. İsrail ve Türkiye arasında Ortadoğu’da istihbarat konusunda iş birliği konusunda mutabık kalındığı, anlaşılmaktadır. Telefon diplomasisi neticesinde, 2013 yılında, Netanyahu, Mavi Marmara olayı nedeniyle, Türkiye’den özür dilemiştir. 2013 yılının haziran ayında gerçekleşen MOSSAD şefinin, Türkiye ziyareti, istihbarat paylaşımı açısından, önemlidir. Basında yer alan haberlerde, İran Devrim Muhafızları’na bağlı askerlerin, Suriye’de El Muhaberat örgütüyle birlikte Türkiye aleyhine faaliyet gösterdiği yönünde bazı bilgilerin MİT’e sunulmuştur, İsrail Türkiye ilişkileri açısından üzerinde durulan konulardan biri de , İran’daki İsrail ajanları hakkında bilgi verildiği ne  dair haberlerdir. Washington Post yazarı David İgnatius, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, iki ülke ilişkilerinin kötü olduğu dönemde, İsrail’in istihbarat sırlarını, İran’a ilettiğini, yazmıştır. Türk yetkililer, bu haberlerin, İsrail tarafından sunulduğunu öne sürerken, İsrail tarafı, bunun İsrail-Türkiye ilişkilerini bozmak için ortaya atıldığını öne sürmektedirler. İddialara göre, bu olayın sonucunda İsrail, 10 insansız hava aracının, ABD tarafından Türkiye’ye teslimatını engellemiştir. Ancak İsrail’in bu engellemeyi kendi Heron ları için yaptığı düşünülmelidir.

Mavi Marmara saldırısı ardından Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi, danışmalarda bulunmak üzere Ankara’ya çağrılmıştır.  Haziran 2016 tarihinde ikili ilişkilerin tekrar normale döndürülmesine yönelik mutabakata varılmış, 25.12.2020. İmzalanmıştır. İsrail’le ikili ilişkiler, 30 Mart 2018 tarihinde başlayan “Büyük Dönüş Yürüyüşü” gösterilerine katılan Filistinli sivillere yönelik İsrail’in orantısız güç kullanımı neticesinde, yeniden hassas bir döneme girmiştir. Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi, 15 Mayıs 2018 tarihinde merkeze çağrılmıştır. Türkiye-İsrail ilişkileri belirtilen tarihten itibaren Büyükelçiliklerdeki Geçici Maslahatgüzarlar tarafından yürütülmektedir, İsrail’in Türkiye’den rahatsızlıklarını şu şekilde sıralıyor: Türkiye’nin, Hamas’a verdiği destek, Gazze’de, Doğu Kudüs’te etkinliği ve kendini Filistin davasının koruyucusu ilan etmesi. Bu bağlamda, ilk defa İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Türkiye’yi “zorluk listesine” eklemiştir.

Gelelim şimdi Türkiye İsrail ilişkilerinin neden bir türlü sağlıklı çıkarların ön plana alındığı politik yaklaşımlarla yönetilemediğine. Bu her şeyden önce bölgede başat aktör olmak isteği ile ilgilidir. Aslında yıllardır, iç savaştaki Suriye’yi bir kenara bırakırsanız, Kendilerini bölge lideri zanneden 3 ülke vardır. Türkiye, Mısır ve İsrail.Hernekadar bu ülkeler kendilerini oyun kurucu olarak tanımlasalarda,esas oyun kurucu Atlantik ötesindedir ve bölgede kendilerine göre vazgeçilemez çıkarları vardır. Bu ülkelerin ABD ile ilişkilerinin soğuyup ısınmasına göre oyun baştan kurulmakta ve yeniden oynanmaya başlanmaktadır. Ayrıca İsrail in ABD’deki güçlü lobisi de genellikle büyük oyun kurucuya ne yapması gerektiğini söyleyebilmektedir.

AKP nin DIŞ POLİTİKASI Genel Bakış 3

Ortadoğu ,Doğu Akdeniz ve kuzey Afrika’daki büyük hidrokarbon rezervlerinin, bölge dışındaki ülkelerin buraya müdahale sebebinin, petrol arz güvenliği olduğu ve bölge petrolünün uluslararası pazarlara güvenle çıkmasının, müdahaleci ülkelerin vazgeçilmez çıkarları arasında olduğu sıkça satılan bir gerekçedir.

Bölgede çok petrol olduğu doğrudur;

BP enerji nin yaptığı hesaplamalara göre,2013 sonu itibariyle dünyadaki tüm petrol rezervi,238,2 milyar ton veya başka hesapla1687.9 milyar varildir. Irak’ta bu rezervin yaklaşık %9 u bulunmaktadır yani 21 milyar tonu vardır. Kürt bölgesi bilinen rezervleri 6 miyar tondur

Buradaki enteresan nokta, evet petrol ve doğalgazın hatırı sayılır bir rezervi vardır ancak bu kadar savaşın çıkması için yeterlimidir, sorusudur. Acaba, kimsenin açıklamadığı bir başka sebep varmıdır, örneğin İran’daki rejim değişikliğinden sonra ABD ve İran’ın ilişkileri hiç düzelememiştir. Benzer yorumu İngiltere ve Fransa içinde yapamayabilirsiniz. Ambargonun en koyu olduğu dönemde bu ülkeye, Avrupa hassas bütün malzemeleri örneğin yüksek kalite alüminyum, yüksek devirli santrifüjler, roket yakıtında kullanılan kimyasallar satmışlardır. Benzer satışların, teyit edilememekle birlikte ABD tarafından da yapıldığı tahmin edilmektedir. Özellikle santrifüj yapımında kullanılan yüksek evsafla alüminyum külçelerin çıkışı burasıdır. Buna ilaveten, petrol ve doğalgaz satışına ambargo konmuş, bu saçmalık yüzünden Türkiye bazı uzun kışları tam olarak donmasa bile hayli üşüyerek geçirmiştir. Bu arada, yabancı basındaki yoğun baskıların sonucu, dünyada yaratılan algı hiç petrol ve doğalgaz sattırmıyoruz şeklide oluşturulmuştur. Ancak spot piyasayı kontrol eden küresel sermaye İran’ın bütün petrolünü ve sıvılaştırılmış doğal gazını ucuz fiyata almıştır. Bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki anlık fiyat belirlenmesi gereken spot alımlar son yıllarda el altından kontrata bağlanır olmuştur.

Irak petrollerinin biri kullanılmayan üç çıkışı vardır ilki Basra körfezindeki petrol terminalleri, ikincisi bizden geçen ve yumurtalığa bağlanan boru hattı sonuncu ve şu anda kullanılmayan ise hayfa hattıdır. Başka deyişle, birileri kütle tahrip silahları var diye Irak’a müdahaleye zemin için kullandığı zaman bile petrol arz güvenliği vardı şimdide vardır. O zaman sorulması gereken bu kadar insan neden öldü binlerce km’den gelip Irak yönetimini devirdiniz ve bunu hangi uluslararası protokole göre yaptınız dönemde koalisyon birlikleri hangi uluslararası anlaşmaya göre kurulmuştur, soruları olmalıdır.

Dilerseniz sabaha kadar sorabilirsiniz ancak bu soruların hiçbirinin cevabı ya yoktur veya bir tek cevap vardır;

“Bölgede ABD’nin vazgeçemeyeceği çıkarları nın uygulanmak istenmesi”

Bu çıkarların, satılmak istenenlerden farklı olduğu açık seçik ortadadır. Burada çatışan sadece ABD’nin çıkarları değildir, iki ana sebep vardır. İlki, her gün biraz daha güçlenen Rusya’nın bir şekilde çevrelenmesi gerekmektedir, Bunun amaç için İran ve Azerbaycan ve Türkiye tam olarak kontrol edilmelidir. Ancak bu kontrol yıllar boyu süren her türlü yaptırıma rağmen, bir türlü sağlanamamaktadır. Bu iki ülkenin bir türlü yola gelmeyişinin aslında tek ve basit sebebi vardır. İran da Türkiye’de İmparatorluk geleneğinden gelen devlet ve diplomasi deneyimleri olan ülkelerdir ve bu iki ülke Azerbaycan’ı da kolları arasına aldıklarında, ABD hülyası çevreleme bir türlü olamamaktadır. Dışişleri kadrosunun yenilenmesi ve TSK da bir takım saçma mahkemelerle, elit bir kadronun yok edilmesini beraber okuduğunuzda, Atlantik ötesinde çıkarlar için yapılan planları çok daha net görebilirsiniz.

 ABD de kim başkan seçilirse seçilsin Rusya’nın gelişmesinden çok rahatsız olduğunu buldukları her fırsatta açıklamaktadırlar. Aslında rahatsız oldukları Rusya’nın büyümesi ve gelişmesi değil, Rusya- Çin iş birliğinin artmasıdır. Hatta adı ne olursa olsun bu iki ülkenin askeri iş birliğini geliştirmeleri Amerikan yönetiminin kabusudur.

Doğal olarak İsrail’in, Ortadoğu’nun Baş belası Türkiye ile aralarında kontrol edilebilir bir tampon olması Amerika’da bulunan her fırsatta dolaylı olarak işlenen bir konudur

Son olarak pek belli olmamakla beraber yakın gelecekte mutlaka çok taraflı bir savaş çıkaracak olan su meselesidir ve bunun olması fazla zaman almayacaktır.

Türk dış politikası ikinci körfez harekâtından bu yana çok zorlu sınavlardan geçmiş ve kimi zaman başarılı bazen de başarısız olmuştur. Bunun ana nedeni ülkeler hakkındaki siyasi görüşlerin ve alınan pozisyonların, sabah başka akşam başka olmasıdır. Aslında uzak veya yakın herhangi bir devletle kurulacak ilişkiye duygular egemen olamaz, sadece çıkarlar arasında bir denge kurulmaya çalışılır. Ülkenin bir duruşu vardır ve bu duruş, dışişleri bürokrasi tarafından belirlenir, siyasi iktidarlar kendi kafalarındaki politikalara göre çok ufak rota değişiklikleri yaptırırlar, böylece herhangi bir konuda ülke görüşü ortaya çıkar. Bu görüş en alt seviyedeki veya en üst seviyedeki bürokratlar tarafından aynen uygulanır. İktidar da olan siyasi görüşün temsilcileri de esasen kendilerinin belirlediği bu görüş çerçevesinde konuşurlar. Seçmene dönük birtakım hesaplarla ana politikaya aykırı demeç verilmez hele ağzına gelen söylendikten sonra söylediklerim yanlış anlaşıldı veya gazeteciler söylediklerimi çarpıttı, hiç denmez.

Doğal olarak belirlenen politikaya, ki o artık ülkenin o konudaki görüşüdür, ana muhalefet partisinin ise, uyma zorunluluğu yoktur. Her zaman, özellikle, politika belirlenirken, tam tersi savunulabilir, bunun bir sakıncası yoktur. Uluslararası politika bunu anlar ve bu da muhalefetin görüşüdür diye not eder.

AKP iktidara geliş yılından bugüne kadar geçen 16 yılda olup bitene ve uluslararası saygınlık açısından geldiğimiz yere bakılırsa, bu konuda rivayet muhteliftir. Her şeyden önce baştan beri parti kurmayları ve danışmanlar kadrosunun dışişleri bürokrasisini anlamaya niyetleri olmamıştır Kısmen ABD’den kopyalanmış sefir atamalarıyla, uygulanan politikaların altüst edildiği ve yenilerinin uygulanmaya başladığı görülmüştür. Artık çok taraflı uluslararası ilişkiler değil, Sünni Müslüman devletlerle dış politikasız bağlantılar kurmaya başlama zamanıdır. Ancak, Arapların karmaşık ilişkilerden hoşlandıkları ve yıllardır kaypak bir dış politika uyguladıkları unutulmuştur. Bu arada İhvan motifide devreye girince eski dostlar düşman olmuş ve sonuçta çevrede pek kimse kalmamıştır

Batı ülkeleriyle de durum oldukça karmaşıktır. Başaktör ABD söylediklerinin yapılmadığını görünce, Yunanistan’ı kullanarak ve Rusya’yı bahane ederek Türkiye’yi çevrelemeye başlamış, bunun doğal sonucu iki ülkenin namlu namluya gelmelerine çok az kalmıştır. Fransa ile başkanlık düzeyinde kapışma başlamış doğu Akdeniz de, deniz kuvvetlerinin karşı karşıya gelmesine neden olmuştur, Merkel sonrası Almanya ile ara bir türlü düzelmemiş bir sürü yeni ambargo konmuştur. Diğer ülkelerle olan ilişkiler yazı serisinin ilgili bölümlerinde tekrar ele alınacaktır.

Sonuçta sorulması gereken soru “Bu durum daha ne kadar sürdürülebilir olmalıdır” ve acıdır ki şu anda bunun cevabını bilen de yoktur

AKP nin DIŞ POLİTİKASI genel bakış 2

Kitleleri, siyaseten etkilemenin en etkili yollarından biri, “Yönetimdeki siyasal iktidarın dış politika başarılarını abartarak anlatmak, bunun için bölgede herkes bizim sözümüzü dinler algısını yaratarak dağınık oyları bir araya toplamak ve iktidara yürümek” olarak özetlenebilir. Doğal olarak iş orada bitmez, bir sonraki adım, aslında bizi bütün dünya dinliyor algısının yaratılmaya başlamasıdır. Seçim zamanı geldiğinde yönetimdeki partinin yöneticileri özellikle genel başkanı artık bölgesel liderlikten dünya liderliği aşamasına çıkarılmıştır. Kolaylıkla anlaşılabildiği gibi bu sadece bir illüzyondur ve dış politika bilgi, görgü ve deneyimle şekillenir. Ne kadar satış başarılı olsa da diplomasi alanında hiçbir işe yaramaz

Bu yazı Türk dış politikasının genel anlamda fotoğrafını çeken bir Rapordan alıntılanmıştır.

Bu raporu kimin hangi maksatla yazdığı hangi siyasi partiye verildiği o siyasi partideki yönetim değişikliği, raporun şu anda nerede olduğu hiç de önemli değildir. Amaç bu olaya bir bütün halde bakmayı sağlamak ve gerçekten AKP yönetimindeki Türk dış politikasının nerelere gittiğini veya nerelere gidemediğini anlayabilmektir.

Bilindiği gibi, Türkiye, siyaseten dünyadaki en problemli, Ortadoğu, Azerbaycan Kafkasya üçgeninin tam ortasındadır ve kötü bir tesadüf, hepsiyle de sınır komşusu dur. Bu bölgede, tarihin hiçbir döneminde, sular durulmamış, barış, özgürce yaşam hakkı gibi temel insani değerler var olmamıştır. Buna karşılık, bölgede yaşamayan bazı ülkeler, orta ve uzun vadeli çıkarlarının vaz geçilmez olduğunu, bölge ülkelerine dayatmış, bir şekilde de kabul ettirmiştir. Bunun sağlanması maksadıyla uygulanan yöntemler hep aynıdır. O ülkelerde, kimi zaman askeri darbeler yaptırılmış kimi zamanda iktidarlar defalarca değiştirilmiş ve özellikle 20 inci yüzyılın başından itibaren, uygulanan politikaların, bu uzak ülkelerin çıkarlarına aykırı olmaması, mutlaka bir biçimde dayatılmıştır. Bu arada o üçgenin içinde yaşayan insanlar bu haksızlık ve adaletsizliğe zaman zaman başkaldırmışlar ancak acımasızca ezilmişler ve akan kanda bu nedenle hiç durmamıştır. Doğal olarak bu vahşi tutumun bölge İnsanlarına bir şekilde satılması gerektiğinde, her zaman onlar diktatördü biz size demokrasi getiriyoruz söylemi geliştirilmiş, tuhaftır ki bölge ülkelerine hiçbir zaman barış özgürlük ve adalet gelmemiştir.

Ortadoğu bu üçgenin şartları en sert olan bölgesidir ve Türkiye’de ve bölgedeki problem odaklı iki ülkenin sınır komşusudur. Yıllardır çeşitli toplantılarda, bir şekilde katılımcılara gösterilen bölünmüş Türkiye haritası, bölgede, kendilerine göre yaşamsal çıkarları olan bazı ülkelerin bu bölünmeyi el altından destekledikleri hatta bölgesel aktörleri de kışkırttıkları yadsınamaz kanıtıdır.

Peki buna karşın Türkiye ne yapmıştır. Bölgede olmayan ülkelerin çıkarlarına uyum mu sağlamıştır, karşımı gelmiştir, sorusunun tek bir cevabı yoktur. Kimi zaman denileni yapmış, kimi zamanda yapmamıştır ve yapmadığı zaman mutlaka bir bedel ortaya çıkmış ve o bedel ödetilmiştir.

   Türkiye ve Irak arasındaki siyasi ilişkiler tarihin hiçbir döneminde, huzurlu ve dostane olamamıştır. Osmanlı idaresi altında geçen uzun yıllar sakin gibi görünse de bölge aşiretleri özellikle, bu toprakları arka bahçesi sayan birileri tarafından sürekli kışkırtılmış ve isyana adeta zorlanmıştır. Tuhaf olan nokta her seferinde mutlaka içeriden ikna edilecek(!) birileri bulunmuştur. Ancak bütün İngiliz, Amerikan veya herhangi bir devletin hem lojistik desteği hem de insanları paraya boğması, kalkışan aşiretin başarılı olmasına yetmemiştir ve destekleyen ülkeler, bu bölgedeki çıkarlarını, isterikçe savunmaya, bunun için her şeyi göze almaya, devam etmişler temel stratejide bazı değişikliklerin yapılması gereğini algılayamamışlardır. Adı, etnik kökeni, ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan insanlar ise, kendi aralarında sürekli çekişmişler, kavga etmişler, ancak dışarıdan herhangi bir tehdit geldiğinde aralarındaki kavgayı hemen bırakıp gelen tehditle amansız bir mücadeleye girmişler, iş bittikten sonra kendi aralarındaki kavgalarına, bıraktıkları yerden devam etmişlerdir. Belki de anlı şanlı koca koca ülkelerin bir türlü anlayamadıkları nokta da budur.

Bu durum tabii her bölge ülkesi için doğru değildir. Ancak Bazı ülkelerin bazı yöneticileri ise her nedense çok kolay ikna edilebilmektedir…

AKP nin DIŞ POLİTİKASI Genel Bakış 1

Yazı dizisine başlangıçta Türk Dış politikası, adını düşünmüştüm hatta birkaç yazı yayınlandı bile, ancak yapılan acemice yanlışlıklar yüzünden ,İmparatorluk ve dış politika geleneği olan bu ülkenin,düştüğü acınası durum,bana bana serinin adını değiştirme ve gerçek sorumluyu kayda geçirme hakkı verdi. bir soru doğal olarak bazılarının hakkıdır,hiçmi doğru yapılan iş yok işte o sorudur. Buna verilecek cevapta adil olmak gerekir evet bazı işler doğru yapılmıştır,Ancak bu tesadüfmüdür yoksa net planlama sonucu yapılan politik manevramıdır, işte cevap bulamadığım soru bu…

Aslında,Bu yazıya başlarken soğuk kış günleri için bir çorba tarifi vermeyi planlamıştım. Ancak adı AKP nin Dış Politikası olan serinin ilk yazısını öne almayı daha uygun buldum. Kimseye bu imparatorluk geleneği olan ülkenin dış politikasının çorbaya benzediğini anlatmaya çalışmıyorum. Böyle düşünülmesi bile büyük haksızlık. Ancak uygulanan politikanın ise gereğinden fazla karmaşık ve yanlışlıklarla dolu olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim

   Siyasiler her üç söylemlerinden üçünde de Ülkenin diplomatik ve askeri kapasitesinin sınırlarını siyasetin belirlediğini inatla anlatırlar. Hatta daha da ileri giderek zaman zaman etrafın tenha olduğu yerlerde bu pastayı kimseye özellikle eski vesayet ürünlerine yedirmeyeceklerini açıkça söylerler. Aslında işler o kadar basit değildir. 2002 de bu ülkenin dış borcu 130 milyar dolarken,2016 da 421 milyar USD ye çıkmıştır. 2022 de ise bu yalnız ve güzel ülke, kişi başına düşen milli geliri 9300 USD olan ekonomik büyüklüğü ise 800 milyar USD ı çok az geçen, ekonomistlerin tanımına göre orta gelir gurubunda bocalayan bir ülke haline getirilmiştir. Bu arada ben o pastayı yedirmem diyerek dışlanan eski vesayet ürünleri Irak’ta ve Suriye’de her gün şehit düşmektedir üstelik savaştıkları yer vatan toprağı değil başkasının toprağıdır ve orada bulunmaları ise sadece bir siyasi tercihtir.

Ekonomi konuşurken tek konu, sadece rant, faiz ve borsaysa, sadece tüketim ve ithalat odaklı   büyüyen bir ülkenin eli uluslararası   siyasette ve diplomaside güçlü olamaz

  Son yıllarda, dış politikada çevreleme, kuşatma, containment gibi terimler kullanılmaktadır.  Bazı ülkeler, stratejik çıkarları olan dünyanın herhangi bir bölgesindeki bir başka ülkenin çevresindeki bütün ülkeleri belirli bir organizasyon etrafında örgütleyerek hedef ülkenin siyaseten çevrelenmesini sağlar ve bu sayede başka politikaların uygulamasını büyük ölçüde engeller. Yöntem, BM güvenlik Konseyinin 3 daimî üyesi. ABD, Rusya ve Çin tarafından sıklıkla kullanılır. Son iki örnek Ukrayna’da savaş çıkartıp İsveç ve Finlandiya’yı NATO ya alarak, Rusya’yı çevrelemek ve Yunanistan’ı kullanarak Türkiye ye aynisini yapmaya çalışmaktır. Tuhaf bir şekilde her ikisinde başarılı olamamıştır. Ukrayna’nın komedyen devlet başkanı ABD arkasına saklanıp dünyayı yardım için ayağa kaldırmış, Rusya’yı kahramanca bir direnmeyle durdurduğunu hatta bazı yerleri geri aldığını önüne gelene anlatmaya çalışırken enerji ve ağır sanayi alt yapısı Rusya tarafından çökertilmiştir

Yunanistan’ın kışkırtılmasına gelince bu tam anlamıyla abesle iştigal dir. ABD’nin bu konudaki çıkarı ise güneyde saçma bir tampon devlet kurulması dışında yoktur. İşgal edilen ve anlaşmalara aykırı olarak silahlandırılan adaların, bir çatışmada kullanılması mümkün değildir ve eski hale getirilmesi son derece kolaydır zaman mesele nedir diye sorduğunuzda anlaşılabilir bir cevap alınamamaktadır.

  Diplomasi de jeopolitik son derece önemlidir. Ancak, yararlanmak için akıl, bilgi ve tarih bilinci gerekir. Diplomasi kadife eldivenle gerektiğinde adam dövme sanatıdır. Bağırarak, ona buna sataşarak, sıklıkla hakaret ederek, yapılmaz. İnandırıcılık, tutarlılık, güvenilirlik ve öngörülebilirlik dış politikada çok önemlidir.

Ekonomik siyasi ve askerî açıdan gerekli aşamaları geçmeyen, aslında bunun için hazırlığı olmayan ve toplumsal sözleşmesi bulunmayan ülkelerin birkaç yıl içerisinde bölgesel güç beş on yılda küresel aktör adayı ve en fazla 12 yılda küresel aktör olamaz. Yaşadıklarımıza yakından baktığında bu gerçek açıkça görülebilmektedir.

  

HAYVAN KRALLIĞI Komşular

HAYVAN KRALLIĞI- Komşular

Hayvan Krallığı adadaki tek ülke değildi. Ormanın ve çölün değişik noktalarında her birinin kendi hükümdarı ve tabası olan üç krallık daha vardı.

 Bu krallıklardan ilki yaşlı ve dişleri dökülmüş bir aslanın çöl ve ormanın kesiştiği yerdeki sarayından ülkeyi yönettiğini sandığı aslında bütün gücün başkasında toplandığı, ilkine göre daha küçük bir krallıktı. Krallıktaki her şey yaşlı ve işlevsizdi. Tıpkı Kralın kendisi gibi…

Orman içerine yerleşmiş, geleneklerin tersine bir aslan tarafından değil nereden geldiği bilinmeyen dev gibi üç maymun tarafından yönetilen bir krallık vardı. Dev maymunlardan en irisi doğal olarak kral olmuş, tıknaz ancak daha az iri olan ordunun başına geçmiş. Sonuncusu ise Başbakan olarak kralın yanında yerini almıştı. Birazda ormanın derinliklerinde yaşamalarının verdiği rahatlıkla Maymun krallığı bulduğu her fırsatta komşu krallığın topraklarına el koymuş böylece büyümüş, büyümüştü. Bu toprak kazanımlarındaki ana amaç, buralara toplu konutlar veya yiyecek satış dükkanları yapmak değildi. El konulan topraklardaki yiyecek stoklarına da el konuyordu. Ne yazık ki gıda üretim ve stoklamanın stratejik değerini hayvanlar insanlardan çok önce keşfetmişler ve bütün gelecek planlarını buna göre yapmışlardı.

Kral maymun karşısında ayakta bekleyen diğer iki yönetici maymuna baktı

“Duyduğum kadarıyla uzak krallıktaki aslan kralın ıo oğlu Kurtlar ve kartallarla anlaşarak babasını devirmek istiyor onlara kurtlar ve kartallar da yardım ediyor. Yakında kan gövdeyi götüreceğe benzer bundan istifade ederek orman tarafında bize komşu olan yiyecek stoklarına el koymalıyız

Başbakan maymun

“Majeste diye söze başladı o krallığın başbakanı bizden biri, bir maymun bize bir kurye yolladı ve anlaşma yapmayı teklif ediyor karşılığında orman bölgesindeki yiyecek stoklarını alacağız. Şimdilik karlı bir alışveriş olarak görülüyor ancak kurtların ve kartalların ne yapacağı pek belli olmaz.

Kral Maymun

“Bütün askeri hazırlıklarımızı tamamlayıp en uygun zamanı bekleyelim sonra saldırırız. Bu arada Banker maymun, altın kıymetli maden sirkülasyonunun durdurdu. Başbakan durumumuz nedir?

“Kötü majeste o maymunun zulasına saldırmaktan başka çaremiz kalmadı.

“Yerinden emin miyiz?

Evet ayrıca içerideki adamlarımız yardımıyla kessin envanter tutuyoruz anlayacağınız maymun dayanışması

“Miktar çok fazla taşıma işini nasıl ve nereye yapacağız.

“Bir planımız var majeste, zulada çalışanların tamamını öldürelim sadece yaşlı banker maymunu sağ bırakalım mevcut sirkülasyonun devamı için ona ihtiyacımız var. Zulayı da olduğu yerde bırakalım

Kral maymun başbakana döndü

“Sen ne dersin Başbakan, bu plan çalışır mı?

“Evet majesteleri sadece koruma için ek birlik gerek bunu da bir şekilde buluruz. Maymun krallığında konuşmalar kısa ve net yapılır ve hemen karar verilirdi bu seferde öyle oldu. Deneyimli küçük bir birlik, komutan maymun önderliğinde banker maymunun zulasına saldırdı ve banker maymun hariç herkesi öldürdü. Ganimeti de olduğun yerde güçli bir askeri birlik eşliğinde banker maymuna bıraktılar

HAYVAN KRALLIĞI

Bu ve bundan sonra bir süre okuyacağınız hikayeler, Afrika’da Etiyopya, Güney Sudan ve Kenya ile çevrili Turcan’a gölündeki Kuzey adasındaki tuhaf bir ülkedeki siyasi olayları anlatacaktır. Tahminlerinizi aksine bu adaya henüz müteahhitler uğramamıştır, oraya buraya otel rezidans falan da yapılmamıştır. En ilginci, bu zor adada insan da yaşamamaktadır. Burası Hayvan Krallığıdır.

Doğal olarak bu adadaki hayvanlar konuşabilmektedir. Adanın en yaşlısı, artık bunun eti yenmez diyerek Timsahların dahi dokunmadığı kaplumbağaya göre onun çocukluğundan beri aslan kral ve ailesi bu adayı yönetmektedir ve onca devirme teşebbüsüne karşı hala ayaktadır. Göl kenarındaki geniş bir kumluk bölgede yaşar başka deyişle burası onun sarayıdır. Kimse kumsalın ormanla bitiştiği yerdeki ana kapıda gece gündüz nöbet tutan çakalları geçip saraya giremez.

 Aslan kralın dört karısı ve bir de eski karılarının sinir olduğu genç bir sevgilisi vardı, üstüne üstlük bu genç sevgili hamileydi. Artık iyice yaşlanan aslan krala son bir veliaht verecektir. Ancak önceki karılarından olan on bir erkek çocuğu bu yeni doğacak veliahdı, ne yapıp edip anasıyla beraber yemeyi iyice kafalarına koymuşlardı. Ancak kırk yılın kralı oğullarının bu planını sezmiş olup genç ve hamile dişi aslanı gözünün önünden hiç ayırmadı.

O sabah krallıkta her şey sakindi ancak bu sadece görüntüydü. Kral sabah kahvaltısı olan genç sülünü yedikten sonra önce genç sevgilisiyle biraz oynaşmış üstelik bunu eski karılarının önünde yapmıştı. Daha sonra küçük bir koruluğun içindeki çalışma makamına geçti.

Burayı seçmekle iyi ettim diye düşündü. Yazın burası serin oluyor.

İlk iş olarak Hizmetli ye bana başbakanı çağırın diye gürledi. Biraz korkmuş Maymun Başbakan odaya sükunetle girdi. O kadar yaşlıydı ki artık söylenenleri aklında tutamıyor sık sık bu neydi ne değildi diye yanındakilere soruyordu. Ancak genlerindeki çeviklik ve yaşamak için yükseğe kaçma arzusu,onu, kabul odasındaki durumu yıllarca önce gözden geçirmeye zorlamış ve kaçma planını yapmıştı.

Kral birazda maymun Başbakanı korkutmak için gürledi

“Oğullarım nerede ve neden en büyük oğlum sabah toplantılarına katılmıyor sıkışınca artık tahtı bırak diyerek dişlerini gösteriyor

Ormanda bir yerdeler majesteleri, ancak yerlerini bilmiyorum

“Kurtlar ve kartallar nerede

Başbakan içinden soytarı diye geçirdi bu herife bu bilgileri kim veriyor. Gerçekten krallığın vurucu gücü olan aslanlar kurtlar ve kartallar orman içinde toplantıdalardı

Aslan kral tekrar kükredi

Meclis toplandı mı

“Hayır majesteleri son beş yılda olduğu gibi gene kimse gelmedi.

“Neden gelmelerini sağlamadın”

“Beş yıl önceki son toplantıda oğullarız kurtlarla beraber meclisi bastı ve yarısını yedi, geri kalanlar da artık gelmiyorlar.

Bu meclis işini başına eceliyle ölen büyük babası açmıştı ona göre lüzumu yoktu ama kral ağacına yazıldığı için uygulamak zorunda kalıyordu

Peki diye homurdandı aslan kral bugün başka ne var.

Yiyecek stoklarımız çok kötü banker maymun alım satım için kimseye altın vermiyor. Bizde komşu ormandan bir şey alamıyoruz durumumuz umutsuz majeste.

“Ne kadar dayanırız Başbakan?”

“En fazla bir ay efendim Nüfusumuz beklediğimizden fazla çoğalıyor ve biz buna bir çare bulamıyoruz.

“Sıraya koyup öldürüp yiyelim böylece nüfusu yarıya düşürebiliriz zaman kaynaklarımız yeter

Maymun Başbakan içinden salak diye söylendi dünyadan haberi yok yakında oğulların seni ve karılarını akşam yemeği yapacak, ve cevap verdi

“Majesteleri Krallığınızda her yeni doğum bildiğiniz gibi kral ağacına kazınır ve vatandaş statüsü kazanırlar. Bu nedenle onları yiyemezsiniz efendim.

Peki ne yapacağız yiyecek yok para yok. Ve gürledi bana çabuk banker maymunu çağırın

Banker maymunun elindeki altın rezervini nereden bulduğunu ve nereye depoladığını başbakan maymundan başka bilen yoktu ve onun da söylemeye hiç niyeti yoktu. Altınlar giderse önce banker maymun sonra da kendisi akşam yemeği olurdu ve o zaman kimse kral ağacında yazılı olanlara bakmazdı

Banker maymun Kralın yanına altının verdiği güvenle çıktı. Kral en korkunç pozunu takınarak uzun uzun hırladı

“Bize neden para vermiyorsun komşu krallıkla ticaret yapmak için ihtiyacımız var.

Banker sakin tavırla

“Çok borcunuz birikti majeste ve bu borçlar ödenmeden bankerler birliği size borç vermemeye karar verdi

Bankerler birliği bölgedeki krallıkların banker maymunlarıydı ve aralarında birlik kurmuş toplu hareket ediyorlardı

“Peki kurulunuzun bize bu şartlarda borç vermesi için istediği ne?

“Masrafları kısacak vergileri arttıracak bedava yiyecek vermeyi keseceksiniz o zaman biz toplanıp durumu tekrar görüşürüz ve yeni şartları belirleriz. Ayrıca doğum kontrolü de şart

“İsyan çıkar bunları kimseye anlatamam

Majeste kurul olarak verdiğimiz karar bu yapacak bir şeyim yok

“O zaman şimdi seni parçalamadan git ve öteki lerle görüş şartları belirleyin. Gecikme olursa bütün aileni paralarım

Kral başbakanı da kovdu defol dedi bir halta yaramıyorsun

Yalnız kalınca en güvendiği nöbetçi çakallardan birini çağırdı

“Bu banker maymunun altınları nereye sakladığını öğren ve sadece bana söyle. Başkasından konuyla ilgili en ufak bir şey duyarsam bütün aileni ve seni  akşam yemeğine katarım

Çakal ses çıkarmadan kayboldu Kral da genç sevgilisiyle oynaşmak için yanına gitti

Krallıkta bir gün daha bitiyordu ve açlık yakındı

ELLİ YIL SONRA

                                                         Elli yıl sonra

Televizyona çıkıp hergün yalan söyleyenler,ertesi gün bir gün önce söylediği yalanı unutup bir başkasını söyleyenler,Her işten komisyon almadan kılını dahi oynatmayan bazıları,aç insanlar,altı ay uyumayı kuran birileri,ve benzer yüzlerce problem. Herşeyden ve hepinizden çok sıkıldım

İhtiyar adam yaklaşık elli yıl sonra bir sosyal paylaşım sitesinden adını gördüğü yazışıp selamlaştıktan sonra buluşup bir kahve içmeye karar verdikleri eski Arkadaşını bekliyordu. ODTÜ’den aynı yıl mezun olduktan sonra her ikisi de kendi yoluna gitmiş ve bir daha hiç karşılaşmamışlardı. İhtiyar adam, burslu olarak okuduğu askeriye de çalışmaya başlamış, ayni yerde 45 yıllık evli olduğu karısıyla karşılaşmış, evlenmiş ve birlikte çocuk yapmamaya karar vermişler, aile içerisinde büyük patırtı çıkaran bu karara, önce alışılmış, daha sonra kabul edilir hale gelmişti.  Bugün neredeyse yalnız, orta yaşın üst sınırında iki yaşlı olarak sakin ve basit bir yaşam sürdürüyorlardı. Arkadaş ODTÜ iken sıkı devrimci idi, devletle başı pek çok kez derde girdiği için kamu da iş bulamamış ilk günden özel sektörde çalışmaya başlamıştı. İyi bir makine mühendisi olduğundan zaman içerisinde işlerini geliştirmiş eski devrim sloganlarını unutup evlenip çoluk çocuğa karışmıştı. 2015 de artık çalışmaktan vazgeçmiş işlerini ODTÜ li ve MİT mastırlı ve birkaç yerden doktoralı, makine mühendisi olan oğluna devretmiş, karısı da öldüğünden iyice yalnız kalıp kendini siyasete vurmuştu. Eski devrimcilik günlerinden tek arta kalan sıkı bir siyasi parti karşıtlığı olduğundan, kendi deyimiyle bağımsız siyasetçi olarak kalmış başka bir deyişle 1968 lerde olduğu gibi derdini gene kimseye anlatamamış, siyasi görüşleri gene havada kalmıştı. Birden kulağının dibinden gelen kalın ve boğuk sesle irkildi, birisi;

” Ne oldu ihtiyar derinlere dalmışsın midyemi çıkarıyorsun”

Kafasını çevirdiğinde yıllar sonra görebildiği Arkadaşına

”Ne midyesi bu saatte diye homurdandı midye sabah çıkarılır, sen nerelisin Eleşkirt’li mi, bu arada iyice yaşlanmışsın” yüksek egosunu ağır basarak, bana bak diye devam etti aramızda yirmi yaş fark var gibi duruyor neredeyse sana ağabey diyeceğim

El sıkışıp sarılırken, Arkadaş

” Hadi orada ihtiyar diye söylendi Arkadaşların Partiye ye girip ihaleler aldı üç beş kere hacca gitti, sen hala bıraktığım gibi gariban oturuyorsun”

İhtiyar adam adeti olduğu gibi cevap dahi vermeyip, sarılmak la yetindi.

Bir süre oturup birbirlerini inceleyip hangisinin daha yaşlı ve çökmüş olduğuna karar vermeye çalıştılar. Sonunda İhtiyar Adam,

”Kabul et diye homurdandı, ikimiz de birbirimizden boktan görünüyoruz artık bunu içimize sindirmemiz lazım”

Kısa bir sessizlikten sonra Arkadaş kafasını salladı haklısın dedi mal meydanda

Bu arada sipariş almak için bekleyen garsona da tepemizde dikilip durma biz seni çağırırız diye söylendi.

Arkadaş

”Çok huysuz adamsın diye homurdandı Okuldayken de böyleydin devrimci fikirlerin ateşlendiği o 60 lı yıllarda baba kitapların hepsini ilk sen okumuştun, biz ise hala devrimi spor sahasına yağlı boya ile yazıp ara sıra polisle çatışmak zannediyorduk, çok iyi bilmene rağmen hiç bir toplantımıza katılmadın hiç bir eylemde bulunmadın , 68 lerde senin ajan olduğuna inanmaya başlamıştık hatta bazıları seni temizlemeyi bile düşündü karşı çıkanlar ise  Hüseyin, Yusuf ben idik bu arada şehir dışında olan Sinan da duyunca kıyameti kopardı, böylece yırttın ihtiyar, sevildiğini bil”

İhtiyar adam omuzlarını silkti ve

” Çok umurumdaydı sanki diye homurdandı. Doğru, baş yapıtlarınızı sizden önce okudum çünkü insanların beni siyasetin arkasına saklanarak kandırmalarından hoşlanmam. Eylem ve toplantılarınıza gelince, biliyorsun ben askeriye hesabına okuyordum ve devamlı takip altındaydık. Ailem, büyük ihtimalle bursum kesilirse beni okutamayacaktı, anlayacağın okulu bitirememekten korktum açıkçası. Doğal olarak bu sizin fikirlerinizi desteklemediğim anlamına gelmez, rahmetli Sinan la da Hüseyin ile de Yusuf’la da defalarca bunu konuşup tartıştık, özellikle Sinan ın telkiniyle beni geniş cephe içerisinde bırakmayı kabul ettiler, geniş cephe o dönemde işçi köylü sınıfına bürokratları ve sıradan insanları katmak için Mao nun bulduğu bir yöntemdi. Sen bunları bilmiyor musun ki bana anlattırıyorsun, ne lüzumsuz adamsın

Arkadaş huysuzlanma dedi ve ilave etti sana kalsak biz kahvede içemeyeceğiz ve gülümsedi, senin şimdi üç aylık bitmiştir bırak da ben ısmarlayayım

İhtiyar adam terslendi

“Haddini bil diye homurdandı ben senden hem bir yaş büyüğüm hem de burası benim evime yakın, edepsizliği bırakta şu dikilip duran adama ne istediğini söyle”

Arkadaş inadına

“Hay Allah dedi bari ucuz bir şey seçeyim de bütçen zorlanmasın. Gelen garsona İrlanda kahvesi istiyorum dedi Bailey ile hazırlayın, sakın başka bir şey koymayın hemen anlarım ve sana zorla içiririm sonra sordu; sen ne içiyorsun

“Duble espresso, yanında Konyak Napolyon vsop olsun. Sıradan konyak getirirsen hemen anlarım ve seni ona teslim ederim sakın deneme.

Garsonun, bu iki tuhaf ihtiyarın davranış biçiminden ödü kopmuştu, en iyisi siparişleri getirip görünmemek diye düşündü.

Arkadaş

”Seninle görüşmeyeli zevklerin incelmiş ve iyice rafine olmuş bunları karşılayabilecek misin ihtiyar ancak bu sefer homurdanmadan cevap ver senin ağzından homurtudan başka bir şey çıkmaz mı?”

İhtiyar adam

“Bailey li İrlanda kahvesi sipariş etmeden bunları düşünecektin homurtulara gelince senin orta kulakta bir problemin var galiba, bütün konuşmaları homurtu olarak algılıyorsun.”

Kısa bir sessizlikten sonra Arkadaş,

İstersen sana görüşmediğimiz 50 yılda sana ne yaptığımı anlatayım. İhtiyar adam sokuşturdu doğru dedi devrim için nasıl büyük kapitalist olduğunu dinlemek enteresan olacak

Arkadaş aldırmadı ve devam etti

” ODTÜ’den mezun olduğumuz gün, devrim olacağına kesin inandığımızdan diploma törenini engelledik seni dahi o gün göremedim. Sonra iş aramaya başladım polisteki kaydım nedeniyle hiçbir devlet kurumuna beni almadılar ben de ata sanayide bir torna atölyesinde çalışmaya başladım Ustam iyi adamdı bana bildiği her şeyi öğretti ancak çıraklara ödediği parayı ödedi, tipik sömürü düzeni anlayacağın. Bir gün dükkâna çalışmayan çok eski bir motor getirdiler ve çalışması için o güne göre epeyce para teklif ettiler usta bana baktı ne dersin dedi bu motoru daha önce görmüştüm yavaşça işi al usta dedim ben hallederim. Ustam, bak mühendis dedi beceremezsen itibarım mahvolur ben de seni bir temiz döverim. Al usta yaparız dedim ve usta bir süre tereddütten sonra motoru aldı. Ben üç gün hiç uyumadan motoru dağıtıp kırılan parçayı buldum ve ustaya gösterdim, baktı ben bu parçayı yaparım dedi, yaptı da. Sonra motoru toplayıp işi teslim ettik. Usta belli etmiyordu ama o gün beni oradaki kebapçıya götürüp döner ısmarladı ancak beş kuruş para vermedi. Daha sonra bu tip işler hep geldi ve her seferinde hallettim. Usta bana ufaktan para da vermeye başlamıştı. Bir sabah tuhaf bir şekilde bana çay ısmarladı ve artık kendi işini kurmalısın evlat dedi. İyi de usta dedim verdiğin parayla ben on beş gün geçinebiliyorum bir de iş nasıl kurarım. Usta devam etti arka sokakta İsmail’in torna atölyesi var, ölümünden beri kapalı karısıyla konuştum o dükkânı sana tutacağız tezgâhları iyidir, bakımlarını da beraber yaparız. Motor işinden epey para kazandım bunların yarısını senin için bir kenara ayırmıştım o parayla altı aylık kiranı ödedim yarın sabah beraber gider dükkânı açarız bu arada dün bir motor daha geldi oda senin ilk işin. Ustayı hayretle dinlemiştim benim bildiğim o beni sömürecekti ben ona çırakları ayartıp başkaldıracaktım ve kendi düzenimi kuracaktım, kitaplarda böyle yazıyordu, işte ihtiyar o gün devrimci söylemleri daha farklı anlamaya başladım.

İhtiyar adam dayanamadı,

 ”Bu kapitalist olmaya başladığın tarih herhalde dedi, keşke bir yere kaydetseydin”

Arkadaş

 ” Kopasıca sivri dilin bunca seneye rağmen yuvarlanmamış, edepsizlik etme de dinle; Çalışmaya başladıktan sonra dükkânda işler çok iyi gitti artık Ankara’daki tüm eski makinelerin tamircisi olmuştum, bu arada Ustam öldü bana bunca iyilik yapan adamın ailesini çaresiz bırakmak istemedim, piyasaya olan bütün borçlarını ödedim ve kızının da düğününü yaptım, dükkanını ve tezgahlarını çok iyi bir fiyatla satın aldım. Biliyor musun ihtiyar bunları ilk kez birine anlatıyorum ve bu hayatımda tanıdığım en huysuz ancak en ketum adam, inanılır gibi değil. Her neyse ustamın dükkanını, son model cnc tezgâhları olan bir imalathaneye çevirdim ve işler daha da gelişti ve 2000 başına geldik. İhtiyar ben şimdi bir mola vereyim biraz da sen öt bakalım.

Pekâlâ dedi İhtiyar Adam ve devam etti

” Biliyorsun ben askeriye hesabına okudum. Mezun olunca tayinimi staj için Kara Kuvvetlerine çıkardılar burada uzun süre kimyasal silahlara karşı korunma tedbirleri ile uğraşan ancak bu işi hiç yapmayan bir bölüme verdiler. O bölümün Başkanı oldukça titiz ve ayni ölçüde geçimi zor bir insandı, ondan çok şey öğrendim, en azından bir bürokratın eğer isterse bir işi nasıl sürünceme de bırakıp, yapmayacağını öğrendim bu da bir şey çünkü sonraları çok kullandım. Derken günün birinde Dairenin başkan yardımcısıyla aramızda çok sert bir tartışma geçti ve ilk tayin listesinde ben Konya’ya sürüldüm. Zor günlerdi, eşim de çalışmayı bıraktığından ciddi para sıkıntısı çekiyorduk. Bir gün ziyaretime Tukaş ın genel müdür yardımcısı eski bir mühendis subay geldi. Bizlerden çok eski olduğu için gereken hürmeti gösterdim ve yardım ettim. Laf arasında artık askeriyedeki işin sonuna geldiğimi ve ayrılarak ABD ye yerleşeceğimi söyledim. Gerçekten karısı Amerikalı olan bir yedek subay yardımıyla oradaki işleri halletmiştim sadece istifa zamanı olan ocak ayını bekleyip ayrılmam gerekiyordu. Adam çok üzüldü ve hemen harekete geçmemem için bana adeta yalvardı ve gitti. Çok kısa bir süre sonra Ankara KKK’den bir telefon aldım, beni Daire Başkanı aramıştı ve acele görüşmek istediğini söyledi. Gittim tabii, bana söylenen; çalıştığım yerde hizmet süremi tamamladığım ve beni Ankara’ya almayı düşündüklerini, bunu isteyip istemediğim idi. Bende kartları açık oynamayı tercih ettiğimden ocak döneminde istifa edeceğimi söyledim. Kapıyı kapattırdı ve içeri girişi önleyen kırmızı düğmeye bastı. Bak, ben Amerika’dan mezun oldum ve okurken de orada çalıştım seni tanırım ve Amerikalılarla yapamayacağını biliyorum gel bu işten vazgeç ve seni buraya alalım beraber çalışalım dedi. Neticede bilinmeyen bir maceraya atılmaktansa düzenimi bozmayıp bir süre daha kalmaya karar verdim. İş de benim de anlatacağım bu kadar şimdilik sen devam et bakalım.

Arkadaş;

” Seni de dinleyen bir bok anlattığını zanneder, askeriye maceralarını hep kısa geçiyorsun, arada bana anlatmadığın bir dolu şey olduğunu adım gibi biliyorum, hadi öt bakalım ayrıntıları”

İhtiyar adam bir süre Arkadaşına uzun uzun baktı ve kafasını salladı

” Bak dedi sana her şeyi anlatamayacağımı buraya gelmeden anlamışsındır diye düşündüm, ancak gördüğüm kadarıyla tipik kapitalist taktiği ile ne kaparsam kardır diyorsun. Avucunu yalarsın ihtiyar aynı yollardan beraber geçtik, bana yediremezsin. Ayrıca sen hiç Amerikan filmi seyretmedin mi, bunları sana anlatırsam seni öldürmem gerek.

“Bana bak dedi Arkadaş kültür emperyalizminin sömürü parçalarından alınmış sloganlarla karşıma gelme külahları değişiriz. Tekrar ediyorum ayrıntıları öt.”

İhtiyar adam bir süre daha baktı, ancak gözlerinde şaka göremedi, gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyor gibiydi ve devam etti

” Bak ihtiyar, beni hiçbir biçimde ve hiçbir yöntemle korkutamayacağını biliyorsun, ben yaşamım boyunca o kadar ölüme dokundum ki artık ne o bana aldırıyor ne de ben ona. Anladın mı, bir daha anlatayım mı? ”

Arkadaş iyi diye homurdandı ne bok yersen ye bütün keyfimi kaçırdın. Şimdi benim kalkmam gerekiyor arayı uzatmadan tekrar görüşelim bir sürü şey konuşmalıyız.

İhtiyar adam ” Hangi Bakan la iş bağlamaya gidiyorsun sana anlatmadılar mı ölünce insanı birkaç metrelik beze sarıyorlar ve cebi yok”

Arkadaş kahkahayı patlattı sen ayda mı yaşıyorsun, bazı giysilerin de cebi ve düğmeleri yok ama millet bir yolunu buluyor, yeryüzüne in oğlum yukarılarda fazla yaşayamazsın.

İhtiyar adam Arkadaşına sarılırken defol git artık diye homurdandı buluşmak için sen beni ara, benim vaktim bol

Kapıdan çıkarken Arkadaş bir direğin arkasına saklanmaya çalışan garsonu gördü;

“Bana bak dedi İrlanda kahvesi yerine filtre kahvenin üzerine Bailey karıştırıp getirdiğini anlamadığımı sanma gene geleceğim ve bunun hesabını vereceksin, senin konyak nasıldı ihtiyar

” Sıradan konyaktı vsop değildi, tekrar geldiğimizde giderken bunu da götürelim de bir soralım bakalım”

Rengi iyice beyazlaşan garsona aldırmadan, Gülerek ayrıldılar

AKP’nin DIŞ POLİTİKASI, ABD Genel Bakış 1

AKP iktidara geldiğinde, ne anlama geldiğini tam olarak sindiremeden, en önemlisi konu hakkında hiçbir deneyimi ve yetişmiş kadrosu olmadan, Proaktif dış politika uygulayacağını açıklamış ve seçim programına böylece girmişti.

     Ancak deneyimsizliğin etkisiyle sorunlar uygulama ile beraber başladı.Her şeyden önce değil dışişleri politikalarını belirlemek ve uygulamak,devlet tecrübeleri bile yoktu.Ancak bunun önemide onlara göre pek yoktu.Her kamera görüşlerinde boyunlarındaki damarlar kabarıncaya kafdar bağırarak ayni şeyi söylüyorlardı

“Bizi halk seçti kardeşim,neyi nasıl istersek öyle yaparız.

Parti yönetim kademelerinden sıkça,bu monşerlerle iş yürümez kendi kadromuzu kuracağız sesleri yükselmeye başladı.Bu saygıdeğer bayanlar ve baylar ,ana merkezlere atanacak bir sefir veya sefirenin kaç senede o hale gelebildiğini, bile bilmiyorlardı .

Bu bahsedilen kadronun, daha sonraları Prag ve Kualalumpurda nelere mal olduğuna da bir göz atmak gerekir.Her iki ülke, uzun süre bu iki dışişleri mensubu olmayan sefir ve sefireye  agreman vermedi.Uluslararası diplomasi pratiğine göre bunun anlamı tek bir kelime ile açıklanırdı

“değiştir”

Doğal olarak bu basit talep, deneyimsiz kadrolar tarafından anlaşılamadığı için ülkelerin dış işleri bakanlıkları ile istişareler yapıldı hatta araya adamlar konduğu bile dillendirildi.Sonuçta bu sefir ve sefireye agreman verildi ancak görevde oldukları sürece maslahatgüzar muamelesi gördüler. Aslında ,bu yalnız ve güzel ülke bu kadar itilip kakılmayı ,sebep ne olursa olsun, hak etmemişti

Her şey tamammış gibi ,Nedeni pek anlaşılmamakla beraber siyasi çevrelerde bir yeni moda daha çıkmıştı.Artık herkes ben osmanlı torunuyum diye haykırıyordu.Sonra ortaya yeni abdülhamitçilik çıktı.Doğal olarak kimsenin ne olduğu konusunda en  ufak bir fikri yoktu.Sanırım hala da yok.

.Doğal olarak proaktif dış politika uygulayan başka deyişle ön alıcı politik manevralarla olayları çözen Türkiye gibi bir ülkeye sadece sıradan bir bölgesel güç olma sınırına kadar izin verileceğini de anlamak gerekti ve böylede oldu,egemenler paylaşmak istiyorlardı ancak bunu kendi aralarında yapmayı tercih ediyorlardı.

Çok taraflı dış politika Türkiye için yeni uygulanan bir politik aparat değildir.En azından bizim için önemli olan Cumhuriyetin kuruluşundan beri uygulanıyor olmasıdır. Ancak son yirmi yılda çok taraflı ululararası ilişkiler ile taraf ülkeleri ilişkiye zorlamak iyiden iyiye karıştırılmaktadır. Hele dini motifleri zorlama unsuru olarak kullanmak, ülke liderleri arasındaki ahbap çavuş ilişkilerinin öne çıkması,ülke çıkarlarının geride kalması çoğu zamanda kaybolmasıtopluca zarar edilmesini getirmektedir. Örneğin bu aralar Türkiye ve Rusya federasyonu çok yakın ilişkiler içerisindedir.Ve acıdırki biz bu ilişkilerdeki aşırı kırılganlığı göremiyor bu ülkeyede ömür boyu dost gözüyle bakıyoruz.Bazen hayret ediyorum insanlar hiç mi tarih okumazlar.

Benzer durum ABD ile olan ilişkiler içinde geçerlidir. Rusların aksine amerikalılar hızla büyük düşman koltuğuna doğru hareket halindedir .Türkiye acil ihtiyaç olarak S 400 ü seçmesiyle birlikte amerika eski planı dolaptan çıkarmış hızla Bizi köşeye sıkıştıracak manevraları arka arkaya yapmaya başlamıştır.Önce israil baskısıyla F35 projesinden atmış sonra CATSAA yaptırımlarını yürürlüğe koymuş ve uluslararası platformlarda yoğun bir sıkıştırma operasyonlarına başlamıştır.Buna karşılık bizim ne yaptığımıza gelince, cevap hiç birşeydir.

Son büyük kavga hazır alınacak 40 adet F-16 blok 70 ve 80 modernizasyon kiti alımında çıkacağa benzer.Başkan Bidenin gönülsüz yaptığı herhalinden belli açıklamasına göre bu hazır uçakları ve modernizasyon kitlerini vermek ABD çıkarlarına uygundur.Ancak seçim arifesi, rum ve ermeni lobileri farklı düşünmektedirler.Onlara göre,evet bu F16 paketi türkiyeye verılebilir ancak bu uçaklar ege ve doğu akdenizde uçamaz ve nato görevlerinde yer alamazlar.

Bu lobi yorumu ,  hemen siyasi duruş haline getirilerek temsilciler meclisinden ve senatodan hızla geçerek kanunlastı.Doğal olarak bu haliyle bu durum Türkiyenin baslangıç isteklerini hiç bir yönüyle  tam olarak karşılamıyordu.

Uçak konusu, biraz fazla hassas olduğundan  üzerinde biraz daha durmak ve düşünmek gerekecektir.Türkiye çok uzun zamandır ABD nin servis dışı bıraktığı uçakları kullanmıştır.

F 16 projesi ile bu bir ölçüde değişmiş ancak politik çaresizlikten yeni uçak alamamış eldeki Phantom ları israilde modernize ettirerek envanterde tutmaya devam etmiştir. Her nekadar biraz şişirme bir uçak olan F35 in üretimindede rol alarak beşinci nesil bir uçağını envanterine katmak üzere anlaşmaları imzalamıştır.Ancak  durum İsrail in orta vadeli planlarıyla ve Yunanistanın ezeli ebedi Megalo idea sıyla ters düşmüş yoğun lobi faaliyetleri sonucu Türkiye projeden çıkarılmıştır( atılmıştır.)

Kendi beşinci nesil uçağımız 2023 de hangardan çıkacak,2030 daHava Kuvvetlerine teslim  edilecektir.Siyasi  konjektürün bu kadar gergin olduğu bir dönemde mutlak ihtiyacı için türkiyenin başka kaynaklara başvurması kaçınılmaz okacaktır .Doğal olarak kati ihtiyacı bilmem,bilsem bile yazmam olanaksız.Tahmınim 150 dolayında beşinci nesil uçak geçiş dönemi için yeterli olacaktır .

Bir şey artık çok açık görülmeye başlamıştır. ABD artık Kasabanın şerifi tavrıyla ortalarda dolaşıp şunu al veya bunu alma emirlerini vermekten uzaklaşmaktadır ,uluslararsı siyasi konjektür ve güçler dengesi iyiden iyiye doğuya kaymaktadır.Türkiyenin uçak tedariki ile bu yapıyı birlikte okuduğunuzda ortaya çıkan durum Rus ve çin uçaklarının şansının baya çok olduğu görülmektedir.Böyle bir seçim yılların diyalogunu “ver vermem veya veririm ama senato kabul etmez” sona erdirecektir.Doğal olarak bir zamanlar supergüç olan ,sonraları avengelist kapitalist karışımı tuhaf bir yapıya dönüşen bu göçmen ülkesi, Türkiyeye bir şekilde ödetmeye çalışacaktır.Bunu nekadar becerir bilemem ancak düşündüğü her şeyi yapamıyacağı kesindir.Ne Türkiye eski Türkiye ne Dünya eski şerifin kasabasıdır artık.

AKP iktidarının dış politikası nın birinci bölümünde büyüklerin koyduğu kurallara göre küçüklerin oyunu nasıl yanlış oynadığı anlatmaya çalıştık

İkinci bölümde büyüklerin nasıl oyun kurduklarını ve diğerlerini nasıl o oyunu oynmaya zorladıklarını göreceğiz .

AKP’nin DIŞ POLİTİKASI ABD,YUNANİSTAN,TÜRKİYE

Yunanistan ve Türkiye arasında, ABD’nin açık kışkırtmasıyla ipler her gün biraz daha geriliyor. Uluslararası diplomasi pratikleri mevcut durumun bu D -1 safhası olduğunu, başka deyişle sıcak çatışmanın bir gün öncesi olduğunu yüksek sesle konuşmaya başladılar.

Şimdi son dönemde tarafların gerginlik arttırıcı söylemlerine bir göz atalım;

Atina yönetimi Türkiye’yi Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve NATO’ya şikâyet etti. Türkiye’nin resmen kınanması gerektiğinin vurgulandığı mektupta, iki ülke arasında artan tansiyonun Avrupa’da yeni bir Ukrayna doğurabileceği öne sürüldü.

Associated Press in (AP) haberine göre, Yunanistan, gönderdiği mektuplarda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözlerine karşılık olarak, Yunanistan’ın ve Türkiye’nin son yarım yüzyılda üç kez savaşın eşiğine geldiğini ifade etti.

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, uluslararası kuruluşlara iletilen mektuplarda, NATO müttefiki Türkiye’nin AB, NATO ve BM kurumları tarafından kınanması gerektiğini söyledi.

Dendias ayrıca, Rusya-Ukrayna savaşını örnek göstererek, “Bu zamanında yapılmazsa ya da durumun ciddiyeti göz ardı edilirse kıtamızın bazı bölgelerinde gelişmekte olan duruma benzer bir duruma şahit olma riskiyle karşı karşıya kalırız” dedi.

Dendias, Erdoğan’ın sözlerini, “Yunan halkına yönelik kabul edilemez tehdit” olarak niteledi ve uluslararası kurumlardan derhal Türkiye’yi kınamalarını talep etti.

NATO Genel Sekreteri Jen StoltenbergAB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ve BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e hitaben yazılan mektuplarda ayrıca şu ifadeler yer aldı:

“Anlaşılan Türk lider, gelecekte sergileyecekleri saldırganlığa şimdiden hazır olduklarını göstermeyi seçti ve daha da önemlisi bunu makul bir eylem olarak görüyor […] Türk tavrı, bölgemizde ve kriz zamanında NATO’nun güney kanadında istikrarı bozabilir.”

Ege’de Türk jetlerini taciz eden Yunanistan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözleri üzerine harekete geçti. Türkiye’yi NATO, BM ve AB’ye şikâyet eden Yunanistan son mektubunda bir skandala daha imza attı. Türkiye’yi Rusya’ya benzeten Atina hükümeti, “Türkiye’yi kınayın yoksa Avrupa, Ukrayna’nın ardından yeni bir savaş riskiyle karşı karşıya kalacak” ifadelerini kullandı.

Yunanistan’ın Türkiye’yi Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), NATO’ya şikâyet ettiği skandal mektubun detayları ortaya çıktı. Atina S-300’leriyle NATO görevinde olan Türk jetlerine radar kilidi takmış, bölgede gerilimi tırmandırmıştı. Yunanistan’ın tacizlerine sert tepki gösteren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Samsun’da düzenlenen TEKNOFEST’te konuştu. Erdoğan, “Ey Yunan, tarihe bak, tarihe dön, çok daha fazla ileri gidersen bunun bedeli ağır olur. Yunanistan’a tek cümlemiz var, İzmir’i unutma” ifadeleriyle uyardı.Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözleri Yunan’ı endişelendirdi

Türkiye, Yunanistan’ın Ege’de ağır tahriklerini karşılıksız bırakmadı. Çavuşoğlu’nun imzasıyla 25 AB ülkesine AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’e, BM Güvenlik Konseyi Daimî Üyeleri ile NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e, Ege sorunlarının çözümüne ilişkin Türkiye’nin tutumunu ve görüşlerini açıklayan mektuplar gönderdi.

Politico sitesinde Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias imzasıyla gönderilen son mektupta Avrupa’nın “yeni bir Ukrayna” riskiyle karşı karşıya kalacağı iddia edildi. Erdoğan’ın sözlerini “Yunan halkına yönelik kabul edilemez tehdit” olarak niteleyen Yunanistan, uluslararası kurumlardan derhal Türkiye’yi kınamalarını istedi. Mektupta, “Bunu zamanında yapmamak ve durumun ciddiyetini hafife almak, bizi kıtamızda yaşanan benzer bir olayı yeniden yaşama tehlikesiyle karşı karşıya getirir. Bu hiçbirimizin görmek istemeyeceği bir şey” ifadeleriyle Türkiye’nin söylemi Rusya’nın Ukrayna işgaline benzetildi.

Şimdi bütün bu saçma ötesi söylemleri bir kenara bırakarak can alıcı noktaları ayıklamak zorundayız. Bilindiği gibi hiçbir diplomatik cümle yazıldığı gibi okunmaz.

Dünyadaki en hassas bölgeden birinde bulunan Türkiye her şeyden önce diplomatik gelgitleri ile ünlüdür. Hiçbir şeye Uzun süre evet veya hayır demez. Konjonktür değişti gerekçesi ile anında karar ve pozisyon değiştirebilir. Bu aslında yazıldığı ve okunduğu kadar kötü değildir sadece Türkiye’yi öngörülemez ülkeler sınıfına sokar hepsi o kadar.

ABD’nin 10 bin km mesafeden, bölgede vazgeçilemez çıkarları vardır. Ancak Bu Türkiye işine hep engel olmaktadır. Bölgedeki alması gerekli aslan payını cosi fan tutte diplomasisi uygulayan bir Ülkeyle yapamamaktadır. Bu nedenle ya bu ülke dediklerini yapacak hale sokulacak veya varlığı sonlandırılacaktır.

Yunanistan kurulduğu günden beri hiç devlet olamamıştır. Hep kendisine bir payanda aramış ve her Zaman bulmuştur. Bu son olaylarda da durum aynıdır. Bu seferki payanda ABD dir. Eni iki boyu üç karış olan ülkede şu anda aktif 9 ABD üssü vardır.

Türkiye ve Yunanistan çatışmaya karar verirlerse bunun nasıl olacağı konusunda pek çok rivayet muhteliftir. Ancak en doğru lafı muhtemelen Henry Kissinger söylemiştir

               “İlk kurşunu atan kim olursa olsun yanar”

Bu sıradan garibin hesaplarına göre çatışma olacaksa bunu Yunan deniz kuvvetleri başlatır ve hava kuvvetlerinde de ege denizine yakın bölgelerde bir intihar hücumuna kalkışır. Bu operasyonun Türkiye’ye maliyeti 1 trilyon dolar civarında olur ve Yunanistan askeri hedefleri tümüyle yok olur ekonomisi bir daha belini doğrultamaz ve muhtemelen ABD işgalinde kalır.

Türkiye’nin savunma sanayi roket bölümündeki hızlı gelişmesine gelince,hiç şüphe yokki içlerinden biri olarak gelinen nokta gurur vericidir ancak basının ilginç bir bölümünün satmaya .alıştığı gibi ilk defa türkiye tarafındqn icat edilmiş de değildir.1945 sonrası oluşan dengede ABD hava kuvvetlerinin hızla gelişip büyümesine karşı Sovyetler birliği ,her kademeden hava savunma sistemlerine , kıtlararası balistik füzelere öncelik vermiştiv ve bu doğru bir tercihtir.Yunanistan pazardan sebze alır gibi uçak almaktadır ve bu kadar çeşitli uçağın lojistik desteğinin sağlanması ise teknik açıdan mümkün görülmemektedir..Bir çatışmada yunan uçakları kalkacak ancak inecek meydan bulamıyacaktır.Meseleye bu açıdan baktığınızda vuruş kabiliyeti yüksek roket sistemlerine öncelik verilmesi ,son icra komitesi toplantısında araştırmaları ve test atışları tamamlanan roketlere seri imalat izni verilmesi de doğru karardır. Yanlış olan ise onbin kilometre uzaklıktaki bir ülkenin kendince vazgeçilmez çıkarları için iki komşu NATO üyesi ülkeyi savaşa zorlayacak siyasi ve askeri adımların ard arda adımların atılmasıdır.

Son soru Şudur

“Bu kadar yıkıma ,ölüme ve yıllar süren yoksulluğa değecek mi hanımlar beyler.Ukrayna da değdi mi…”

TÜRKİYENİN PROBLEMLERİ VE ÇÖZÜMLERİ 2

Bundan önceki yazıda problemleri çok kalın çizgileriyle ortaya koymuş ve çözümün ne olacağını başka zamana bırakmıştık. Tatbikî bu görüş kuru mantık açısından bile tümüyle yanlıştır. Hiç bir problemin, eğer bu problem siyasi ise, çözüm tek değildir ve bir bakışta veya bir makalede asla ortaya çıkmaz. Yapılması gereken durumun sağlıklı bir analizini yapıp değerlendirmeye bırakmaktır. Bir yerde birileri mutlaka bir sonuca ulaştıracaktır.

T.C  her nedense yeni bir yönetim sistemi bulmalıydı hemde acilen.Bu yeni sistemde ayrı kişiler tarafından farklı dengelerle yapılması gerekli işler Cumhurbaşkanında toplanmalı ve Cumhurbaşkanı halk tarfından seçilmeli  idi.Zor bir coğraafyada binbir sorunla uğraşan  bir ülkenin neden yönetim sistemini değiştirdi o günlrde anlaşılamdığı gibi bu gün de üzerindetartışmalar sürmektediri

Türkiye’de 2007 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edilmiştir. Bu durum mevcut sistemin parlamenter sistemden uzaklaştığı şeklinde değerlendirilmiştir64. Yürütme organının başı olan

16.04.2017 tarihli halk oylaması ile kabul edilen anayasa değişikliği neticesinde hükümet sistemi değişmiştir. 24.06.2018 tarihinde yapılan seçimler sonucunda seçilen Cumhurbaşkanının 09.07.2018 tarihinde göreve başlamasıyla birlikte yeni hükümet sistemi yürürlüğe girmiştir. Yürürlüğe giren bu yeni hükümet sistemi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak adlandırılmaktadır. Türk tipi başkanlık sistemi” olarak da anılan sistem yerli ve milli olarak nitelendirilebilecek kendine özgü özellikler içermekte birlikte bazı siyasilerin bakış açıısı bu sistemin tam anlamıyla ve çok kısa zamanda otoriter bir rejime döneceğidir

Platon Yasalar adlı eserinin 3’üncü bölümünde, “Ölçü bir yana bırakılıp, küçük bir gemiye büyük bir yelken, ufak tefek bir bedene fazla yiyecek ve kaldıramayacak adama büyük yetki verilirse, hepsi alt üst olur: biri ölçüyü aştığı için hastalanır, öteki de aşırılıktan kaynaklanan adaletsizliğe sürüklenir” demek suretiyle ölçülü ve dengeli bir yönetimin öneminin hayati olduğunu ifade etmektedir. Öyleyse devlet yetkileri de gücün tek merkezde toplanarak aşırıya kaçmayacağı bir biçimde dağıtılmalı ve adalet güç dağılımındaki denge ile sağlanmalıdır.

Şimdi başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığının en sert uygulaması olan ABD’deki sistemi inceleyelim. Her şeyden önce Başkanın Kongre karşısında siyasal sorumluluğu bulunmamaktadır. Kuvvetler Ayrılığı Sistemi, ise, yasama, yürütme ve yargı sistemlerinin birbirinden bağımsız olmasını ve birbirlerinin görevlerine son verememelerini gerektirmektedir. Başkanın görevine Kongre tarafından son verilemez. Güvensizlik oyu ile görevden alınma da söz konusu değildir. ABD Başkanı’nın ihanet, zimmet ve diğer ağır çürüm ve kabahatlerden dolayı cezai sorumluluğu vardır. Başkan bu suçlardan dolayı mahkum edilirse görevden alınır. Suçlama yetkisi Temsilciler Meclisi’ne aittir. Temsilciler Meclisi, başkan hakkında suçlandırma (impeachment) usulüne karar verince yargı komitesinden rapor ister ve bu rapor sonucu nihai oylamayı yapar. Temsilciler Meclisi tarafından suçlandırılan başkanı yargılama yetkisi Senato’ya aittir. Senato mahkûmiyet kararını hazır bulunanların 2/3 oyu ile alır. Mahkûmiyet kararı verilirse başkan görevden alınır. Başkanın özel işlerinden dolayı hukuki sorumluluğu vardır . ABD uygulamasında ayrı bir erki ifade etmesi ile başkanın yetkileri daima geniş yoruma tabii tutulmuştur. Amerikan Yüksek Mahkemesi de aynı görüşü paylaşmaktadır. Anayasa’da sayılmamış olsa da Anayasa’nın yasaklamadığı bütün yürütme yetkisi başkan tarafından kullanılır. Başkanın başlıca yetkileri: hükümet üyelerini atama yetkisi,baş komutanlık yetkisi, af yetkisi, uluslararası andlaşma yapma yetkisi, uygulama andlaşmaları (Executive Agreements) yapma yetkisi, elçileri kabul etme ve atama yetkisi, kanunların yürütülmesi görev ve yetkisi, atama yetkisi(yüksek dereceli memurları ve yargıçları), kanunları veto yetkisi olarak sayılabilir. Başkanlık Sistemi’nin diğer erki olan yasama, Kongre, Senato ve Temsilciler Meclisi’nden oluşmaktadır. Senato genel ve doğrudan oyla seçilen 101 senatörden, Temsilciler Meclisi ise her federe devletin nüfus oranına göre genel oyla seçilen 435 üyeden oluşmaktadır. Kongre üyeleri kanun önerme yetkisine sahiptirler. Önergeler her iki mecliste ayrı olarak ve aynen kabul edilirse başkanın onayına sunulur ve onay ile birlikte yasalaşır. Başkanın, yasaları veto yetkisi vardır. Veto, Senato ve Temsilciler Meclisi’nin 2/3 oyu ile ortadan kaldırılabilir. Senato ise başkanın yaptığı atamaları onaylama yetkisine sahiptir. Dış ülkelerle yapılan antlaşmaların onaylanması ile bütçenin denetlenmesi Kongre’nin yetkisinde olan konulardır. Federal Anayasa Mahkemesi’nin halk ve siyasi organlar üzerinde büyük bir saygınlığı vardır. Anayasa Mahkemesi üyeleri, hayat boyu şartıyla başkan tarafından tayin edilen 1 başkan, 8 yüksek dereceli yargıçtan oluşan 9 üyeli son karar mahkemesidir. Üyeler arasında cumhuriyetçi, demokrat dengesi korunur. Mahkeme başkanı protokol gereği ABD Başkanından sonra gelir. Başkanlık Sistemi görünürde uzlaşamaz nitelikte; yani kuvvetler ayrılığı çerçevesinde oluşturulan bir yönetim şeklidir. Bu kapsamda yasama ve yürüt-me arasında kesin sınırlar tespit edilerek aradaki denge korunmaya çalışılmıştır. Ancak yasama ve yürütme arasındaki ayrılık ve eşitlik ile sağlanan kuvvetlerin sert ayrımı, karşılıklı etkileşim ve baskı gruplarının alacakları tavra göre esneyebilmektedir.

Bana göre, Türkiye’nin sorunlarını üç gurupta toplamak mümkündür. İlki ve bize göre erk lerin, başka deyişle yasama yürütme ve yargının ayrılacağına birleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.

İkinci sorun Ekonomik sıkıntılardır. Belki de üç gurup içerisinde çözümü en çok dış faktörlere bağlı olanlardır.

Sonuncusu ise tam bir sorunlar yumağıdır ve inceleme dışı bırakılmıştır. Uluslararası terörizm şu anda bütün dünyanın sorunudur ve Türkiye bunu kendi başına çözemez. Çıkarları bir kenara bırakıp ortak hareket etmeyi gerektirir.

Belki de bütün mesele herkesin sorunları ayrıntısıyla bilmesi, ancak ucuz siyasi sebeplerle önceliğin nerede olduğu hakkında karar veremeyişidir

TÜRKİYE’NİN PROBLEMLERİ VE ÇÖZÜMLERİ

                                                    

   Problemler ve onların muhtemel çözümleri, pek çok disiplince sanat olarak değerlendirilmekte çözümlerinde buna göre belirli bir estetiği taşıması beklenmektedir. Siyasi problemler ise bu sınıflandırmanın tamamen dışındadır ve hiçbir estetik kaygusu taşımazlar. Onlar vardır ve siyasi kadrolar onları çözmek zorundadırlar.

Türkiye, siyasi problemlerinin çokluğu açısından kolaylıkla dünyada ilk beşe girebilecek durumdadır. Bu nedenle sorunların bir arakesitini bulmak gerekir. Yıllardır politika yazıları yazan biri olarak, kesin olarak söyleyebileceğim, problemlerin hepsinin siyasetçiler tarafında tarafından icat edilmiş olmasıdır. Amaç ise açıkça güç sahibi olmak ve bu gücü sonuna kadar kullanabilme, arzusudur.

Dünyanın hiçbir yerinde problemlerin hepsine birden saldırmak ve çözüyor görünmek gibi bir yöntem yoktur. Her şeyden önce sorunlarınızı guruplara ayırmak ve her gurubu tek tek ele almak zorundasınız. Eğer iyi bir siyasetçi iseniz önceliklerin tayininde yanılmazsınız ve bir zaman kesitinde her şeyi çözersiniz.

İşer o denli karmaşık hale gelmiştir ki yüzüme bak nasıl çözüldüğünü görürsün veya gözlerimdeki ışıltıyı gör işte çözüm budur gibi söylemleri bin bir türlü zorluklar içerisinde yaşamaya çalışanlara, asla yediremezsiniz.

Görüldüğü kadarıyla Türkiye üç gurup siyasi sorunlar yumağını her yönüyle ve boyutuyla yaşamaktadır.

   Bunlardan ilki dış politik meselelerde hangi stratejik kararın ön aldığının bir türlü anlatılamamasıdır. Korkum o ki çoğu zaman dini motifler dikkate alınarak bir yol çizilmeye çalışılmaktadır ve bu yol korkarım ki hep Sünni -ihvan çizgisi ile kesişmektedir. Bu yazıda bunu incelemeyeceğiz

   Bir başka gurup ekonomik problemlerin, yapılan yoğun yanlışlıklar yüzünden bir türlü rayına oturamamasıdır. Sayın Cumhurbaşkanının Nass orada dururken kimse benden faiz arttırımı beklemesin söylemi başlangıçta masum bir dini talep gibi gözükmüş sonra Anayasanın değiştirilemez maddelerine aykırı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yazıda bu konuda inceleme dışı bırakılmıştır.

   Son problem gurubu ise üç siyasi erk in yani yasama yürütme ve yargının kesin çizgilerle birbirinden ayrılmasıdır. Ancak %52 ile itelenerek geçen anayasa değişikliği ve adına bir türlü dilimin dönmediği Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminde erg lerin ayrılmak yerine birleştirilmesi tercih edilmiş, özellikle yargı hızla tahrip olmaya başlamıştır.

Şimdi meseleyi biraza basitleştirip bir çözüme ulaşmaya çalışalım. Hakim ve savcıların özlük haklarını ve tayin ve terfilerini yapacak bir mekanizmaya ihtiyaç vardır ve Hakimler Savcılar Kurulu bu iş için Anayasa gereği kurulmuştur.

Dünyadaki örneklerine bakıldığında ilk üçe olmasa bile ilk ona girebilecek çok ilginç bir teşkilattır. Birisi Adalet Bakanı diğeri Adalet bakan yardımcısı olarak devamlı masada oturan ikisi dışında toplam 11 kişinin, dördü sayın Cumhurbaşkanı yedisi TBMM tarafından dört yıl için seçilir.

Buraya kadar sadece evliliği çok gecikmiş hanım kızlar gibi sadece mevcut şartlara söylenip, resmi tanımıyla tespit yaptık. Ancak artık çözüm içinde bir şeyler söylemek lazım ve oda başka bir zaman ama mutlaka seçimlerden çok önce

AKP’ NİN DIŞ POLİTİKASI ABD Genel Bakış 2

Geleneksel olarak, ABD de kim başkan seçilirse seçilsin, Rusya’nın gelişmesinden çok rahatsız olduğunu bulduğu her fırsatta açıklarlar. Aslında rahatsız oldukları Rusya’nın büyümesi ve gelişmesi değil, Rusya- Çin iş birliğinin artmasıdır. Hatta adı ne olursa olsun bu iki ülkenin askeri iş birliğini geliştirmeleri Amerikan yönetiminin kabusudur.

Doğal olarak İsrail’in, Ortadoğu’nun Baş belası Türkiye ile aralarında kontrol edilebilir bir tampon olması her fırsatta doğrudan veya dolaylı olarak işlenen konulardan biridir.

Son olarak pek belli olmamakla beraber yakın gelecekte mutlaka çok taraflı bir savaş çıkaracak olan su meselesidir ve bunun olması fazla zaman almayacaktır.

Türk dış politikası ikinci körfez harekâtından bu yana çok zorlu sınavlardan geçmiş ve başarısız olmuştur. Bunun ana nedeni, ülkeler hakkındaki siyasi görüşlerin ve alınan pozisyonların, sabah başka akşam başka olmasıdır. Aslında uzak veya yakın herhangi bir devletle kurulacak ilişkiye duygular egemen olamaz, sadece çıkarlar arasında bir denge kurulmaya çalışılır.Başka bir deyişle diplomasi de siyah veya beyaz yoktur yapılan siyasi manvralar grinin tonları üzerinde dolaşılır.

Ülkenin bir duruşu vardır ve bu duruş, dışişleri bürokrasi tarafından belirlenir, siyasi iktidarlar kendi kafalarındaki politikalara göre çok ufak rota değişiklikleri yaptırırlar, böylece herhangi bir konuda ülke görüşü ortaya çıkar. Bu görüş en alt seviyedeki veya en üst seviyedeki bürokratlar tarafından aynen uygulanır ve her zeminde savunulur. İktidar da olan siyasi görüşün temsilcileri de esasen kendilerinin belirlediği bu görüş çerçevesinde konuşurlar. Seçmene dönük birtakım hesaplarla ana politikaya aykırı demeç verilmez hele ağzına gelen söylendikten sonra söylediklerim yanlış anlaşıldı veya gazeteciler söylediklerimi çarpıttı, hiç denmez.

Doğal olarak belirlenen politikaya, ki o artık ülkenin o konudaki görüşüdür, ana muhalefet partisinin ise, uyma zorunluluğu yoktur. Her zaman, özellikle, politika belirlenirken, tam tersi savunulabilir, bunun bir sakıncası yoktur. Uluslararası politika bunu anlar ve bu da muhalefetin görüşüdür diye not eder.

Son yirmi yılda olup bitene ve uluslararası saygınlık açısından geldiğimiz yere bakılırsa, Yönetici kadrolarının ülkenin dış politikasına değil yön vermek, mevcudu bile uygulayabilecek durumda olmadığı görülür. Her şeyden önce parti kurmayları, dışişleri bürokrasisini anlamaya hiç niyetli olmadıklarını ve artık çok taraflı uluslararası ilişkiler değil, Sünni Müslüman devletlerle dış politikasız bağlantılar kurmaya başlama zamanının geldiğini söylemiş, bu Monşer ler le bu iş yürümez onun için kendi kadromuzu kuracağız da denmiştir.

  Bu söylemin beklenen adımları hızla atılmış, son derece deneyimli sefirlerden işe yeni başlayan meslek memurlarına kadar tüm Dışişleri kadrosu ilk günden değiştirilmeye başlanmış, sonuçta ortaya bu günkü durum çıkmıştır.

  Irak bu karmaşanın en belirgin örneklerinden biridir. Her şeyden önce merkezi Irak hükümeti ile ilişki kurulması gerekirken ve bu yapılıyor görüntüsü verilirken, Kuzey Irak’ta yerleşik 20 Kürt aşiretinden biriyle, Barzan aşiretiyle ilişki kurulmuş ve aşiret reisi zamanla çeşitli yöntemlerle büyütülüp beslenerek, bu günkü Başkan Barzani olmuş, Eylül 2017 de bağımsızlık referandumu yapacağını ilan ederek icat ettiği haritada Türkiye’den Güneydoğu vilayetlerinin tamamına yakınını referandum bölgesi içerisinde göstermiştir.

   Bu duruma Hükümet kanadı cılız tepkiler gösterirken Muhalefetin hiç sesi çıkmamıştır. Ayni kadro Diyarbakır’da kürdistan kurultayı düzenlerken ve güneyde kurulmasının hayal edildiği kürdistan kuzeyin yani T.C. topraklarının nasıl ve ne zaman tartışılacağı konuşulurken buna da Hükümetten bir tepki olmadığı gibi ana muhalefet partisi böyle bir konunun farkında bile olmamıştır.

   İktidar ve ana muhalefet partisinin, kendilerine özgü bir Kürt politikasının olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak görünen o ki AKP sadece Sünni Müslüman ve ihvan a yakın topraklarla ilgilenirken bu arada o bölge ile petrol ticareti yapmayı sürdürmekte, inşaat işlerinin çoğu bilinen müteahhitlere verilmekte, Süleymaniye’de yerleşik ve ne yaptığı bilinmez eski bir gazeteci de baş danışman olabilmektedir. Bu durumun Türkiye ve Irak arasındaki diplomatik ilişkilerle bir alakası yoktur ve görünen o ki zaten bu ülkeyle diplomatik bir ilişkide yoktur.

   CHP ye gelince şimdilik mahcup tavırla Kürtlere bazı hakların verilmesinden silahların susmasından bahsedilmektedir. Bu konuda yapılacak çok şey ve atılacak çok adım olmasına rağmen hiçbir platformda hiçbir tepkiye rastlanmamaktadır. Ayrıca son zamanlarda sık sık zaten asker eski asker değil çok zayıfladı güç kaybetti denerek sanki gelecekteki bazı siyasi manevraların şimdilik alt yapısı hazırlanıyor, görüntüsü de verilmektedir.

   CHP yönetimi hiçbir zaman anlayamadığımız bir nedenle dış politikaya ve gelişmelere soğuk bakmış tepkileri ise cılız hatta kimi zaman tuhaf olmuştur. Bu konu hakkında olay bazında detay yorumlara girmek istemeyiz ancak kadrosundaki çok değerli sefirlerden azami şekilde yararlanması ve iktidarı tenkit şeklini mahcubiyetten kurtarması bize göre hemen yapılması gerekenlerdendir.

    Sonuç olarak Türk Irak ilişkileri gerek iktidardaki parti gerekse ana muhalefet partisi açısından yoktur sadece bazı aşiretlerle ahbap çavuş ilişkileri vardır ve bu da dış politika değildir

   Suriye ile ilişkiler ise apayrı bir maceradır. Başlangıçta sınırlar kaldırılıp ortak Bakanlar Kurulu toplantıları yapılırken, Başkan Esad, Esed olmuş ve her şey değişmiştir. El yordamı ve günlük politik kararlarla konu buraya gelmiş, TSK Suriye’ye sokulmuş ancak ne yapacağı konusunda siyasi hedef verilmemiştir. Bu sınır ötesi operasyonlarda bir ilktir. Bu konu ana muhalefet partisi tarafından gündeme getirilmemiş sadece CHP genel başkanı tarafından askerin oraya ölmeye yollandığı söylenmiştir.

   Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunların bu kadar karmaşık hale gelmesinden biz raporu hazırlayanların görüşüne göre, Ana muhalefet de iktidar kadar sorumludur ve bu sorumluluğu hiç anlamamışlardır.

Sonuç olarak 

  Dış politikanın, iktidar partisi tarafından, kimi zaman anlaşılan kimi zaman da anlaşılmayan günlük politikalarla yürütüldüğü, hatta çoğu zaman olayların oluruna bırakıldığı, Türkiye’ de, sonucu ve yapılması gerekenleri anlatan bu bölümde, yapılacak şey, tespitlerle başlamaktır.

   Birkaç gün önce doksan dördüncü yılını kutladığımız genç cumhuriyet, hiç de öyle sanıldığı kadar kolay kurulmamıştır. Bu günlerde pek moda olan, nedenini ve bir türlü anlayamadığımız, Osmanlı hayranlarının o dönemdeki yöneticileri, istenen her şeyi emir kabul edip derhal yerine getirmelerine rağmen, bu ülkenin insanları, bütün yorgunluklarını, yokluğu, verdikleri şehitleri unutup, durumu içlerine sindirememiş, dünyanın ve bu ülkenin büyük çoğunluğunun, asrın lideri olarak, önünde eğildiği, büyük Atatürk etrafında birleşmiş ve bir ülkeyi yoktan var edip saygın sözü dinlenir olmasını sağlamıştır.

   Yapılmak istenen nedir, hemen sorulması gerekli ilk sorudur. Ortada 2023 hedefleri dolaşmakta ve bunun Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetten farklı olacağı, devletin vatandaşa ve haklarına göre değil, ümmete ve haklarına göre şekilleneceği el altından yayılmaktadır. Günlük yaşamda akla gelen her şey dini kisveye büründürülmekte her türlü açıklama dini motifler kullanılarak yapılmaktadır. İş o kadar ileri gitmiştir ki kadınlara saldırılar çocuklara tecavüz günlük olaylar haline gelmiş buna iktidar partisinin bir kanadı destek verirken, ana muhalefet hiçbir yorum yapmamış hatta sesini dahi çıkarmamıştır. Devlet protokolünün en üstünde yer alanlar, bazı padişahlardan sevgi ve saygı ile bahsederken, Atatürk devrimlerinin bu ülkeyi cahilleştirdiği savunulmaya başlanmıştır. Örneğin harf devrimiyle bu ülkenin geçmişini ve edebiyatını kaybettiği, fesin şapkaya göre daha İslami bir giysi olduğu savunulur olmuştur.

Bu toplumun bütün bunları kabullenemeyeceği bilindiği halde neden şartlar zorlanmaktadır, bu anlaşılamamıştır ve Ana Muhalefet partisinin neden bunların hiçbirine omurgalı bir çıkış yapmadığı ise hiç anlaşılamamıştır.

   Doğruları ve yanlışları olan on beş yıllık bir yönetimin, dış politika gibi uzmanlık isteyen son derece zor ve ağdalı bir konuda, yaptığı yanlışlıkları sıralayıp, hiç bir şey yapmayan, olaylar tersine dönüp hızla kaosa doğru sürüklenildiğinde, kendilerini aydın olarak tanımlayan tuhaf kişi ve guruplarla, ah ben söylemiştim beni dinlemediler demek, hele hele ana muhalefet partisi iseniz konulara sadece mahcup ifadelerle dokunup yapıcı hiç bir eleştiri ortaya koymamak, sadece biz sırada insanlara göre değil, herkese göre yanlış bir tutumdur. Bu nedenle konuya tamamen başka bir açıdan bakmak gerekir;

   Uluslararası İlişkiler fakültelerinde ilk öğretilenlerden biri, hangi siyasi görüşü benimserseniz benimseyin, Hariciye bürokrasisine, gerektiğinde onun arkasında durup lafının dinlenmesini sağlayan askeri bürokrasinin, kadrolarına, hiç dokunmamalısınız. Bunların kendilerini yeniden toplaması için geçen zaman sizin belki de her şeyi kaybedeceğiniz zaman olacaktır. İktidar partisi bir kısmı kendi içindeki kızgınlıklardan bir kısmı da, üst akıl adını taktıkları birilerinin telkiniyle, her ikisine de dokunmakla kalmamış dağıtıp geçmiştir.

   Adı geçen fakültelerde öğretilen bir başka yazılmamış kural, devletin bir konudaki tavrını göstermek istediğinizde söylediğinizden asla vaz geçmemelisiniz hele tam tersini asla söylememelisiniz. İktidar partisinin konuya ilişkin yaklaşımlarını tek tek inceleyecek değiliz ancak, çok ve sık yapılması nedeniyle uluslararası ilişkilerdeki en önemli şey olan güven kaybolmuştur ve Türkiye artık sözüne güvenilemez ülkedir. Bilindiği gibi dünyada sadece Sünni Müslümanlar veya ihvan taraftarları yaşamamaktadır. Çeşitli bölgelerdeki çıkarlarınızı savunmak için bazen konuyla alakası olmayan ülkelerle birlikte hareket etmek zorunda kalırsınız. Ancak söylediğiniz ve yaptığınız uymuyorsa size güvenilmez ve kimse de sizi dinlemez. Türkiye’nin 15 senede geldiği durum budur. Ana muhalefet partisi buna karşılık ne yapmıştır bilinmez ama kamuoyuna yansıyan bir şey yapmadığıdır. Siyaset bilimine göre bir parti iktidara sadece yapılanları tenkit ederek gelemez daha somut öneriler ortaya koymalı daha dik duruş sergilemelidir.

   Bu arada sürekli suskun kaldığını söylediğimiz ana muhalefet partisi, belki de kapalı kapılar ardında söyleyeceklerini en ağır biçimde söylüyordur. Bu doğru ise dahi, uygulanan siyasi tavır gene de yanlıştır. Kamuoyu, CHP’ nin herhangi bir olayda ne tepki gösterdiğini açıkça bilmek istemekte, bunu görmediği, duymadığı ve okumadığı zaman gene bir şey yapılmadı izlenimine kapılmaktadır. Yakın hatta çok yakın dönemde bu görüşün biz sıradan insanların kafasından silinmesi için gereken her şey yapılmalıdır.

Neticede Türkiye siyasi miyopların önderliğinde neredeyse 50 yıldır karanlık ve dar bir tünelde hızla duvarlara tutunarak ileri doğru düşe kalka koşmaya çalışmaktadır. Evet bu tünelin bir sonu vardır ve sonunda ışık gözükmektedir. Anlaşılamayan nokta görülen ışık tünelin ucumu dur yoksa karşıdan gelen hızlı tren midir?

OLMUYOR

Olmuyor beyler,

iktidara geldiğinizde dış politikanın yönetilmesi konusuna el atmaya karar verdiniz.İlk iş olarak yıllarını dış politikaya vermiş kariyer diplomatlarına tırpan atmak oldu. Böylece büyük bir birikim, yok oldu. Aslında düşünce sistematiğinize göre elinizde hazır yazılmış ”Stratejik Derinlik” kitabını her bölümünü uygulayarak başlayabilirdiniz, ne de olsa yazar da elinizdeydi,öylede yaptınız. Ancak geldiğiniz nokta, komşularla sıfır dost oldu. Bu yetmemiş gibi, ABD ve AB ye ,özetle sizinle ayni dünya görüşünü paylaşmayan tüm ülkelere, kendinizce yol gösterir, fikirlerinizi empoze eder oldunuz. Başlangıçta bu ben dahil omurgalı dış politikayı savunan herkese çok iyi geldi. Artık Dünya söylemlerinizi tartışıyor, politikalarınızı anlamaya çalışıyordu. Hayat ne güzeldi, Türkiye hızla küresel güç haline geliyordu. Ancak bir noktada deniz bitti. Durup dururken Mısırda ,ordu Mursiyi deviriverdi. sonrada Müslüman Kardeşlerin tozunu atmaya başladı. Yapılan hesaplara göre bu,politik söylemlerinizin sonunu getirebilirdi ve öylede oldu. Hergün başka fırsatta yapılan açıklamalara kimse ciddi bakmamaya başladı. Ancak yılmadınız, tüm diplomasi kurallarını çiğneyerek yeni hükümeti tanımıyacağınızı ilan ettiniz ve sefirinizi geri çektiniz. Evet kimse yeni rejimi tanımamıştı ancak iç politika manevralarıyla kimse de bunu açıklamamış elçisini geri çekmemişti. Aslında gözden kaçırdığınız nokta bugünki Mısırın Osmanlı İmparatorluğu kalıntılarından olduğu, ve ciddi bir dış politika geleneği olduğuydu. Tepkiler gelmekte geçikmedi, iki diplomatınıza, ki bunlar seviyesini düşürdüğünüz ilişkilerde Türkiyeyi temsil edecek kişilerdi, Mısır giriş vizesi vermedi ve ikidiplomat geri dönmek zorunda bırakıldı. Diplomatik lisanda skandal olan bu mesajı da okuyamadınız, hiç bir şey olmamış gibi yerlerine başkasını aramaya başladınız.
Bu tuhaf dış poliitikayı Suriye konusunda zaten baştan beri uyguluyordunuz. En baştan beri bir zamanlar sıkı dostunuz olan, beraber ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptığınız, Başer Esad la küstünüz. Ulusal çıkarların ön plana alınması gereken dış politika uygulamalarına, bir ülkenin, devlet başkanına küsmayi nasıl sığdırdınız kimse anlamadı.
Derken bir gün Esad kimyasal silah kullanıverdi. Ortalık ayağa kalktı, bütün ana oyuncular önce bu durumu çok fena cezalandıracaklarını söylediler, sonra konuyu parlementolarına taşıyıp macuna yatırdılar. Ancak yılmadınız, öyle geçerken uğradık olmaz daha uzun süreli askeri müdahale olmalı ve rejim değişikliği olmalı demeye başladınız,
Kimsenin size aldırmadığı, 90 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarını arayan ABD Başkanının, Türk Başbakanını aramadığı neden sonra fark edildi ve doğal olarak bu da sizler tarafından dikkate alınmadı. Irak harekatından önce ABD Başkanının yaptıklarının aynisi olan bu uygulama , okuma alışkanlığınız olmadığı için hiç dikkatinizi çekmedi.
Peki unutulan veya dikkate alınmayan neydi;
Herşeyden önce uluslararsı politikada üç tip oyuncu olduğunu anlayamadınız. Oyun kurucular belli idi ve kapalı bir kuluptü, kimseyi aralarına almazlardı. Burada tek öncelikli konu kendi ulusal çıkarlarıydı. Diğer ülkelerin kendilerine bu konuda yardımcı olmaları beklenir çoğu zaman da buna zorlanırlardı. Sizler dış politikayı yönetememeye başladığınızda Türkiye bu konumdaydı. Birde diğer ülkeler vardı ki bunların söylediğine genelde kimse aldırmazdı.
İşte saygıdeğer beyler siz Türkiyeyi bu guruba indirdiniz veya küme düşürdünüz. Bana kalırsa bu işi gercekten beceremiyorsunuz. Ya öğrenin düzeltin veya başka bir çare bulun…

Not : Bu yazı yedi yıl önce Temmuz 2015 e yazılmış ve O zaman var olan Radikal gazetesinde yayınlanmıştır.Doğal olarak bugünkü şartlar ile örtüşmesine rağmen Torbaya,çuvala,bavula doldurulup kabul edilen bazı yasalar uyarınca,Tümüyle değiştirilmiştir. Ancak örijinal hali arşivlerdedir ve arşivler asla unutmaz…