KOMŞU

     Bu, ciddiye alınamayacak kadar iniş çıkışları olan ve bütün dış siyasetini tuhaf bir megalo idea ve Türk düşmanlığı üzerinden yürüten, gücü yetemeyeceği için büyük ülkelerin arkasına saklanan Yunanistan hakkında yazdığım ikinci yazı. Üzerinde bu kadar çalışmayı hakketmemesine rağmen attığı tuhaf adımları, bir kez daha ve son olarak, göz önüne sermemiz gerektiğini düşünüyorum

  Genelde, çevre komşularımızı gözden geçirdiğimizde, hiçbiriyle siyasi ilişkimiz normal değil hatta bazılarıyla ilişkimiz bile yok. Konuya, Yunanistan özelinde bakarsanız, işlerin son yirmi yıldır hiç de iyi gitmediğini ve ilişkilerin   normal rutininde olmadığını görürüz. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak veya yok kabul ederek, Türkiye’nin birkaç mil ötesindeki adalara el koymak sonra üzerine asker konuşlandırmak yetmezmiş gibi bulunan her fırsatta doğrudan veya örtülü olarak tehditler savurmak artık Yunanistan’ın dış politikasıdır. Soruna güçler dengesi olarak baktığınızda, bu garip ülkenin şansı var gözükmüyor. Ancak dünya, ikili ilişkilerin silahlı güçlerin kullanarak çözümünü istemiyor, gambot diplomasisi çok eskilerde kaldı. Bu satılmaya çalışılan, gerçek çok daha farklı. Artık ”in” olan yani Uluslararası siyasal çevrelerde kabul gören, siyasi diyalog la çözüm, o zaman Yunanistan’ın bu ölçüde ve boyunu aşan silahlanması neden. Akla gelen bir tarihte Brejnev in söylediği;

“Bu kadar orduyu niye besliyorsunuz, bize az diğer komşularınıza çok, ben bu işi anlamadım”

Meğer adam ne kadar haklıymış…

    Bir başka nokta her türden siyasi diyalogun, eşitler arasında olması gereği. Bir tarafta, arkasına Avrupa Birliğinin tüm desteği alan Yunanistan, diğer tarafta, onunla bununla kavga eden, ülkeler arası siyasal diyalog ile kişiler arası istişareyi dahi birbirine karıştıran kocaman bir ülke. Bu durumda diyalog nasıl başlayacak ve nasıl bitecek.

   Yunanistan tarafından tezgahlanan, bizim aleyhimize onların lehine seyreden tuhaflıklar zincirini nasıl önleyebiliriz, gerekçesiz olarak el konulan adalarımızı nasıl geri alırız ve nasıl kayıkçı kavgası haline gelen ikili ilişkileri normal rutinine döndürebiliriz. Uyguladığımızı zannettiğimiz dış politikayı dikkate aldığımızda bunun pek de mümkün olmadığını, acıda olsa görürüz.

    Şimdiye kadar sorunun hep göz önünde olan boyutunu inceledik. Bu ülke tarafından sinsice geliştirilmekte olan aslında bunların hiçbiri değildir. Doğu Akdeniz’de rezerv varlığı kesinleşen büyük petrol ve doğal gaz yatakları, yakın gelecekte, şu anki tüm münferit olayların toplamından daha büyük problemlere sebep olacaktır. Üstelik bu oyunda kendine büyük oyuncu denmesinden hoşlanan başka ülkeler de çatalı bıçağı alıp masaya oturmak istemektedirler. Örneğin ABD, her nedense eski ve yeni bütün hidrokarbon yatakları konusunda tek söz sahibi olmak istemekte, problem yoksa bunu yaratmaktadır .Örnekolarak  altıncı filoya, ilave olarak bir uçak gemisi muharebe gücünü de bölgeye göndermesini  verebiliriz. Fransa bulabildiği her fırsatta tabloya girmeye çalışmakta İsrail ve Mısır ise hiç çıkmamaktadır. Açıkça görünen o ki bu ülkelerin tamamı Türkiye’yi burada istememektedir. Esasen sorun bölgedeki petrolü kimin çıkaracağı da değildir. Uluslararası pratiklere göre rezerv hangi ülkenin münhasır ekonomik bölgesinde ise o çıkartır başka deyişle malın sahibi de odur. Bırakın binlerce kilometre uzaktaki ABD ve Fransa’nın burada ne aradığını, bölge ülkelerinden Kıbrıs’ın Rum yarısı, çıkan petrolün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile paylaşılmasına karşıdır. Bu nedenle, bölgedeki üç petrol arama, bir sismik araştırma gemisinin, orada bulunmasına da karşıdır. AB yaptırım tehdidi yapmış Amerika bölge deniz gücünü takviye etmiş Fransa her gördüğüne ağlamaya başlamış işlerin tehdit boyutu alması üzerine söz konusu gemiler Türk Firkateynleri tarafından korunmaya alınmıştır. Bu arada Rumların Türk gemi mürettebatı hakkında Uluslararası arama emri ve tutuklama kararı çıkarttığını da unutmamak gerekir.

   Dış politika, iki ülke ilişkilerinde birinin yaptığı yanlışın diğer ülke tarafından kullanılması esasına dayanır. Kıbrıs sorununun zamanında çözülememesi, o zamanlar AB ye girmeye çok istekli Türkiye’nin karşısına çözülmeden olmaz şekliyle çıkarılması buna da ses çıkarılamaması işlerin bu hale gelmesine sebep olmuştur. Başka deyişle birinin yaptığı yanlış diğeri tarafından kullanılmış ve her zamanki gibi sonuç alınmıştır.

     Bu arada ABD başta Dedeağaç olmak üzere pek çok üs kurmaya başlamıştır. Ne yapmaya çalıştıkları sorgulandığında, sizinle ilgisi yok biz Rusya’yı çevrelemeye çalışıyoruz cevabı alınmaktadır. Ancak tatbikat yapıyorum diye Dedeağaç’a 1000 tank ve çok sayıda tanksavar helikopteri yerleştirmek doğrudan Türkiye’nin kara harekâtını önlemeye yöneliktir. Fransa 4.5 inci nesil savaş uçakları vermekte ve Yunanistan’a yapılacak bir saldırı Fransa’ya da yapılmış olacaktır hükmü içeren anlaşmalar imzalamaktadır. İyi de NATO neredir ve ünlü beşinci madde neden hatırlanmamaktadır.

     Karamsar olarak baktığınızda bizim adına müttefik dediğimiz ve ayni savunma entegrasyonunda yer aldığımız bazı ülkeler Türkiye ve Yunanistan’ı savaştırmaya çalışacaklardır. Ancak güçler dengesine baktığınızda böyle bir çatışmadan herkes zararlı çıkacaktır. Türkiye muhtemelen bir veya birkaç gemisini, az sayıda uçağını kaybederken, Yunanistan sanayinin ve ordusunun tamamını Turistik tesislerinin hepsini ve adaların çoğunu kaybedecektir. Destek çıkan ülkelerden Fransa’nın zaten zorda olan ekonomisi toplanamayacak hale gelecek ABD ise bölgedeki tüm gücünü Rusya’ya kaptıracaktır zaman  bu ülkelerde biz bu kadar zora neden girdik Yunanistan için değirmiydi sorusu büyük kamu oyu baskısı yaratacak iktidarlar el değiştirecektir

Sonuç olarak, Türk Yunan ilişkileri kısa ve orta vadede pek çözülecek gibi gözükmemektedir ve korkum o ki Yunanistan uygulanan politikalarda ısrar ederse karakollara düşeceğe benzeriz.

YUNANİSTAN

Türk Yunan ilişkileri yakın tarihin hiçbir döneminde değil sıcak hafif ılık dahi olmamıştır. Bu dost görünümlü temelde düşman ülkenin özellikle son dönemde ne yaptığını anlamak için öncelikle bağımsızlığını kazandığı döneme bir göz atmak gerekir.

Nikolaos Skoufas, Manolis Xanthos ve Athanasios Tsakalov adlı Yunanlı tüccarlar 1814 yılında Yunanlı yazar, politikacı ve devrimcisi Rigas Feraios ile İtalyan gizli örgütü Carbonari’den ilham alarak, önemli bir Yunan ticaret merkezi olan Odesa’da, Filiki Eteria (Arkadaşlar Cemiyeti) gizli örgütünü kurmuştur. Birleşik Krallık ve Birleşik Devletlerde sürgünde olan zengin Yunan toplumlarının desteği ve Batı Avrupa’daki Yunan sempatizanlarının yardımı ile isyanı planlamışlardır.

Cemiyetin temel hedefi; ulusal bir devlet kurmaktan ziyade, İstanbul’un başkent olduğu Bizans İmparatorluğunun yeniden canlandırılmasıdır. Filiki Eteria, 1820 yılının başlarında, geçmişte Rus Dışişleri Bakanlığı görevini de yapan Ioannis Kapodistrias’a isyanın başına geçmesini teklif eder, fakat ünlü politikacı bu teklifi reddeder. Filiki Eteria üyeleri aynı teklifi, Rus ordusunda görev yapan ve Çar Alexander I’in yaveri olan General Alexander Ypsilantis’e götürürler.

Filiki Eteria hızla genişler. Osmanlı İmparatorluğu ise 1821 yılında İran savaşı ve özellikle de Tepedelenli Ali Paşa isyanı ile meşguldü ve sonuçta Yunan isyanını bastırmakla görevli bazı paşalar Tepedelenli isyanına kaydırılırlar..

Aynı zamanlarda, Fransa Napolyon I sonrasında meydana gelen ayaklanmalara karşı birleşen ve uyum içinde hareket eden Avrupa’nın büyük güçleri de İtalya ve İspanya’daki ayaklanmalar ile meşguldür. Bu çerçevede Yunanlılar zamanın kendi ayaklanmaları için uygun olduğuna karar veriler. Orijinal plana göre ayaklanma Mora Yarımadası, Tuna Prenslikleri ve İstanbul olmak üzere üç yerde başlayacaktır.

Yunan bağımsızlık savaşı, Alexander Ypsilantis’in Rusya’da sürgünde bulunan Yunanlıların başına geçerek, günümüz modern Romanya’sı olan Osmanlı eyaleti Moldovya’ya saldırdığı 1821 yılında başlamıştır.

Osmanlı kuvvetleri, Yunanlılara kin duyan Romanyalıların da yardımıyla, Ypsilantis ve adamlarını süratle ezmiş, fakat Ypsilantis’in faaliyetleri, Balkanların daha güneylerine kadar yayılarak, uzun süredir fakirlikten kıvranan Mora yarımadası ve Ege adalarında yaşayan Yunanlılar arasında bir isyan hareketinin kıvılcımını ateşlemiştir. İkinci isyan hareketi, Yunan Devriminin başlangıcı olarak kutlanan 25 Mart 1821 tarihinde Mora Yarımadasında başlamıştır.

Bu isyan hareketleri mahalli yöneticiler tarafından bastırılamadığından, Sultan Mahmut II, Mısır’ın güçlü valisi Mehmet Ali Paşa’yı yardıma çağırmak zorunda kalmıştır

Yunanlılar tarafından Osmanlı İmparatorluğundan bağımsızlıklarını kazanmak maksadıyla 1821 de başlatılan, uzun ve kanlı savaşlar, 1829 da Avrupalı Büyük Güçlerin de yardımıyla tamamlanmış ve Yunanistan, 7 Mayıs 1832 yılında imzalanan İstanbul Anlaşması ile Osmanlı Devletinden tamamen ayrılarak resmen bağımsızlığını kazanmıştır.

O tarihten bugüne kadar maksimalist talepleri hiç tükenmemiş, özellikle birinci dünya savaşında İngilizlerin siyasi kışkırtma ve lojistik desteği ile İzmir e girmiş oradan bütün egeye yayılmıştır. Talepler hep aynıdır. Ege bölgesinin tamamı ege denizi ve Pontus eyaletleri olarak adlandırılan Ordu Trabzon ve Rize illeri onlara aittir, ayrıca Konstantinapol yani İstanbul, megalo idea daki büyük imparatorluğun değişmez başkentidir.

Ancak, tarihin çok ender çıkardığı büyük deha bu arsız talepleri sonlandırmış ve şımarık çocuk, İzmir’den, geldiği gibi gitmiştir.

Sonraki dönemlerde günümüze kadar pek çok kez Türkiye ve Yunanistan çatışma eşiğine gelmişler araya her seferinde birilerinin girmesiyle özellikle Yunanistan vaz geçmiştir.

KERKÜK

     Şehirler, içinde insanların, kimi zaman uyum içinde yaşadığı kimi zamanda kavga gürültünün eksik olmadığı küçük veya büyük, meskûn arazi parçaları olabilir veya dünyanın bir sanatsal olayda başkenti muamelesi de görebilir, kimi zaman doğal manzaraları ile öne çıkar, ara sıra da hiçbir özelliği olmayan sıradan beton yığınlarıdır. Rant peşinde koşan birileri tarafından doğa o kadar hoyratça kullanılmıştır ki geriye sadece adına plaza denilen garip, çarpık bir yapılaşma kalmıştır.

     Kerkük kuzey Irak da bir şehirdir. Hiçbir sanatsal olayın başkenti değildir. Doğası hoyratça kullanılmamıştır. Karmaşık etnik yapısı nedeniyle normal yaşamda kavga gürültü eksik olmaz, özet olarak neresinden nasıl bakarsanız bakın, sıradan bir Ortadoğu şehridir.

      Ancak her şey göründüğü gibi değildir. Kerkük, Dünya petrol rezervlerinin yüzde 7 sine sahiptir ve gelecekteki statüsü sadece şehirdeki etnik grupların değil, Türkiye başta olmak üzere İran ve Suriye gibi komşu ülkelerin de ilgi odağındadır. Doğal olarak kasabanın şerifi her zaman ve her koşulda devrededir

      Bölgedeki karmaşa nedeniyle sağlıklı nüfus sayımı yapılamamaktadır bu nedenle uluslararası hesaplamalarda ,1957 tarihinde yapılan nüfus sayımının sonuçları esas alınmaktadır. Buna göre şehirdeki ana etnik gurup %48 ile Kürtler dir ve onu %24 ile Araplar ve %23 ile Türkmenler takip etmektedir.

      Demografik yapıyı oluşturan üç ana gurubun nüfus yoğunluklarının birbirine yakın olması, aralarında ciddi bir rekabete, çok sık çıkan yerel güçlerin çatışması ve bunların el altından büyük güçlerce desteklenmesi, bölgede, diken üzerinde bir yaşama sebep olmaktadır.

     Irak’ın geleceğinin barış mı savaş mı olacağını Kerkük deki yerel çatışmalar belirleyecektir. Bu durum un tırmanması, Araplar ve Kürtler arasında, Türkmenler ile Kürtler arasında veya Türkiye ile Kürtler arasında savaşa yol açabilecek bir kıvılcım haline gelebilir.

Kerkük’ün statüsü içinden çıkılamayacak kadar karmaşık hale getirilmiştir, ve kasabanın şerifi bu olayda baş roldedir .15 Ekim 2005 tarihinde referanduma sunulan Irak’ın kalıcı anayasasının 140. maddesi Kerkük’ün konumuyla ilgilidir. Bu maddeye göre 31 Aralık 2007 ye kadar normalleşme, sayım ve referandum yapılarak Kuzey Irak bölgesine bağlanması öngörülmektedir. Ancak, gerek Irak içerisindeki siyasi gruplar arasında, gerekse bölgesel ve uluslararası arenada Kerkük’ün geleceğini belirleyen referandumuna ilişkin bir uzlaşı sağlanamamıştır. Böylece Kerkük’ün statü sorununu çözüme kavuşturmak amacıyla Türkmen-Kürt ve Araplar arasında özel statü/ortak idari paylaşım gibi birtakım öneriler tartışılmış, ancak Kerkük Sorunu ’nun çözümü için en makul öneri, kentin idari yapısının ortak paylaşımı olarak görülmüştür. Bu formüle göre, Kerkük’ün idari paylaşımı kapsamında; kentin idari yapısı her biri %32 lik oranla Türkmen, Kürt ve Araplar arasında paylaştırılması ve geri kalan %4 lük dilimde de diğer etnik ve dini unsurlara (Kildaniler-Asuriler gibi) yer verilmesi taraflarca uygun bulunmuştur. Bunun için Temmuz 2008 de iller, ilçeler ve nahiyelerle ilgili 36 nolu kararla birlikte yerel seçimler yasasının 23. maddesi Türkmen-Kürt ve Arap parlamento üyelerinin uzlaşması sonucunda onaylanmıştır. Söz konusu maddenin 1. fıkrası gereğince, Kerkük ilinin idaresi, güvenliği ve genel kamu görevlerinin Türkmenler, Kürtler ve Araplar arasında ortak paylaşımının gerçekleşmesinin ardından seçimlerin yapılması öngörülmektedir.  Aynı fıkraya göre, Vali, Meclis Başkanı ve yardımcılarının Kerkük’ün asıl unsurları tarafından (Türkmen-Kürt ve Araplar) seçilip paylaştırılması kararlaştırılmaktadır. Söz konusu 23. maddenin 2. fıkrası ise, Kerkük’ün temel etnik unsurlarının (Türkmen-Kürt ve Arap) her birinden ikişer kişi seçerek bir komisyon teşkil edilmesini vurgulamaktadır. Sözü edilen komisyonun kentteki taraflar arasında Kerkük’ün statüsü konusundaki tüm sorunların araştırılması ve çözüme kavuşturulması için adım atması gerekmektedir. Mahalli seçimler yasasının 23. maddesinin 1. ve 2. fıkrası gereği Kerkük’te 2005 yılından beri yerel seçimler yapılmamaktadır.

     Kerkük’te, belirtildiği gibi, uzun süredir nüfus sayımı da yapılmamaktadır. Irak’ın parçalanma süreci ile IŞİD’in işgali de kentin demografik yapısını değiştirmiştir. Musul’u alan IŞİD Kerkük’e yönelince kentin kontrolünü Kuzey Irak Kürt yönetimi ele geçirmiş, IŞİD bahanesi ile kenti ele geçiren Peşmerge bir daha da çıkmamıştır ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılında başlattığı Kerkük’e Kürt yerleştirme planı kesintisiz devam etmektedir. Aslında hedef Süleymaniye’den Hatay a kadar bir Kürt devleti kurmak ve petrol arz güvenliğini sağlamaktadır. Yıllardır PKK ile meşgul edilen ekonomisi çökertilmiş Türkiye sonuçta Hatay için fazla direnemeyecektir.

     Başka bölgelerden yerleştirilen lerle birlikte, Bölgede en büyük nüfusa sahip grup haline gelen Kürtler in, Kerkük’teki bu konumlarından ve kazanımlarından kolay vazgeçmeye hiç niyetleri yoktur. Bunun için şiddetin her türlüsünü kullanmaktan çekinmemekte özellikle Türkiye tarafından doğrudan desteklenen Türkmenleri göçe zorlamak için, korkarak da olsa, her yolu denemektedir. Bunlara, tapu kayıtlarının olduğu binanın kundaklanması da dahildir.

     Doğal olarak, ABD’nin anlamsız, uydurma istihbarat bilgileriyle işgal ettiğini zannettiği Irak’ta, kendi çıkarlarına uygun hazırlattığı Anayasa ile, bazı ayrıcalıklar kazanan Kuzey Irak Kürt yönetimi tarafından, koşulsuz desteklenmektedirler. Hatta Talabani Kerkük ün Kürdistan ın Kudüs ü ve kutsal başkenti olduğunu bile söylemiştir. Tarihin hiçbir döneminde devlet kuramamış olan Kürt Aşiretlerinden birinin reisi nin, bu ve benzeri iddialı çıkışları yapmadan önce neresinin Kürdistan ve neresinin onun kutsal başkenti olduğuna, ekürisi Barzani’den ve bir gurup ABD li neocondan başka kimsenin inanmadığını da anlaması gerekirdi.

     Kimin ne istediğine gelince, Kürtler, Irak’ta gevşek bir federasyon yapısı içinde Kerkük’ün, şehre komşu Kürt bölgelerine dahil edilmesini isterken, Araplar ve Türkmenler bunu, tartışmadan reddetmektedir. Kürtlerin bu aykırı talepleri ise sadece ülke içindeki diğer gruplar için değil, başta Türkiye olmak üzere Suriye ve İran için de kabul görmemektedir.

     Türkmenler ile akrabalık bağı bulunan ve kendisini doğal koruyucu olarak gören Türkiye, Kuzey Irak’ta gelişecek refah içindeki bir Kürt bölgesinin, kendi sınırları içindeki Kürtler’de de özerklik isteğini yeniden ateşlemesinden endişe etmektedir. Burada ekonomik ve jeostratejik çıkarlar da önemli rol oynuyor. Çünkü Türkiye’ye petrol taşıyan boru hatları da Kerkük’ten geçiyor.

     İşin nerede biteceğine gelince, sanırım bunu şimdiden görebilmek pek olası değil, etnik guruplar, akrabalık bağları, Baas ın toparlanması gibi argümanlar tümüyle hikâyenin perde açılmadan hemen önce çalan uvertür bölümü, esas olan dünya petrolünün %7 sinin bu küçücük bölgede olması ve bu petrolün pazara çıkışının ise Türkiye’nin kontrolündeki yumurtalık bağlantılı boru hatları olması. Bu durumda Kerkük ün Kürtlere verilmesi ve boru hatları üzerinde bir çeşit yerel kontrol sağlanması, ABD için tam anlamıyla kazançlı bir plan olacaktır.

Özür dileyerek tulumbacı ağzı ile bitirelim

Sakın deneme şerif, sıkar o biraz…

PERSONA NON GRATA (İSTENMEYEN KİŞİ)

Hayat beklendiği gibi sürüp gidiyordu. Faiz düşürülüyor, dolar fırlıyor herkes birbirini suçluyor, hasılı her zamanki gibi geçinip gidiyorduk.Ta ki 10 Büyükelçi Kavala ’nın derhal tahliyesini buyuran bir bildiri yayınlayana kadar. Bir anda çanak çömlek patladı, bilen bilmeyen herkes bir ağızdan konuşmaya başladı. Kimine göre Büyükelçiler haklı idi. Bu kişi dört yıldır hapiste idi ve hakkında bir hüküm kurulmamıştı. Bazıları ise durumu doğrudan iç işlerine ve egemenlik haklarına müdahale olarak gördüler. Onlara göre bu durum kabul edilemezdi.

Aslında bu karmaşayı yaratan büyükelçiler arasında herkes çok mutlu bir görüntü veriyordu. Kimine göre bu Türklere ayar yapmanın zamanı gelmiş geçmişti. Bu arada İzlanda, Norveç, Finlandiya gibi bazı ülkelerin, bu yalnız ve güzel ülkeyle ne problemleri olduğu hiç anlaşılamadı. ABD, Fransa ve daha birkaç ülke anlaşılabilir limitler içerisindeydi. Son zamanda uyguladıkları Yunanistan destekli uzun vadeli bir plan çerçevesinde Türkiye’yi çevreleme girişiminde bulunan, bu arada tatbikat bahanesiyle Trakya’ya binlerce Asker ve zırhlı birlikleri yığan, bu iki ülke durumdan son derece mutlu gözüküyorlardı. Yaptıkları hesaba göre Türkiye üst perdeden bağırır çağırır ve zaman içerisinde, her şey yoluna girerdi. Sonra da hep yapıldığı gibi, diğer adımın uygulanmasına geçilebilirdi.

Ancak bu sefer böyle olmadı önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, her gün yaptığı sonsuz konuşmalardan birinde ilk fitili ateşledi ve meseleyi ya bizi tanırlar ya da çeker giderler şekline soktu. Bundan sonra gene bilen bilmeyen ağzı olan olmayan bir sürü siyaset yorumcusu, bu durumu irdelemeye başladılar. Kimilerine göre bu durum bu on Büyükelçiye göz dağı vermek olarak anlaşıldığı gibi, arkası gelecek, Reis bunları istenmeyen şahıs ilan edecek şeklinde de yorumlandı.

Ve sonunda Eskişehir’de, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu on büyükelçinin sınır dışı edilmesi için dışişleri bakanına talimat verdiğini açıklayıverdi sonra da kıyamet koptu. Öncelikle Dışişleri ve Savunma bakanları, uygun biçimde, bu anlaşmaya karşı çıktılar. Bakanlığa çağrılarak toplam on beş dakikada bitirilecek olan istenmeyen şahıs ilanı nın temizlenmesi en az 20 sene sürecekti. Üstelik bu bildiriye imza koyan on büyükelçiden 7 tanesi NATO üyesi idiler ve bir savunma sistemi içerisinde müttefik idiler. Siz büyükelçiyi istenmeyen şahıs ilan edip sınır dışı edince diğer ülke ayni şeyi sizin büyükelçinize yapacak ve diplomatik ilişkiler bir anda maslahatgüzar düzeyine indirilecek, bu ise pek çok ilişkinin artık olamayacağı anlamına gelecekti. Özellikle NATO müttefiki olan 7 ülkeyle işlerin nasıl sürdürüleceği tam bir anlaşılmazdı.

Siyaseten yaratılan bu durum için devlet ilgili mekanizmaları çalışmaya başladı. Muhtelif alternatifler özellikle hariciyenin kıdemli diplomatları tarafı rapor haline getirildi. Buradaki ana tema konuyu sayın Cumhurbaşkanının inadına bırakmayıp, diplomatik yolla bir çözüm bulabilmekti.

On büyükelçinin ülkelerindeki   Dışişleri bakanlıklarının ilgilileri de alarm durumuna geçmiş ve durumun yumuşaması için çözüm aramaya başlamışlardı. Sonuçta sözleşmenin 41 inci maddesine uyacaklarını teyit ettikleri kısa bir açıklama yapılması konusunda anlaştılar. ABD ilk açıklamayı yaptı bunu Hollanda ve Kanada takip etti. Cumhurbaşkanlığından ise bu açıklamaların olumlu bulunduğuna ilişkin bir başka açıklama geldi. Artık sağduyu hâkim olmuş son derece stratejik bir bölgedeki Türkiye’yi ve özellikle onun Cumhurbaşkanını öfkelendirmeden olayı çözmek iradesi, herkese hâkim olmuştu.

Uluslararası diplomatik ilişkileri düzenleyen sözleşme 18 Nisan 1961 de imzalanmış,4 Eylül 1984 tarihinde TBMM de kabul ederek kanunlaşmıştır. İki maddesi Yürürlük hükümleri olmak üzere toplam 52 maddedir. Olayın çözümü için kullanılan ünlü 41 inci maddeye göre;

1. Kabul eden Devletin kanunlarına ve nizamlarına riayet etmek, ayrıcalıklarına ve bağımsızlıklarına halel gelmeksizin, bu gibi ayrıcalıklardan ve bağışıklıklardan yararlanan her şahsın görevidir. Anılan Devletin iç işlerine karışmamak da bu şahısların keza görevidir.

2. Gönderen Devlet tarafından kabul eden Devlet nezdinde yapılması misyonun uhdesine tevdi olunan bütün resmî işler, kabul eden Devletin Dışişleri Bakanlığı veya mutabık kalınacak başka Bakanlık ile veya aracılığıyla yürütülür.

3. Misyonun binaları, misyonun bu Sözleşmede belirtilen görevleri veya diğer genel uluslararası hukuk kuralları veya gönderen ve kabul eden Devlet arasında yürürlükte olan özel anlaşmalar ile bağdaşmayacak bir tarzda kullanılmaz.

Burada ülkelerin germek yerine geri adım atmayı tercih ettikleri maddenin ilk paragrafıdır.   Büyükelçilerin, Kabul eden devletin kanun ve nizamlarına ve iç işlerine karışmamak ilkesine uymalarının görevleri olduğunu açıklanmaktadır. İşte bu nokta zurnanın kötü ses çıkardığı yerdir. Saygıdeğer büyükelçilerin bu maddeden haberleri yokmudur ki böyle bir metne imza koymuşlardır.

Bu hengamede bir de ellerini ovuşturup, keyiften bayılacak hale gelen bir ülke vardır ve neden bu kadar isterikçe keyiflendiğini anlamak ise mümkün değildir. Her halde sağduyu ve devlet geleneği olayı çözünce pek üzülmüş karalar bağlamışlardır.

Diplomatik manevralarda hiçbir şey tesadüf olmadığına, her şey bir plan çerçevesinde yapıldığına göre, Konu bize göre bazı sorular sorulmadan kapatılmamalı,

     Egemen bir ülkenin iç işlerine, diplomatik bağışıklığı olan kişilerin karışamayacağı, Viyana sözleşmesinde açıkça belirtildiği halde neden, kahve içmek için bile ara sıra bir araya gelen bazı ülkelerin büyükelçiler, anlaşma hükümlerine aykırı bir bildiri yayınlamışlardır.

     Aynı kişilerin, kabul eden devletin kanun ve nizamlarına uymak yükümlülüğünde olmalarının gerektiği bu on büyük elçi tarafından bilinmemekte midir?

     Mesele Türkiye’nin göstereceği tepkiyi ölçmekse bu saçmalığın bir sonraki adımı nedir

     Türkiye hangi gerekçeyle en üst boyutta tepki göstermiştir. Büyükelçilerin sınır dışı edilmeleri gerçekten planlanmış mıdır yoksa meseleye iç politika yatırımı olarak bakmakla mı yetinilmiştir.

Sonuç olarak, son dönemde sık kullanılmasa bile Türkiye devlet ve diplomasi geleneği olan bir ülkedir. Büyükelçilerin sınır dışı edilmesinden sonra olabileceklerin hesaplanmadığını düşünmek bile istemem…

ABD TÜRKİYE RUSYA ÇİFTE SARMAL (2)

ABD TÜRKİYE RUSYA ÇİFTE SARMAL (2)

Türkiye ve Rusya arasındaki görüşme Soçi ’de yapıldı. Başkan Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan toplantıya dışişleri bakanlığı mensubu olmayan kişisel tercümanlarıyla katıldılar. Heyetler arası görüşme olmadı ve ilk defa toplantı sonucu bir açıklama da yapılmadı.

Bu gazetelerin yazdığı sıradan bir haber. Konuyu ayrıntısıyla incelemeden önce, bazı soruların sorulması ve yapılan diplomasi yanlışlıklarının tekrarlanmaması umuduyla açıkça yazılmasının şart olduğunu düşünürüm;

    Toplantının devlet başkanları düzeyinde olması ve bu iki devlet adamının olağan dışı sık görüşmesi ilk göze batan noktadır. Sayın Erdoğan 2019 ve 2020 de Moskova’yı ziyaret etmişti, Diplomasideki karşılıklılık ilkesi gereği bu görüşme Türkiye’de ve Ankara’da olmak zorundaydı. Devlet başkanları, tıkanan ciddi dış politika sorunlarını, siyasal karar vererek çözme makamıdır. Üstelik Rusya ve Türkiye devlet geleneği, dış politikayı bilen iki ülkedir ve diplomasi kadroları da yeterli deneyime sahiptir. Buna rağmen toplantıyı başkanlar düzeyine çıkarmak ve içeride hiçbir diplomatın bulunmaması, görüldüğü kadarıyla not alınmaması ve bir raporun mevcut olmaması yadırganan hususlardır. Ayrıca bu türden toplantılarda genel teamül her iki başkanın gazetecilerin karşısına çıkması, en azından içeride görüşülenlerin uygun bir dille anlatılması dır, istenirse soru alınmayabilir. Yazılıp çizilenler doğru ise, toplantıda not tutulmaması, görüşmenin ikili olarak yapılması ve kişisel tercümanların bulunması, toplantı sonucu basın toplantısının yapılmaması, Sayın Erdoğan tarafından talep edilmiştir.

     Bu tuhaf durumun iki sebebi olabilir. İlki içeride, özellikle İdlip konusundaki ciddi görüş ayrılıkları bu sefer, bu düzeyde dahi giderilememiştir. İkincisi ise iki başkan sadece daha önce yapılan anlaşmaya uyacaklarını açıklamakla yetinmeye karar vermişler ve öyle de yapmışlardır. Bu alternatif doğru ise Türkiye gerçekten kaybetmiştir ve yakın gelecekte İdlip ’in kuzeyine çekilecektir. Böylece meydan Suriye ve Rusya’ya kalacak, kara harekâtı başlayacak ve İdlip yerle bir edilecektir çünkü bu ikilinin beklemeye tahammülleri yoktur.

     Toplantının zamanlaması da özellikle Türkiye açısından doğru değildir. Sayın Cumhurbaşkanının BM de konuşma yapacağı tarih çok önceden bellidir. İlişkilerin bu kadar gergin olduğu ortamda Biden’ in ve AB liderlerinin görüşme taleplerini geri çevirecekleri de bellidir. Böyle sevimsiz bir durumun hemen arkasına Rusya ile görüşme koymak ABD ye ve diğer Avrupalı liderlere, böyle giderseniz Rusya ile anlaşabilirim mesajını iletmek olabilir ki Rusya ve diğerleri bunu yemezler.

    Yeri burası olmamakla beraber, Türkiye ABD ilişkilerini halen dışişleri bakanları seviyesinde yürütüldüğünün de altını çizmek gerekir. Yazılanlar doğru ise Cumhurbaşkanının Başkan Biden le görüşme talebi, Beyaz saray tarafından diplomatik teamüllere uymayan bir üslupla reddedilmiş ve sonra hava birdenbire sertleşmiştir. Ayrıca ABD’nin yeni büyükelçi adayı Jeff Blake’in Senato sorgulaması sırasında söylediklerini de çok yeni olduğu için bu bölüme aldım. Bu zata göre;

“Türkiye, gelecekte Rus silahları alması durumunda ek yaptırımlarla karşılaşacaktır. Bölgede saldırgan eylemlerine, Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi halkına uyguladığı baskıcı taktikler göz önüne alındığında, Türkiye’yi sorumlu tutmaktan kaçınmayacak bir büyükelçiye ihtiyaç vardır”

Anlaşılamayan bir şekilde bu densiz üsluba kimse cevap vermemiştir. Bu zat çok yakında Türkiye’ye gelecek ve göreve başlayacaktır ve büyük olasılıkla ayni üslubu sürdürecektir. Ne şekilde karşılık verilmesi ayrı bir inceleme konusudur.

     Türkiye’deki deneyimli ve bir tarafa marke olmayan yazarların sık gündeme getirdiği konu, uygulanan ve yanlışlıkları defalarca kanıtlanmış denge politikası, aslında sayın Cumhurbaşkanı’nın bu tür ilişkileri yakındaki seçimlerde propaganda malzemesi olarak kullanacağı dır. Elde edilen ve kaybedilen kazanımlar tekrar iktidar olunduğunda mutlak geri alınacaktır. Ancak tek ve çok taraflı siyasi ilişkilerde bunun örneği pek görülmez. Ülkeler genelde salam politikasını tercih ederler aldıkları tavizi ceplerine koyarlar ve mutlaka zamanı gelince çoğu kez defalarca kullanırlar.

     İki başkanın baş başa yaptıkları görüşme sonucu resmî açıklama yapılmadığından, Gazetelerde yazılanların tamamı tahmindir veya olayın marke oldukları tarafa göre yorumlanmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bulduğu her fırsatta yaptığı açıklamalara göre;

     *Görüşmede Suriye konusunda detaylı görüş alışverişinde bulunulmuştur. Bu cümlenin gündelik hayata tercümesi üzerinde uzlaşılan herhangi bir konu yoktur, taraflar sadece karşılıklı pozisyonlarını belirtmişler ve bununla yetinerek bir karar almamışlardır veya alamamışlardır, şeklindedir.

     *Afganistan, Libya ve Karabağ meseleleri de görüşülmüştür. Bu cümlenin tercümeye dahi ihtiyacı yoktur. Hepsi çok taraflı ilişkiler içeren bu konuların bir cümleyle geçiştirilmesi, yukarıdaki yorumun aynisinin bu cümle içinde doğru olduğuna işaret etmektedir.

     *İdlip bölgesine yönelik Anlaşmalara olan bağlılık teyit edilmiştir, Terörist unsurların İdlip ten çıkarılması maddesinin uygulanması gerektiğine vurgu yapılmıştır. Bu cümle belkide açıklamanın en kritik cümlesidir. Astana mutabakatına göre bu görev Türkiye’nindir ve altı ayda söz konusu unsurların silahlarının alınacak ve bölge dışına çıkarılacaktır. Aradan üç sene geçmiştir ve herkes pozisyonunu korumaktadır üstelik Rusya için kritik önemdeki M4 karayolu çevresine yerleşmiş ağır silahlı unsurlar zaman zaman lojistik desteğin kesilmesine sebep olmaktadırlar. Türkiye aslında duruma engel olma ve anlaşmada söz verdiklerini yerine getirme konusunda isteksiz davranmaktadır. Hatta özgür Suriye ordusu adını taktığı içinde Suriye dışından gelen profesyonel savaşçılarında olduğu tuhaf oluşuma açıktan destek vermekte, buna ilaveten bölgede kurdurulan sürgündeki Suriye Hükümetini açıktan desteklemektedir. Topraklarının büyük çoğunluğunda kontrolü sağlayan Esad hükümeti için kabul edilebilir ve hazmedilebilir bir durum değildir. Bölgedeki hava trafik kontrolü Rusların elinde olduğundan Türkiye terörist unsurlara karşı uçak kaldıramamaktadır. Bu görevi Rusya üstlendiğinden Türkiye bölgede şehitler vermektedir.

     *Askeri teknik iş birliğinin geliştirilmesi iki liderin gündemindedir.

Toplantı sonrası benzer açıklama Kremlin sözcüsü Peskov tarafından da yapılmıştır. Kullanılan diplomatik lisanı, biz sıradan insanların anlayacağı dile çevirirseniz ulaşacağımız sonuçlar şunlar olabilir;

     *Görüşmeden Türkiye lehine somut sonuçlar çıkarılamamıştır.

     *İdlip konusunda yeni bir anlaşmaya gerek yoktur, statükonun korunması yeterlidir.

     *Askeri iş birliğinin sürdürülmesi konusu açık uçlu bir konudur.

Soçi zirvesinden bir sonuç çıkıp çıkmadığına gelince, Türkiye’nin isteği, birazda zorlamasıyla yapılan toplantıda İdlip ’teki sıkıntıları giderecek bir sonuç çıkmadığı gibi örtülü olarak, bölgedeki terörist unsurları silahsızlandırıp bölge dışına çıkarmazsan, ben ve Suriye hükümeti bölgeyi bombalamaya devam ederiz ve kara harekâtına başlarız mesajı verilmiştir. Bu bizim kuzeye çekilmeden daha fazla şehit vereceğimiz anlamı taşımakta, beklenen büyük göç dalgası gene bizim sırtımıza bırakılmaktadır. Belki de çözüm Rusya başlamadan Türkiye’nin bir kara harekatıyla el altından göz yumduğu terörist unsurları yok etmesidir. Aynı anda veya hemen arkasından Fırat’ın doğusuna geçerek pyd yi de temizleyebilir. Zor gibi görünmekle birlikte yapılmayacak iş de değildir.

ABD TÜRKİYE RUSYA ÇİFTE SARMAL (1)

Dışarıdan bakınca, sayın Cumhurbaşkanı’nın ABD ziyaretleri umulduğu kadar başarılı olmamışa benziyor. Arzu ettiği liderlerle görüşmedi veya diplomatik tanımıyla, programları uygun olmadı,

Ve neticede otuz küsur katlı Türk evini açtı ve geldi. Muhalefet sözcülerine göre, bu durum tam tanımıyla bir fiyaskoydu. Başkan Biden randevu vermemiş diğer liderlerin de programları uygun olamamıştı. New York’ da şehir içinde bilmem kaç arabayla siren ve korna çalarak yapılan gösteri ise tipik bir görgüsüzlük örneği idi.

Mesele ne İktidar kanadının anlattığı kadarıyla başarılarla dolu ne de işi çok konuşmak olan Muhalefetin anlattığı gibi fiyasko ve rezillik. Ne zaman olaylara serinkanlılıkla bakıp doğru teşhisler koyacağız bilemiyorum belki de hiç yapamayacağız. Ancak gerçekleri de görmek gerek;

Önce bir genel durum tespiti yapılmalı. Türkiye, siyasal olarak ABD ve Rusya’nın çifte sarmalı altında ezilmektedir ve acı olan durumu bu hale uyguladığı yanlış denge politikaları getirmiştir. Aslında, denge politikası uygulamak bütün dış ilişkilere çok taraflı ikili ilişkiler olarak bakmak bir dış politika yöntemidir. Ancak bunu ABD ve Rusya ile yapmak, olağan dışı diplomasi deneyiminiz yoksa, ki bizde yoktur, son derce zordur ve kaybedeceğiniz baştan bellidir. Bunu görememek ve yanlışa devam etmek de ayrı bir yanlıştır.

Mevcut durumda ABD ile en ciddi problemimiz S400 olarak satılmaya çalışılmaktadır. Aslında ilk sorulması gereken neden ABD, Türkiye’nin yüksek irtifa hava savunma sistemi tedarikine karşıdır, sorusudur. Bütün taleplerimize karşın bize Patriot un temel modelini dahi vermeye yanaşmamakta ve Senato onayını bahane etmektedir. O zaman Türkiye’nin kendini korumasını mı istememektedir, yoksa gelecekte bir hava saldırısı planları mı vardır. Bahane ettikleri F 35 sırlarının Rusların eline geçeceği teorisi Türkiye’nin sistemden çıkarılmasıyla bitmiştir. Bu durumda geriye gelecekte herhangi bir nedenle yapacağı hava saldırısını az zayiatla atlatmaktan başka alternatif kalmamaktadır. Ayrıca, bir Türk Yunan çatışması çıkması ve müdahil olarak da ABD’nin daha fazla taviz kopartması da bir ayrı seçenektir. Özet olarak s 400 sorunu tamamen ABD çıkarlarıyla ve gelecek planları ile ilgili olup bizimle bir alakası yoktur. Bu durumda yapılacak uygun görülecek yere mevcutları konuşlandırıp, alınacak ikinci partiyle de kaplama alanındaki boşlukları doldurup kendini emniyete almak dışında Türkiye’nin yapacağı başka bir şey yoktur.

ABD ile ikinci problem Suriye ve Iraktır. TSK kuzey Irak da PKK nın tozunu atmaktadır ve PKK/YPG ABD’nin müttefikidir. NATO üyesi iki ülkenin birinin teröristleri desteklemek diğerinin aşırı dinci unsurları desteklemek gibi tuhaf bir durumu vardır ve bu diplomatik olarak çözülememektedir. Geriye tek çözüm Beşer Esad ile anlaşıp, YPG yi tamamen bölgeden çıkarmak ve İdlip’i Suriye’ye devrederek daha kuzeye çekilmek olabilir. Ancak her ne hikmetse iki Başkan birbirlerine küstür ve konuşmamaktadırlar. Temaslar sadece istihbarat örgütleri arasında sürdürülmektedir.

Tali problemler ise Halkbank davası, Fethullah Gülen’in iadesi İran’a uygulanan ambargonun verdiği parasal kayıplar ve Ermeni soy kırımı gibi meselelerdir. Ve ikili ilişkilerin düzelmesi için çözülmeleri gerekmemektedir mevcut haliyle de idare edilebilir.

Son büyük sorun ise Hava kuvvetlerinin Uçak ihtiyacıdır. F 35 programından çıkarıldıktan sonra bu yeniden ve acil olarak gündeme gelmiştir. Bu konuda üç yol mevcuttur. Türk milli muharebe uçağının hızla üretime geçmesini sağlamak, geçici dönem için Ruslardan SU35 veya SU 57 almak veya İngiltere’den Eurofighter almak. Bunun dışındaki alternatifler ciddi gözükmemektedir. Hangi yolun seçilmesinin daha uygun olacağını konunun uzmanlarına bırakmak alışıldığı gibi her şeye karışmamak gerekir. Siyaset, kararı baştan yolun seçiminde yapabilir gerisi uzmanlık konusudur.

Sonuç olarak ABD dünyanın her tarafında stratejik çıkarları olan ve bütün hesabını kendi çıkarlarına göre yapan bir ülkedir ve bundan vazgeçmeye de hiç niyeti yoktur.  O zaman ne yapmak gerek;

İlişkileri düzeltmek için özel bir çaba içerisine girilmemelidir. Bir ülkeyle her konuda anlaşmak zorunda değilsiniz. Stratejik ortak tam anlamıyla bir kandırmacadır. ABD’nin İsrail dışında başka stratejik ortağı yoktur bunun sebebi de güçlü Yahudi lobisiyle baş edememesidir. Başka deyişle İsrail ABD ye istediği enstrümanı istediği tonda çaldırabilmektedir ve Türkiye’nin buna yapabileceği bir şey yoktur.

Başta NATO olmak üzere Türkiye ABD’nin dümen suyunda gitmek politikasını bir kenara bırakmalıdır. Kendi çıkarları açısından karşı çıkacağı her yerde karşı çıkmalı rezervini koyarak kayda geçirmelidir.

Halk Bankası davası yakın gelecekte Sayın Cumhurbaşkanını yıpratmak için kullanılacaktır. Buna yapılacak iş bu kararı tanımamak ve salınacak büyük cezayı ödememektir. ABD’nin vereceği karşılık ise Türkiye’nin hesabını dondurmak ve para hareketlerini önlemek olacaktır. Bu iş için çizilecek yolu doğrudan Merkez bankasına bırakmak ve ayda bir guvernörü faiz indirmedi diye değiştirmekten vazgeçmek lazımdır.

Görünen o ki ABD’nin canını en çok acıtacak olan ona sıradan devlet gibi davranmak olacaktır.

Rusya ile problemler ikinci bölümde incelenecektir

AFGANİSTAN

11 Eylül saldırısından sonra,ABD kendine göre sebeplerle bir politika değişikliğine gitmiş,terörist unsurlara yardım eden ve, kendi tanımıyla, onlara liman olan ülkeleri de düşman sayacağını ilan edivermiş,doğal olarak o ara dünyadaki tek hakim güç olduğundan kimse ona neden diye soramamıştır.İki körfez harekatında Irakı vurmasına hiç bir yeterli kanıtı hatta sebebi bile olmamasına karşın,Kitle imha silahları var bahanesiyle üstelik iki kez bu garip ülkeyi talan etmiş, tek yaptığı tarihi eserlerini yağmalamak,ve üçe bölünmesine zemin hazırlamak olmuştur.Afganistanda da durum aynidir bilinmeyen bir sebeple bu işi yapanın el kaide olduğunu ve burada yerleştiğini açıklamıştır.Ancak bu işi müttefikleri ile beraber yapmak istemiştir,ve nedense Körfez harekatlarında da aynı şeyi istemiştir.Sonuçta NATO yu acil toplantıya çağırmış ve kuruluşundan beri ilk defa ünlü beşinci maddeyi çalıştırmıştır.NATO demek ABD demek olduğundan kimse hayır diyememiş ve 11 Eylülün kendilerinede yapıldığını kabul edivermişlerdir.Bu arada Afganistandaki tek düşman el Kaide değildir.Taliban da ayni ölçüde suçludur ve vurulmalıdır sonucuna vardığından 7.Ekim.2001 gecesi ABD ve ayrılmaz ekürisi İngiltere, Afganistanı havadan vurmaya başlamıştır.

Şimdi bazı ciddi soruları sorma zamanı; ABD Afganistan’a neden girmiştir.Önünde ,sovyetler birliğinin dağılmasıyla sonuçlanan müdahale örneği varken neden el Kaideyi yok etmek istemiştir.Bu kararı verirkenTalibanı neden son anda resme yerleştirmiştir.Afganistan nın büyük çoğunluğu peştundur.Talibanında öyle.Bu durumda kalabalıklar arasına karışma imkanı her zaman olacak,lojistik sıkıntıları olmayacaktır.El kaide Afganistana dışarıdan gelmiş bir örgüttür talibanla ayni potada tutulamaz. Netekim ABD bu ülkede olduğu sürece hep talibanla uğraşmak zorunda kalmıştır.Taliban kimin tarafından kurulmuştur.ve gene neden bir noktadan sonra kontrolden çıkmasına izin verilmiştir.Peştunlar sert savaşçılardır ve hiçte amatör sayılmazlar.ABD neden düzenli ordu ve yoğun ateş gücü ile müdahalede sonuna kadar israrcı olmuştur.Bu ve benzeri soruların cevabı birgün mutlaka verilecektir.Şu anda görülen ABD çıkarlarının herşeyden önemli olmasıdır. 350 bin kişilik afgan ordusu eğitilmiş ve hava gücü dahil her türlü silahla donatılmıştır.Bu durumun afgan halkına yardımcı olmak ve demokrasiyi getirmekle bir ilgisi yoktur.Bu ordunun donatılması için yaklaşık 2 trilyon dolar harcanmıştır vr bu para doğruda silah üreticilerine gitmiştir.Bu arada 2500 amerikalı,47000 afgan asker 51000 taliban ve 1144 NATO personeli ölmüştür. ve ABD nin buna aldırdığı bile yoktur.147 000 sivil afganın ölümü ise umurunda bile değildir.

ABD nin kabilden çekilmesi ve Saygondan çekilmesi neredyse birebir örtüşmektedir. Ayni kargaşa ayni ölümler ve geride bırakılan,daha doğrusu satılan bir sürü insan.Başkan Biden televizyona çıkıp aklını toparlıyabildiği her fırsatta,ki bu ender olmaktadır,afgan ordusunu eğittiklerini ancak onların ülkelerini koruyamadığını tekrarlayıp durmaktadır.

Sözün özeti ABD en olmaz zamanda bir başka müttefiğini daha terk etmiştir. Bu alışkanlık haline geldiğine göre sıra sakın PKK/YPG de olmasın…

RUSYANIN SURİYE MACERASI

2009 dan beri siyasal içerikli yazılar yazıyorum.Yayınlananların sayısını ben de unuttum. 200 ü geçmiş olsa gerek olsa gerek. Ancak yaşadığımız günlerde Politika o derece karmaşık bir hale getirildi ki işin içinden çıkıp yorum yapmak imkansız oldu. Ayrıca yarattığı kirlilik ve geldiği seviye de cabası. Bu karmaşa hakkında daha fazla yazarak parçası olmak istemedim ve bundan sonra dış politika ya ilişkin konulara değineceğim. Ara sıra dilim sürçerse affola.


Rusya ve onun karizmatik kişiliğini anlatmaya çabalayan lideri Başkan Putin son altı ay içerisinde pek çok ileri ve geri adımlar attı.Batı basının da çok sık yer alan söylemlerinden birinde neden Suriyeye müdahale ediyorsunuz sorusuna verdiği cevapta, Çocukluğunun geçtiği Leningrad sokaklarında tek bir şey öğrendiğinden bahsetti, ona göre çatışma kaçınılmaz ise ilk vuran o olmalıydı.Ayrıca Rusyanın Suriyeyi bombalamasının nedeni sadece İŞİD i durdurmak değildi, bölgede devam eden supergüçlerin çatışmasına karşı Rusyanın jeopolitik menfaatlerini korumalıydı ve ABD nin bölgedeki hegamonyasına, özgür ülkelerin iç işlerine karışmasını durdurmak da görevi idi.Bu arada Başkan Putin’ e göre Rusya,Birleşmiş Milletler kurallarına çok dikkat ediyordu…


Bazılarının, Rusyanın stratejik manevraları adını taktığı bu komiklikler aslında Mart 2014 de Rusyanın Kırımı İlhakı ile başladı aslında batılı gözlemciler bu ilhakı, Rusyanın Kırımı eklediği (Annexed) şeklinde tanımladılar. Bu eklemek çıkarmak falan değildi ve Rusya , Yasal statüsü belli olan bir ülkeyi, BM in sınırların değişmezliği kuralını hiçe sayarak, zorla işgal etmişti.


Aslında Kırım Tatarları Ruslardan geçmişdede çok çekmişlerdi, 18 Mayıs 1944’te Stalin’in emri ile sürgüne gönderildiler sebebi ise, üzerinde pek çok yorum yapılmasına rağmen bu gün tam olarak bilinememektedir. Bu süreçte nüfusun yüzde 46’sına karşılık gelen 225 bin kişinin hayatını kaybetti. Rusya, Kırım’ı ilhak ettiği 1783’ten bu yana son 200 yılın büyük bir bölümü bölgede hâkim güç oldu. Fakat daha sonra Moskova, dönemin Sovyet lideri Nikita Kruşçev tarafından Rusya’dan Ukrayna’ya devredildi. 2001 yılında yapılan nüfus sayımına göre Ukraynalılar Kırım’da nüfusun yüzde 24’ünü, Ruslar yüzde 58’sini, Tatarlar ise yüzde 12’sini oluşturuyordı. Bu gün,Kırım yasal olarak Ukrayna’nın bir parçası olarak görülüyor,daha doğrusu görülüyordu. Rusya da 1994’te Ukrayna’nın toprak bütünlüğü için hazırlanan genelgeye ABD, İngiltere ve Fransa ile beraber imza atmış, destek çıkmıştı. Fakat sonra hernedense bu işten vazgeçti ve kırımı tekrar Rusyaya iliştiriverdi.!994 den bu güne ne değişmişti bilinmez ancak sonuç kırımın Ukraynadan ayrılmasıydı.


Daha sonra Başkan Putin Ukraynada ki manevralarına başladı ve ülkenin doğusuna batının bütün protesto ve yaptırımlarına karşılık adı paramiliter güç olan aslında bal gibi rus özel kuvvetlerinden oluşan güç Doğu Ukraynaya girip kontrolü ele alıverdi , ve hayat bundan sonra Putin için zorlaşmaya başladı;
Rusya artık eskisi gibi değildi ve Ukrayna da değildi.Sovyetler birliğinin çöküşünden sonra adına Turuncu devrim dedikleri batı tezgahı ve Saros un fonlamasıyla gerçekleşen bir turuncu devrim yaşamışlardı.O günlerde herkes hernedense çok mutluydu, laf değildi Ukraynaya özgürlük ve demokrası gelmişti.Durumun hiç de böyle olmadığı sık aralarla yapılan iki seçimden sonra anlaşıldı ve Kominist partisi dolayısıyla Rusya yanlıları tekrar iktidara geldi. ABD binlerce kilometre uzaktan ülkelere fazla müdahale edemiyeceğini, insanların onları en fazla üç beş yıl dinledikten sonra eskiye döndüklerini gene anlamadı.Bu arada Rusya devasa ekonomik problemlerle boğuşuyordu.Yaptırımların başlamasından sonra Batılı Petrol kartelleri hızla petrolün varil fiyatını düşürmeye başladılar.İhracatının yarısından fazlasını petrol ve doğal gaza bağlayan özellikle kışın üşüyen ülkelere istediğini yaptıran Rusya ülkedeki yolsuzlukların da büyük etkisiyle ciddi sıkıntılara düşmeye başladı. 2015 yılı ocak ayında artık işler kontrol edilemiyordu.Ruble 19 ocakta tarihteki en düşük değerinin de altına düştü ve rus merkez bankası rubleyi %2 devalue etti. Artık ı ruble 79 dolardı ve 85 ruble 1 euro du.Bu arada ekonomik yaptırımların doğal neticesi olarak Petrol varil fiyatı %70 azalmayla 30 USD/varil oldu. Halbuki Rusya 2015 bütçesindeki kısıntıları 50USD/ varil olarak hesaplamıştı. Rus maliye Bakanı na göre durum ancak petrol fiyatı 82 USD7varil olduğunda düzelecekti. Bütün bu olumsuz şartlarda Başkan Putin gözünü Suriye ye dikti ve Lazkiye yakınlarındaki askeri havaalanını tahkime ve buraya teçhizat ve asker göndermeye başladığı andan itibaren hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı belliydi.
Bu müdahalenin açık mesajı : Rusya kişi olarak Beşar Esad’da ısrarlı olmadığını vurgulasa da Esad rejiminin devrilmesine izin vermeyecekti.Esad ın ordusu Kuzey de Türkiye sınırından güneyde lübnan sınırına kadar Suriyenin akdeniz kıyısını bu arada stratejik öneme haiz kuzeydeki lazkiye ve güneydeki tartus limanını kontrol ediyordu. İç kısımlarda Humus ve hama da kontrol altındaydı.


Hayat başlangıçta gayet iyi gidiyordu, Esad durumunu sağlamlaştırmış birlikleri tekrar moral kazanmış ve ilerlemeye başlamışlardı. Bu arada Rus uçakları ona değmiş buna değmemiş ayırdetmiyorlar, İŞİD le mücadele ediyorken önlerine gelen herkese ateş ediyorlardı. Bu arada defalarca sınır ihlali yaptılar, her seferinde özür dileyip işi kapattılar. Ne de olsa Türkiye ve Rusya Milyarlarca dolarlık ticaret hacmine sahiptiler ve en önemlisi doğal gazın %66 sı Rusyaya bağımlıydı.
Derken bir gün , büyük ihtimalle kasıtlı olarak, tekrar sınır ihlali yaptı ve bu sefer Türkiye affetmedi ve rus uçağını düşürüverdi. Ondan sonrada kıyamet koptu. Başkan Putin, otoritesini kanıtlamak istercesine ileri geri konuşmaya başladı. Her iki tarafın diplomatları durumu toparlamak için deli gibi çalışıyorlardı ancak Putin sadece silahla karşılık verme opsiyonunu açık tutarak uygulamadı bizden mal alımını kesti. Doğal olarak bunun sıkıntısını Rus halkı çekti. Rus Filosonun sancak gemisini, ki bu bir hava savunma gemisiydi, Samandağ açıklarına yerleştirdi. Bilmediği Aselsanın elektronik karıştırma sisteminin çoktan oralara yerleştirildiği ve Türk donanmasının çokdan doğu akdenize olduğu idi.. Bu arada Nato her nasılsa Türkiyeyi destekledi ABD kulağının üzerine yattı, Devriye gezen Türk f 16 ları rus uçaklarına bulaşmadı ve en önemlisi ruslar bir hava ihlali daha yapmadı.


Filmin sonunda, Putin ani bir kararla Hava kuvvetlerini Suriyeden çekti ve Bombardımanı durdurdu.Türkiyede bir sürü anlı şanlı yazar bu iş için değişik yorumları köşelerinde yazdılarsa da sebep çok basitti Rusya nın böyle bir operasyonu uzun süre yürütecek parası yoktu.Bölgede bayrak göstermiş, buradayım demişti ancak bu işler parayla dönüyordu ve oda Putin de yoktu.


Rusyanın Suriye pazarına girip çıkması daha çok tartışılacak. Doğal olarak düşürülen uçağın siyasi/askeri bir durum değerlendirmesi sonucu düşürüldüğü ve siyasilerin bundan hiç mutlu olmadıkları da. Bekleyeceğiz ve göreceğiz.

NOT: Bu yazı 2015 de yazılmıştır

SURİYE

Suriye nin kuzeyinde, ABD nin ve de İsrail in hedeflerinden biri olan koridor, oluşturulmaya başladı. Bu seferki yöntem kendilerine göre kanton adını verdikleri çoğu kasaba irisi yerleşim bölgelerini önce birleştirmek sonrada bunların demografik yapısını değiştirerek adına kürt koridoru dedikleri saçmalığı Hatay sınırına dayamak. Sonra mı, gerisi sizin hayal gücünüze kalmış.İstenen denize çıkmak olduğuna göre bundan sonraki oyun Hatay üzerinde oynanacak demektir

Peki sonra? aslında sonrası basit, Kürtlerin kuzey Suriye yapılanması bittikten sonra, sıra Irakın kuzeyinin Iraktan ayrılmasına, ve ayni senaryonun İran ve Türkiye de de oynanmasına gelecektir. Yabancı gazetelere göre, hedef yaklaşık 40 milyonluk Akdeniz e açık bir kürdistan kurmaktır . Irak’ın devlet olarak buna tepkisi bilinmez Ancak köklü devlet ve diplomasi geleneği olan İran ve Türkiye, ABD nin bu isterik planlarına sessiz mi kalacaktır. Seneler öncesi, kerameti kendinden menkul bir ABD subayının siyasilerin gözlerinin içine baka baka biz bu bölgede kürdistan ı kuracağız buna karşıysanız savaşırsınız şımarıklığı bu kadar kolay mı unutuldu.

O zamandan belli olan hedefi kolaylaştırmak dışında AKP iktidarının ne yaptığını artık açıkça yazıp çizme zamanı geldi. Açık kaynakların yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, ABD planı AKP tarafından tam olarak uygulanmaktadır. Önce,bölgedeki  en güçlü silahlı kuvvetler bir takım saçma davalarla pasif hale getirilmiş, Doğu Akdenizdeki petrol ve doğalgaz yataklarından pay istememesi için gemiler subay ,hava kuvvetleri de pilot bulamaz  hale getirilmiş,  operasyon yetkisi valilere ve kaymakamlara bırakılmıştır. Siyasiler analar ağlamasın  silahlar sussun daha çok demokrasi olsun diyerek ortaya çıkmışlar,Ancak zaman içerisinde, susan silah,sadece  vali buyruğu ile kışlasından çıkarılmayan mehmetçiğin silahı olmustur.

 Bu arada pkk nın dağ unsurları bölge hakimiyetini yeniden kazanmış ve devamlı olarak bir kısım basın tarafından açılımın faziletleri pompalanmıştır,bu yazıları yazanlara göre her şey çok güzel çok demokratik olacaktır, kürtler zaten çok ezilmişlerdir ve onlara istedikleri verilmelidir. Aslında çok ta bir şey istemiyorlardı, ana dilleriyle eğitim, demokratik özerklik bölge deki toprak altı zenginliklerden hisse gibi basit şeyler. Bazı yazarlara daha da istekleri ileri taşıyorlar kürtlerin ayrı bir devlet olduğu gevşek konfederasyondan bahsediyorlardı.Sonunda kürtleri temsil ettiğini savunan parti o kadar ileri gitti ki seçimde ya barajı aşarız ya da güneydoğu ayaklanır her iki durumda da istediklerini alır dedi. Üstelik bunu eş başkan adını taktıkları biri ağzından söyledi.

Bu kısa özetten sonra şimdi bazı soruları sorma zamanı;AKP li beyler sizin diplomasi denen şeyden haberiniz yokmu? sadece imza atacak kadarmı okuma yazma biliyorsunuz… Orta doğu karmaşık bir bölgedir ve çatışan büyük çıkarlar konusudur. Sizden herkes bir şeyler ister, yapmanız gereken hayır sana bu operasyonu yaptırtmam olmalıdır. Bunu söyleyemiyormusunuz daha basit deyişiyle neden ve ne karşılığında söyleyemiyormusunuz. Sakın bana ABD çok büyüktür biz dayanamayız bizi ezer geçer falan demeyin bunu kimse yemez.Sonuç şu hızla kaos a doğru gidiyoruz ve siz beyler iktidarken bunu önlemek için hiç bir şey yapmadınız, ve şimdi soruların en basitini sorma zamanı 

 NEDEN ?

NOT :Bu yazı HAZİRAN 2015 de yazılmıştır

DIŞ POLİTİKA TUHAFLIKLARI

  Bu çok uzun zamandan beri yazdığım ilk siyasi yazı. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar o hale geldi ki artık bir şeyler yapılmalı diye düşündüm.Konular içinden çıkılmaz hale gelen dış politika sorunları olacak.

   Dış politika, iki ülke ilişkilerinde birinin yaptığı yanlışın diğer ülke tarafından kullanılması esasına dayanır. Kıbrıs sorununun zamanında çözülememesi, o zamanlar AB ye girmeye çok istekli Türkiye’nin karşısına çözülmeden olmaz şekliyle çıkarılması buna da ses çıkarılamaması işlerin bu hale gelmesine sebep olmuştur. Başka deyişle birinin yaptığı yanlış diğeri tarafından kullanılmış ve her zamanki gibi sonuç alınmıştır.

   Çevre komşularımızı gözden geçirdiğimizde , hiç biriyle siyasi ilişkimiz normal değil hatta bazılarıyla ilişkimiz bile yok. Örneğin ,batıda Yunanistan ile işler son yirmi yıldır hiç de iyi gitmemekte, ilişkiler,bir türlü  normal rutininde yürüyememektedir. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak veya yok kabul ederek ,Türkiye’nin birkaç mil ötesindeki adalara el koymak sonra üzerine asker konuşlandırmak yetmezmiş gibi bulunan her fırsatta  doğrudan veya örtülü olarak tehditler savurmak artık Yunanistan’ın dış politikası haline gelmiştir.. Soruna güçler dengesi olarak baktığınızda ,bu garip ülkenin şansı var gözükmüyor. Ancak dünya, ikili ilişkilerdeki sorunların silahlı güç kullanarak çözümünü istemiyor, gambot diplomasisi çok eskilerde kaldı. Artık ”in” olan yani Uluslar arası siyasal çevrelerde kabul gören, siyasi diyalog la çözüm. İyi de gözden kaçan bu tür görüşmelerin eşitler arasında olması gereği. Bir tarafta ,arkasına ABD ve Avrupa Birliğinin tüm desteği alan Yunanistan, diğer tarafta, onunla bununla kavga eden, ülkeler arası siyasal diyalog ile kişiler arası istişareyi dahi birbirine karıştıran kocaman bir ülke.

   Yunanistan tarafından tezgahlanan, bizim aleyhimize onların lehine seyreden tuhaflıklar zincirini nasıl önleyebiliriz, gerekçesiz olarak el konulan adalarımızı nasıl geri alırız ve nasıl kayıkçı kavgası haline gelen ikili ilişkileri normal rutinine döndürebiliriz. Uyguladığımızı zannettiğimiz dış politikayı dikkate aldığımızda bunun pekte mümkün olmadığını acıda olsa görürüz.
   Bu ülkeyle sinsice gelişmekte olan en büyük sorun aslında bunların hiç biri değildir. Doğu Akdeniz’de rezerv varlığı kesinleşen büyük petrol ve doğal gaz yatakları ,şu anda sorun olduğunu sandığımız tüm münferit olayların toplamından  daha büyük problemlere sebep olacaktır. Üstelik bu oyunda kendine büyük oyuncu denmesinden hoşlanan başka ülkeler de mevcuttur. Örneğin ABD, altıncı filoya ilave olarak bir uçak gemisi muharebe gücünü de bölgeye göndermiştir. Fransa bulabildiği her fırsatta tabloya girmeye çalışmakta İsrail ve Mısır ise hiç çıkmamaktadır. Açıkça görünen o ki bu ülkelerin tamamı Türkiye’yi burada istememektedir. Esasen sorun bölgedeki petrolü kimin çıkaracağı da değildir. Uluslararası pratiklere göre rezerv hangi ülkenin münhasır ekonomik bölgesinde ise o çıkartır başka deyişle malın sahibi de odur. Bırakın binlerce kilometre uzaktaki ABD ve Fransa’nın burada ne aradığına bölge ülkelerinden Kıbrıs’ın Rum yarısı, çıkan petrolün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile paylaşılmasına karşıdır. Bu nedenle bölgedeki üç petrol arama, bir sismik araştırma gemisinin, orada bulunmasına da karşıdır. AB yaptırım tehdidi yapmış Amerika bölge deniz gücünü takviye etmiş Fransa her gördüğüne ağlamaya başlamış işlerin tehdit boyutu alması üzerine söz konusu gemiler Türk Firkateynleri tarafından korunmaya alınmıştır. Bu arada Rumların Türk gemi mürettebatı hakkında Uluslararası arama emri ve tutuklama kararı çıkarttığını da unutmamak gerekir.

Sonuç olarak, Türk Yunan ilişkileri kısa ve orta vadede  pek çözülecek gibi gözükmemektedir ve korkum o ki Yunanistan uygulana politikalarda ısrar ederse karakollara düşeceğe benzeriz.

DİPLOMASİ

      Uluslararası ilişkiler öğreten bütün okullarda ilk ders olarak, ikili ilişkilerde aniden gelişen bir krizin siyah beyaz olarak başladığı, diplomasinin, olayı grinin tonlarında bir süre dolaştırdıktan sonra bir çözüm için görüş birliğine ulaşıldığı öğretilir ve ulaşılan çözüm artık siyah veya beyaz değildir, grinin herhangi bir tonudur. Daha açık olmak gerekirse sert söylemlerle tarafların yerinden kımıldayamadığı pozisyonlarda başlayan kriz, Diplomatların, karşılıklı olarak alınacak ve verilecek tavizleri dengelemesiyle uzlaşabilinecek bir noktaya ulaşır. Bundan sonra politikacıların, sahneye çıkıp ne kadar uzun çalışmalar sonucu olayı nasıl çözüme ulaştırdıklarını topluma satma zamanıdır ve bunu başarıyla yaparlar. Tıpkı krizi çıkaran onlar değilmiş gibi…Durumun en belirgin örneğini Nobel Barış ödüllerinin dağıtımında görürüz. Bugüne kadar bu ödülü alan bir tek diplomat yoktur ve istisnasız hepsi politikacıdır.

Diplomat olabilmek çok zor bir iştir. Her şeyden önce çok iyi bir eğitim almanız gerekmektedir. İlk okul dan itibaren Cumhuriyetin kuruluş felsefesini anlamış ve bunu sindirmiş olanız ön koşuldur. Eğitimin bir bölümünde bu felsefeye ve onun kurucularına lanet okuyup diğer zamanlarda şartları benimsiyor gibi yapılarak diplomat olunmaz. Ayrıca çok iyi lisan bilmeniz dilinize hâkim olmanız da şarttır. Alışveriş İngilizcesi ile diplomat olamazsınız. Doğal olarak mesleğe en alt kademeden başlayarak adım adım yükselmeniz gerekir, doğrudan ve tepeden inme Büyükelçi de olunmaz

     Bir ülkeye atanacak sefirin seçimi hariciyenin en ciddi işlerinden biridir. Pek çok faktör dikkate alınır. Arkadaşlık veya akrabalık ilişkileri veya parti ilişkilerine hiç bakılmaz. Seçim yapıldıktan sonra sefirin atanacağı ülkeden bir tür Onay anlamına gelen Agreman istenir ve bu işlem sırasında Onay istenen ülkenin karar mekanizmaları bu adamı idare ediver diye aranmaz. Ülkelerin çalışacakları Sefir’i seçmek tamamen özgür iradeleriyle karar verecekleri bir iştir. Bu seçim yapıldıktan sonra, sefir atandığı ülkeye gider ve güven mektubunu bir an önce sunmak ister.  Verilen randevu tarihi, gelenin ve geldiği ülkenin prestiji ile ilgilidir.

Son dönemde Büyükelçi atamalarında eğitim, liyakat, deneyim dikkate alınmadığından, Güven Mektubu için randevu ev sahibi ülke tarafından rencide edecek ölçüde geciktirilmektedir. Bundan ders çıkarmak gerekirken hiç aldırılmamakta ayni yanlış defalarca tekrarlanmaktadır. Örneğin kasım başında göreve başlayan Prag Büyükelçisi ,Güven mektubu için randevuyu 12 Aralığa alabilmiştir. Bir ay bu tür işlemler için oldukça uzundur.

     Şimdi son yirmi yılda yapılan, en acısı uyarılmaya rağmen yapılmakta ısrar edilen diplomatik yanlışlıklara şöyle bir göz atalım;

     İlk kriz, Davos’ta yapılan Gazze oturumunda, Başbakan Erdoğan ve İsrail Cumhurbaşkanı Perez arasında çıktı. Sonuçta her iki ülke Büyükelçilerini geri çekti ve ilişkiler maslahatgüzar seviyesine indirildi.

     Bir başka kriz Mısırda patlak verdi, İhvan taraftarı Mursi yi deviren ve bu iş için ABD desteğini alan General Sisi, İvan’ı yok etmeye başladığında Türkiye ve Mısır ilişkileri, İsrail olayındaki gibi, askıya alındı ve büyük elçiler geri çekildi.

Suriye ile ilişkilerimiz çok iyi idi ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıyor hatta beraber yaz tatiline bile çıkabiliyorduk. Derken bir gün Beşer Esad a yönetimin bir bölümünün ihvana devredilmesi isteği gitti ve olumsuz cevap gelmesinden hemen sonra, Esad, Esed haline, iki ülke arasındaki ilişkiler ise, onarılamaz hale geldi

Bu pek çok kriz arasından seçilmiş 3 kriz için ödediklerimize gelince;

İsrail ile diplomatik ilişkiler kesilince güne kadar el altından Türkiye karşıtı politikalar yürüten İsrail, su yüzüne çıktı ve her şeyi açıktan, göstere göstere yapmaya başladı. Bütün uluslararası toplantı oylamalarında aleyhimize bir oy çıkmış sa. o mutlaka İsrailindi.Doğu Akdeniz’de yeni müttefikler edinerek bölgenin en büyük kıyıdaş olan Türkiye’yi yok saydırdı. Gazze üzerindeki baskıyı şiddete dönüştürdü ve yaptıkları soy kırım sınırlarını zorlamaya başladı

Mısır, Kral Faruk’un Roma’ya sürgüne gönderilmesinden sonra, dış politikada yeni bir konsept geliştirdi ve bunu uygulamaya koyuldu. Abdülnasır’a göre önce bölgedeki en güçlü olan ülkeyi halletmek zorundaydı bu nedenle o gün bugün Türkiye ile Mısır’ın arası hep şeker renk oldu ve hiç düzelmedi

Son krizde Sisi bunu fırsat bildi ve hemen Yunanistan ve İsrail ile münhasır ekonomik bölgeler anlaşması imzaladı. Yunanistan doğu akdenizde kıyısı olmamasına rağmen bu anlaşmaya taraftı, en büyük kıyıdaş olan Türkiye taraf değildi. Üstelik Yunanistan bir takım harita oyunları ile Mısırı kandırmış ve daha büyük bir bölge edinmişti

Suriye’deki kavga ise bir başka alemdi. İlk iş olarak Esad sınır bölgelerindeki birliklerini geri çekti. Bölgedeki boşluğu kandilde PKK olan teröristler, burada pyd olarak, doldurdular

Örnek olarak Seçilen bu üç krizin çok önemli bir ortak noktası vardı. Üçü de dini motifler içerir. Oysa Büyükelçinin geldiği ülkenin Anayasası, demokratik laik bir hukuk devleti olduğunu kayda geçirmiş, vazgeçilemez maddeler ile de korumaya almıştır. Bu ev sahibi ülkenin ahlaki anlayışına göre adam kandırmaktı ve kabul edilemezdi.

Sonuç olarak, dış ilişkiler çok önemsenmesi gereken ciddi bir konudur ve her ülke en iyisine kendi karar verebilmelidir. Doğal olarak bu kabullenme, bazı ülkelerin yaptırımları olarak geri döner. Buna alışmak ve  eşdeğer biçimde karşılık verebilmek içi karşı tedbirler geliştirmek de  şarttır .                                                                                                                                                                                                                                                                                              

SUNUŞ

Bu bir kitabın ön söz bölümüdür. Zannetmeyin ki yayınlanacak ve siz bunu istediğiniz hatta rastladığınız bir kitapçı da bulacaksınız.Hayır bu asla olmayacak bittiğinde bir buluta atılacak ve orada kalacak.Peki adama sormazlar mı buluta atmak için bittiğinde bin beş yüz sayfadan fazla olacak üç kitabı hangi kafa ne gibi bir ruh hali ile ve neden yazar .Bu sorunun cevabı yazılmaya başladığı gün yoktu bu günde yok bittiğinde de olmayacak

Her şeyden önce, bir zamanlar yazar çizer takımını, bazı saçma davalardan koruyan, olur olmaz kişilerin özellikle siyasilerin avukatlarının aklına estikçe açtıkları tazminat davalarından uzak tutulmalarını sağlayan bir yasal gerekliliği, belki işe yarar umuduyla, yerine getirerek başlamak istiyorum

Bu kitapta adı geçen kişiler ve oluştuğu yazarca uydurulan olaylar, tamamen kurgusal olup gerçek kişilerle ve olaylarla benzeşmeleri tümüyle rastlantıdır”

Bilinen hiçbir forma uymayan sadece biraz Roman a benzeyen bu seriye başlarken kaç Kitap olacağını bilmiyordum. Tuhaf ama üç Kitabın tamamlanmasına rağmen şimdi de bilmiyorum. Yıl bazında olayları inceleyip yazıyorum ve bir türlü de bitiremiyorum. Sebebine gelince bu Roman daki ana karakterlerden biri veya bunlardan bazıları her siyasi dönemeçte öyle garip şeyler yapıp olayları toparlıyor ve masadan karlı olarak ayrılıyor ki bana da yazmaya devam etmek düşüyor ve bu tuhaflığın bir türlü sonu da gelmiyor.

Bu seride, üç ana gurup karakter var bunlardan birincisi, Siyasiler ve siyaseti iyi bildiğimi sanmama rağmen ne işe yaradıklarını ve neye hizmet ettiklerini bir türlü anlayamadığım tarikat ve benzeri oluşumlar. Yazdıklarımı tesadüfen okuyanlar biraz zorlarlarsa, kimin kim olduğunu kolaylıkla çıkaracaklardır

İkinci gurup doğal olarak Askerlerdir. Belki sadece Komutan olarak geçen karakterin kim olduğu anlaşılabilir ancak bunun çok önemli olduğu kanısında değilim. Mete Handan beri ordu siyasete karşı, başında kim olursa olsun, benzer davranış kalıplarını sergiler. En üst düzeyde yapılan birebir konuşmalarda pozisyonunu net olarak açıklar bir şeye karşı ise karşı olduğunu da söyler ve sonuçta kararı siyasilere bırakır gibi yapar, ancak bırakmaz verilen direktife olabildiğince kendi tezlerine uygular ve çıkan sonuçları arşivler. Zamanı geldiğine inandıklarında, ortaya çıkarır o anda uygun gördüğü biçimde hesabını sorar. Bir Komutanın belirlenen görüşe karşı olduğunu izah ediş biçimi çok çarpıcıdır ve gerçekten söylendiğine de eminim, derki komutan

“Siz bize bir emir verirsiniz bizde alt birliklere emri uygulama için yayarız, ancak en uçta gecenin ayazında, yağmurun veya karın altında bekleyen ve hedefi gören bir tek kişi vardır ve o ateş eder veya etmez ne biz ne de siz buna hiçbir şey yapamayız”

Son gurup adına VAKIF denen aslında olmayan sadece bu ülkenin aydınlık yüzünü tanımlayan birileridir. Askerler ile tarikat siyaset karmaşası arasında denge unsurudurlar ve Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine gönülden bağlıdırlar. Bu durumdan sapmalara asla taviz vermezler ve kabul de etmezler, ancak o kadar güçlüdürler ki siyasiler onlara hiçbir şey yapamaz tarikatlar ise sadece ortadan kaldırmaya çalışırlar. Tıpkı benzer felsefeye bağlı ve ancak bir türlü bir araya gelemeyen 45 milyon seçmen gibi.

Bu Seriyi yazmaya başladığımda, mevcut siyasi konjonktür içerisinde yayınlanamıyacağını biliyordum ve bugün de ayni görüşteyim. Ancak bir başka şeyden de kesinlikle eminim;

Bu ülkenin aydınlık insanları, bir gün ve bir şekilde bir araya gelecek ve bu karanlığı da aydınlatacaktır. İşte o gün o da belki bu kitaplar yayınlanabilir. Şimdilik sadece dostların önerileri alınacak ve arşivlenecek tir. Tıpkı Mete Han dan bu yana birilerinin yaptığı gibi