BÖLÜM 2
AVRUPA’NIN KOLEKTİF SAVUNMA İDDİASI
LİZBON ANTLAŞMASI MADDE 42(7)
GİRİŞ
Oldukça uzun bir zamandır, NATO üyesi Avrupa ülkeleri ile ABD arasında kolektif savunma anlayışı açısından ciddi görüş ayrılıkları yaşanmaktadır.
Avrupa’nın önemli bir bölümü, onlarca yıl boyunca savunma harcamalarını minimum seviyede tutmuş, kendi savaş sanayisini küçültmüş, hatta bazı ülkelerde askeri üretim kapasitesi neredeyse sembolik düzeye gerilemiştir. Savunma bütçeleri sosyal harcamalara ve emeklilik sistemlerine aktarılırken, ortaya çıkan güvenlik açığının ise ABD tarafından kapatılması doğal bir hak gibi görülmüştür.
Bugün gelinen noktada ise aynı çevreler, “Avrupa Ordusu” adı altında yeni bir güvenlik mimarisinden söz etmektedir. Ancak burada temel bir çelişki bulunmaktadır. Çünkü tartışılan yapının büyük bölümü gerçekte NATO’nun zaten mevcut olan komuta kontrol sistemi, hava savunma ağı, lojistik altyapısı, uydu-istihbarat desteği ve NATO’ya tahsis edilmiş hava ve deniz kuvvetleri üzerine oturmaktadır.
Bir başka ifadeyle;
Ortada tamamen bağımsız bir askeri yapıdan çok, mevcut NATO şemsiyesinin farklı bir isim ve siyasi söylem altında yeniden paketlenmesi girişimi vardır.”
Daha dikkat çekici olan ise şudur:
Bu yapıyı savunan çevrelerin önemli bir kısmı, NATO üyesi olmalarına rağmen Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkeleri giderek dışlayan bir siyasi dil kullanmaktadır. Özellikle Türkiye gibi büyük askeri kapasiteye sahip ülkelerin güvenlik mimarisindeki rolü küçümsenmeye çalışılırken, aynı anda NATO’nun sağladığı askeri koruma mekanizmalarından vazgeçilmesi de gerçekçi görünmemektedir.
Avrupa’nın bugün tartıştığı mesele aslında yalnızca bir “ordu kurma” meselesi değildir.
Asıl tartışma; güvenlik yükünü kimin taşıyacağı, savaş halinde siyasi iradenin ne ölçüde ortak hareket edeceği ve en önemlisi, ABD olmadan Avrupa’nın kendi savunmasını gerçekten sürdürebilip sürdüremeyeceğidir.
Bu nedenle “Avrupa Ordusu” tartışması teknik değil, doğrudan jeopolitik bir güç tartışmasıdır.
Ve mevcut tabloya bakıldığında, Avrupa’nın hâlâ NATO’nun askeri omurgasına, Amerikan stratejik kapasitesine ve özellikle ABD’nin küresel güç projeksiyonuna bağımlı olduğu açık biçimde görülmektedir.
LİZBON ANTLAŞMASI MADDE 42(7)
AVRUPA’NIN KOLEKTİF SAVUNMA SINIRI
Avrupa Birliği uzun yıllar boyunca kendisini daha çok ekonomik entegrasyon projesi olarak tanımlamış, güvenlik meselesini ise büyük ölçüde NATO şemsiyesi altında değerlendirmiştir. Ancak özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrası süreçte, Avrupa’nın kendi güvenlik kapasitesi ve “stratejik otonomi” kavramı yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışmalar sırasında en fazla atıf yapılan metinlerden biri de Lizbon Antlaşması Madde 42(7) olmuştur.
Bu madde çoğu zaman “Avrupa Birliği’nin NATO Madde 5’i” olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu benzetme teknik olarak kısmen doğru görünse de, askeri ve siyasi gerçeklik açısından oldukça tartışmalıdır.
Maddeye göre, bir Avrupa Birliği üyesi devlet silahlı saldırıya uğrarsa, diğer üyeler “ellerindeki tüm imkanlarla yardım ve destek sağlamakla” yükümlüdür. İlk bakışta bu ifade güçlü görünmektedir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Metin otomatik askeri müdahaleyi değil, siyasi yorum alanı oldukça geniş bir yardım mekanizmasını tarif etmektedir.
Bir başka ifadeyle;
“yardım etmek” ile “doğrudan savaşa girmek” aynı şey değildir.
Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü NATO Madde 5 askeri bir ittifakın parçasıdır ve arkasında onlarca yıldır oluşturulmuş entegre komuta kontrol sistemi, ortak operasyon planlaması, hava savunma ağı, lojistik yapı, müşterek kuvvet doktrini ve en önemlisi Amerikan askeri gücü bulunmaktadır.
Lizbon 42(7) ise askeri bir ittifaktan çok siyasi dayanışma mekanizmasına benzemektedir.
Nitekim madde bugüne kadar yalnızca bir kez, 2015 Paris saldırılarından sonra Fransa tarafından işletilmiştir. Ancak ortaya çıkan tablo dikkat çekicidir:
Avrupa ülkeleri Fransa’ya farklı seviyelerde destek vermiş, fakat ortak ve birleşik bir Avrupa askeri reaksiyonu oluşmamıştır.
Aslında bu durum maddenin gerçek karakterini göstermektedir.
Çünkü Avrupa Birliği’nin bugün:
- birleşik bir ordusu yoktur,
- Komuta kontrol alt yapısı kurulmamıştır, kriz anında kuvvetlerin hangi otorite altında nasıl sevk edileceği hâlâ belirsizdir,
- NATO ölçeğinde müşterek harekât planlaması bulunmadığından, kriz anında bir araya gelecek kuvvetlerin nasıl koordine edileceği ciddi bir soru işaretidir.”
- stratejik hava taşımacılığı kapasitesi sınırlıdır,
- nükleer caydırıcılık yalnızca birkaç ülkenin elindedir,
- savunma sanayi ise büyük ölçüde parçalı yapıdadır.
Bu nedenle Lizbon 42(7)’nin en büyük sorunu hukuki değil, siyasi ve askeri kapasite sorunudur.
Daha açık ifadeyle:
Bir anlaşmanın kağıt üzerinde güçlü görünmesi, onun kriz anında otomatik olarak etkili olacağı anlamına gelmez.
Avrupa Ordusu tartışılırken, ordunun savaş alanına nasıl taşınacağı sorusu çoğu zaman cevapsız bırakılmaktadır. Çünkü stratejik nakliye, ağır lojistik ve küresel askeri sevkiyat kapasitesinin önemli bölümü hâlâ ABD altyapısına dayanmaktadır.
Avrupa Birliği içerisinde güvenlik algıları da tamamen aynı değildir. Baltık ülkeleri Rusya’yı doğrudan askeri tehdit olarak görürken, Güney Avrupa ülkeleri enerji, göç ve ekonomik kırılganlıkları öncelikli mesele olarak değerlendirmektedir. Fransa daha bağımsız bir Avrupa savunma kimliği ararken, Doğu Avrupa’nın önemli bölümü Amerikan güvenlik şemsiyesini vazgeçilmez kabul etmektedir.
Dolayısıyla teorik dayanışma ile fiili askeri irade arasında ciddi bir fark bulunmaktadır.
Burada ortaya çıkan temel gerçek şudur:
Uluslararası anlaşmalar tek başına güvenlik üretmez.
Asıl belirleyici unsur; siyasi irade, ekonomik dayanıklılık, askeri kapasite ve kriz anında bedel ödemeye hazır olup olmamaktır.
Lizbon 42(7) tam da bu nedenle tartışmalıdır. Çünkü madde hukuken vardır, ancak nasıl uygulanacağı tamamen devletlerin siyasi tercihine bağlıdır.
Bu durum aslında modern uluslararası sistemin temel gerçeğini de göstermektedir:
Devletler kriz anlarında önce anlaşmaları değil, maliyet hesaplarını açarlar.
Formun Altı
Formun Üstü
Formun Altı