AB VE TÜRKİYE: UZAYAN BEKLEYİŞİN SONU MU?
AB’nin Türkiye ile olan ilişkilerinin geçmişi hakkında her türlü bilgiye ulaşmak mümkündür. Bu nedenle konumuz ilişkilerin tarihi değil, bugün gelinen noktada ortaya çıkan siyasi gerçekliktir.
Çatal dilli Avrupa bürokrasisi Türkiye’yi tam olarak karşısına almış durumdadır. Bunun nedenleri o kadar çeşitlidir ki, her dönemde yeni bir gerekçe üretmekte ustalaşan Brüksel artık eski diplomatik nezaketi de bir kenara bırakmaya başlamıştır. Geçmişte üstü kapalı biçimde ifade edilen itirazlar bugün doğrudan ön şart olarak masaya konulmakta, kurallar ise ihtiyaç duyuldukça Avrupa Birliği tarafından yeniden yazılmaktadır.
Bunun örnekleri de giderek artmaktadır. Güney Kıbrıs’ın tanınması ve adada federal çözümün kabul edilmesi bazı çevreler tarafından doğrudan ön şart olarak ifade edilebilmektedir. Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile savunma işbirliği anlaşmaları imzalayabilmekte, bu ülkelere yönelik bir saldırı durumunda yanlarında olacağını açıklayabilmektedir. Ancak aynı çevreler Türkiye’nin güvenlik kaygıları söz konusu olduğunda çok daha farklı bir dil kullanmayı tercih etmektedir.
Her nedense Avrupa kıtasında bulunmayan Güney Kore ile stratejik ortaklık hızla ilerlerken, yarım yüzyılı aşkın süredir Avrupa kurumlarıyla iç içe yaşayan Türkiye’nin hâlâ bekleme odasında tutulması dikkat çekici bir çelişki oluşturmaktadır.
Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getirmektedir: Sorun gerçekten kriterler midir, yoksa kriterlerin arkasına gizlenmiş siyasi tercihler mi?
Türkiye’ye yönelik eleştirilerin önemli bir bölümü zaman içerisinde değişmiş, dönüşmüş veya yeni başlıklarla yeniden üretilmiştir. Bir dönemde ekonomik kriterler öne çıkarılmış, başka bir dönemde siyasi reformlar gündeme gelmiş, ardından farklı şartlar ortaya konmuştur. Ancak değişmeyen tek unsur, üyelik hedefinin sürekli olarak uzak bir noktada tutulması olmuştur.
Bu nedenle artık meselenin teknik değil siyasi olduğu gerçeğini kabul etmek gerekmektedir. Çünkü teknik sorunlar çözülür, siyasi tercihler ise ancak değişirse sonuç üretir.
Gerçekçi olmak gerekirse Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışı ile Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne bakışı artık aynı noktada değildir. Taraflar uzun süredir aynı hedefe yürüyormuş gibi görünse de giderek farklı yönlere bakmaktadır.
Üstelik dünya da değişmektedir. Avrupa Birliği, kurulduğu dönemin ekonomik ve siyasi ağırlığına sahip değildir. Küresel güç merkezleri çeşitlenmekte, yeni ticaret koridorları ortaya çıkmakta ve uluslararası sistem çok kutuplu bir yapıya doğru evrilmektedir. Aynı şekilde Türkiye de yarım yüzyıl önceki Türkiye değildir. Ekonomik kapasitesi, bölgesel etkisi, savunma sanayisi ve dış politika öncelikleri farklılaşmıştır.
Bugün gelinen noktada sorun artık Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine hazır olup olmaması değildir. Sorun, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmeye siyasi irade gösterip göstermediğidir. Bu sorunun cevabı ise yıllardır yapılan açıklamalarda değil, alınan kararlarda saklıdır.
Brüksel her yeni dönemde yeni şartlar üretmekte, eski şartları güncellemekte ve üyelik sürecini sürekli yeniden tanımlamaktadır. Bir zamanlar teknik kriterler olarak sunulan başlıklar zamanla siyasi ön koşullara dönüşmüş, siyasi ön koşullar ise giderek açık bir veto mekanizması haline gelmiştir. Bu nedenle süreç artık bir üyelik müzakeresinden çok, sonucu önceden belli olan uzun bir politik komediyi andırmaktadır.
Bu noktadan sonra mesele üyelik müzakeresi olmaktan çıkmıştır. Çünkü müzakere, iki tarafın da aynı hedefe ulaşmak istemesi halinde anlam taşır. Oysa bugün taraflardan biri üyelikten söz ederken, diğeri üyeliğin şartlarını değil üyeliğin kendisini tartışmaktadır.
Belki de artık en doğru soru şudur:
AB neden Türkiye’yi almıyor değil, Türkiye neden hâlâ AB tarafından alınmayı bekliyor?
Ne Avrupa Birliği kurulduğu dönemdeki Avrupa’dır ne de Türkiye yarım yüzyıl önceki Türkiye’dir. Dünya değişmiş, güç merkezleri değişmiş, ekonomik ve siyasi dengeler yeniden şekillenmiştir.
Bu nedenle gerçekçilik, artık başarısız olduğu defalarca görülen bir hedefi tekrarlamakta değil, yeni şartlara uygun yeni bir strateji geliştirmektedir.
Yavaş yavaş herkesin kendi yoluna gitme zamanı gelmektedir. Çünkü bazı ortaklıklar karşılıklı iradeyle kurulur; bazı ayrılıklar ise uzun süre inkâr edildikten sonra yalnızca resmiyet kazanır.