Ukrayna-Rusya savaşında uzunca bir süredir hep aynı soru soruluyor ve cevabı da sorunun hemen arkasından veriliyor: Rusya savaşı kaybediyor.

Beklenildiği gibi, ABD kaynaklı basın ve yayın organlarının önemli bir bölümü Rusya’nın askerî bakımdan başarısız olduğunu, ekonomik olarak çöküşe yaklaştığını, siyasi bakımdan yalnızlaştığını ve Putin’in çıkış yolu bulamadığını anlatıyor. Aynı değerlendirmeler Avrupa medyasında tekrarlanıyor; oradan dünyanın geri kalanına dağılıyor. Böylece tartışılması gereken bir iddia, tartışılmasına artık gerek duyulmayan kesin bir hükme dönüştürülüyor.

Bu hüküm gerçeği tam olarak yansıtmıyorsa, savaşın ilk gününden itibaren başlatılan bu algı operasyonunun amacı nedir? “Rusya kaybediyor” cümlesi neden dört yılı aşkın süredir, bulunan veya yaratılan her fırsatta tekrarlanmaktadır?

Gerçekten kaybeden bir Rusya’dan söz ediyorsak bazı soruların da cevaplanması gerekir: Rus ordusu neden hâlâ Ukrayna topraklarındadır? Moskova yönetimi neden değişmemiştir? Rusya’nın savaşma ve silah üretme kapasitesi neden tükenmemiştir? Ukrayna neden hâlâ dışarıdan gelecek silaha, paraya, mühimmata ve istihbarata bu ölçüde bağımlıdır? Avrupa neden savaşı sona erdirecek siyasi bir çözüm üretmek yerine her yıl daha büyük yardım paketleri hazırlamak zorunda kalmaktadır?

Bunları sormak, bu anlamsız savaşta taraflardan birine arka çıkmak veya onu siyaseten desteklemek değildir. Savaşın sonucunu bize sunulan manşetlerden değil, dört yılı aşkın sürede ortaya çıkan tablodan okumaya çalışmaktır.

Rusya, savaşa başlarken yaptığı ilk planlamada açık biçimde başarısız oldu. Kiev kısa sürede ele geçirilemedi, Ukrayna yönetimi devrilemedi ve Rus ordusu beklenen hızla ilerleyemedi. Moskova ağır insan ve malzeme kayıplarına uğradı; Karadeniz’de ciddi darbeler aldı, ekonomik yaptırımlar altında kaldı ve NATO’nun genişlemesine engel olmak isterken Finlandiya ile İsveç’in ittifaka katılmasına yol açtı. Bunların her biri Rusya açısından ciddi stratejik maliyetlerdir.

Fakat ilk planın başarısız olması ile savaşın kaybedilmesi aynı şey değildir.

Rusya, başarısız başlangıcın ardından savaşı kısa süreli bir askerî harekât olmaktan çıkararak uzun süreli bir yıpratma savaşına çevirdi. Savunma sanayisini genişletti, askerî üretimini artırdı, dış ticaretinin yönünü değiştirdi ve Batı’nın yaptırımlarına rağmen savaşmayı sürdürdü. Putin görevde kaldı; savunma bakanı değişti fakat yönetim sistemi dağılmadı. Rusya’nın savaşı istediği hızda kazanamadığı doğrudur. Ancak yenildiğini gösterecek askerî veya siyasi bir sonuç da ortaya çıkmamıştır.

Batı’nın savaş hesabı yalnızca cephedeki askerî kayıplara dayanmıyordu. Yaptırımların Rus ekonomisini işlemez hâle getireceği, hayat şartları ağırlaşan toplumun savaşma iradesini kaybedeceği ve sonunda Putin yönetimine karşı döneceği düşünülüyordu. Savaşın yalnızca ordular arasında yapılmadığı; ekonomiyi, altyapıyı ve toplumun moralini de kapsadığı anlayışı yeni değildir. Ama bu yöntemin başarı sicili sanıldığı kadar parlak değildir. Vietnam’da ağır bombardıman Kuzey Vietnam’ın direncini kıramadı. Orta Doğu’da devlet yapıları yıkıldı fakat toplumlar dışarıdan dayatılan siyasi düzene razı edilemedi.

Ukrayna savaşı da aynı gerçeği bir kez daha gösterdi. Rusya’nın Ukrayna şehirlerine ve enerji altyapısına verdiği ağır zarar, Ukrayna toplumunu teslim olmaya zorlamadı. Batı’nın yaptırımları da Rus toplumunda beklenen siyasi çözülmeyi yaratmadı. Her iki tarafta da baskı, halkı yönetimlerine karşı harekete geçirmek yerine milliyetçi bir direnme duygusunu güçlendirdi. Dört yılın sonunda hâlâ Rus halkının Putin’i devireceği beklentisine dayanılıyorsa yanlış hesapta ısrar ediliyor demektir.

Ukrayna, ülkesini beklenenden çok daha güçlü savundu. Rus ordusunun ilk saldırısını durdurması ve dört yılı aşan savaş boyunca direnmesi küçümsenemez. Fakat kahramanca direnmek ile savaşı kazanmak da aynı anlama gelmez. Ukrayna’nın şehirleri, enerji sistemi, sanayisi ve nüfus yapısı ağır hasar gördü. Milyonlarca insan ülkesini terk etti. Ekonominin, devlet bütçesinin ve ordunun ayakta tutulması giderek dış desteğe bağlandı.

Avrupa Birliği, yalnızca 2026 ve 2027 yılları için Ukrayna’ya 90 milyar avroluk kredi sağlıyor; bunun yaklaşık 60 milyar avrosunun savunma ihtiyaçlarına ayrılması öngörülüyor. NATO ülkeleri ise 2026 yılı için 70 milyar avroluk askerî malzeme, yardım ve eğitim taahhüdünde bulunuyor. Bu rakamlar bir zafer kutlamasını değil, Ukrayna’nın savaşı kendi kaynaklarıyla sürdüremediğini gösteriyor.

Savaşın en ağır kaybedeni tartışmasız biçimde Ukrayna’dır. Çünkü savaş Ukrayna topraklarında yapılmakta, Ukrayna şehirleri yıkılmakta, Ukrayna nüfusu azalmakta ve Ukrayna’nın geleceği giderek başkalarının vereceği kararlara bağlanmaktadır. Topraklarının tamamını geri alsa bile kaybettiği insanları, geçen yılları ve uğradığı yıkımı kısa zamanda geri getiremeyecektir.

Peki, Amerika Birleşik Devletleri kazanıyor mu?

ABD, Ukrayna ordusu üzerinden Rusya’yı yıprattı; NATO üzerindeki liderliğini yeniden güçlendirdi ve Avrupa’yı kendi güvenlik şemsiyesi ile silah sistemlerine daha fazla bağladı. Rusya ile Avrupa arasındaki ekonomik ilişkilerin kopması da Washington açısından önemli bir stratejik kazanç oldu.

Fakat ABD, yıllarca desteklediği Ukrayna’yı kesin zafere ulaştıramadı. Rusya’yı çökertemedi, Putin’i iktidardan uzaklaştıramadı ve Moskova’yı uluslararası sistemin dışına itemedi. Üstelik Rusya’yı Çin’e daha fazla yaklaştırarak karşısındaki güçlerin iş birliğini hızlandırdı. Bu nedenle ABD’nin kazançları vardır; fakat ilan edebileceği bir zaferi yoktur.

Avrupa’nın durumu daha ağırdır. Avrupa ülkeleri ucuz Rus enerjisinden uzaklaştı, savunma harcamalarını artırmak zorunda kaldı, milyonlarca Ukraynalı sığınmacının yükünü üstlendi ve kıtanın doğusunda uzun süreli bir güvenlik kriziyle karşı karşıya kaldı. Buna rağmen savaşın yönünü belirleyecek bağımsız bir siyasi irade ortaya koyamadı. Avrupa savaşın tarafıdır, finansörüdür ve sonuçlarından doğrudan etkilenmektedir; fakat savaşın ne zaman ve hangi şartlarda biteceğine tek başına karar verebilecek durumda değildir.

NATO ise kurumsal bakımdan güçlenmiş görünmektedir. Yeni üyeler kazanmış, doğu kanadını tahkim etmiş ve Rusya tehdidi çevresinde yeniden birlik sağlamıştır. Ancak NATO’nun karşısında ortadan kaldırılmış bir Rus tehdidi değil; uzun bir savaş içinde daha fazla silah üreten, daha fazla askerî tecrübe kazanan ve Batı’yı artık açık düşman olarak kabul eden bir Rusya bulunmaktadır. Buna güvenlik denilebilir mi, yoksa ertelenmiş daha büyük bir çatışmanın hazırlığı mı demek gerekir?

Savaşların kazananı ve kaybedeni propaganda cümleleriyle değil, başlangıçtaki hedeflerle ortaya çıkan sonuçlar karşılaştırılarak belirlenir. Rusya Ukrayna’nın tamamını denetleyemedi, yönetimini değiştiremedi ve NATO’nun genişlemesini durduramadı. Bu bakımdan hedeflerinin önemli bir bölümüne ulaşamadı. Fakat Ukrayna da toprak bütünlüğünü sağlayamadı, Batı güvenlik sistemine kesin biçimde katılamadı ve kendi kaynaklarıyla ayakta kalabilecek bir savaş düzeni kuramadı. ABD Rusya’yı zayıflattı fakat yenemedi. Avrupa büyük bedeller ödedi ancak siyasi ağırlığını artıramadı. NATO genişledi fakat karşısındaki tehdidi de büyüttü.

Öyleyse “Rusya neden kaybediyor?” sorusu yanlış kurulmuş bir sorudur. Doğru soru şudur:

Ukrayna’da kim kaybediyor?

Cevap tek bir ülkenin adı değildir. Rusya insan, kaynak ve zaman kaybediyor. Ukrayna ülkesini ve geleceğini kaybediyor. Avrupa ekonomik gücünü ve stratejik bağımsızlığını kaybediyor. ABD ise Rusya’yı istediği sonuca zorlayabileceği iddiasının inandırıcılığını kaybediyor. NATO, genişlerken karşısındaki tehdidi de büyütüyor.

Bu savaşta herkes bir şeyler kazanmış olabilir: Savunma şirketleri para, devletler yeni mevziler, siyasetçiler yeni gerekçeler kazanmıştır. Fakat ortada tartışmasız bir askerî zafer bulunmamaktadır.

Kesin olan yalnızca şudur: Rusya’nın kaybettiğini her gün tekrarlamak, Ukrayna’nın kazandığını göstermeye yetmemektedir.