Avrupa’nın güvenlik mimarisi uzun yıllar boyunca yanlış bir varsayım üzerine kurulmuştur: Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’yı her şart altında savunacaktır. Bu varsayım hiçbir zaman sınırsız ve otomatik bir güvenlik garantisi değildi. Fakat Avrupalı siyasetçiler onu böyle göstermeyi tercih ettiler. Çünkü kendi ülkelerini savunmanın maliyetini üstlenmek yerine savunma görevini Washington’a bırakmak daha ucuzdu. Ordulara, cephaneliklere ve savunma sanayisine ayrılması gereken kaynaklar seçmeni memnun edecek harcamalara yöneltilebiliyor; böylece güvenliğin bedelini ödemeden seçim kazanmak mümkün oluyordu.
Savunma sorumluluğundan kaçmak zamanla bir devlet politikasına, bu politikanın sağladığı rahatlık ise Avrupa siyasetinin temel alışkanlığına dönüştü. Önce günlük siyaset, ardından diplomasi, devlet yönetmenin ağırlığını taşımayan sıradan ve ucuz kadroların eline kaldı.
Soğuk Savaş boyunca bu düzen işledi. Sovyet tehdidi karşısında Amerikan askerleri Avrupa’ya yerleşti; Amerikan nükleer silahları Avrupa’nın caydırıcılığını sağladı. NATO’nun komuta, istihbarat, haberleşme, lojistik ve stratejik nakliye sistemi büyük ölçüde Amerika tarafından kuruldu. Avrupa devletleri ise ekonomilerini büyüttü, sosyal harcamalarını artırdı ve halklarına güvenliğin artık çözülmüş bir mesele olduğunu anlattı.
Gerçekte çözülmüş hiçbir şey yoktu. Avrupa kendi güvenliğini kurmak yerine, uluslararası platformlarda Amerika Birleşik Devletleri’ni hemen her koşulda destekleme karşılığında savunmasının maliyetini ve sorumluluğunu Washington’a devretmiş; askerî bağımlılığının bedelini siyasi bağımsızlığıyla ödemişti.
Bugün Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu savunma sorununun temelinde para, teknoloji veya insan gücü eksikliği yoktur. Avrupa’nın ekonomik kapasitesi güçlü ordular kurmaya, yeterli mühimmat üretmeye, ortak hava ve füze savunma sistemi meydana getirmeye, stratejik nakliye kapasitesi oluşturmaya ve bağımsız bir komuta düzeni kurmaya fazlasıyla yeterlidir. Eksik olan, bu kaynakları askerî güce dönüştürecek siyasi iradedir.
Bu irade kendiliğinden kaybolmamıştır. Avrupa’da savunmayı devletin asli görevi olarak gören yöneticilerin yerini, güvenlik sorumluluğunu başkalarına yükleyerek iktidarını korumaya çalışan bir siyasetçi sınıfı almıştır. Bu kadrolar için savunma, ülkenin varlığını ilgilendiren bir zorunluluk değil; seçmene maliyet getirdiği için mümkün olduğu kadar ertelenmesi gereken tehlikeli bir dosyadır.
Bu siyasetçi sınıfının yanında, kararların sorumluluğunu üstlenmeden hayatın hemen her alanını düzenlemeye çalışan dev bir bürokratik kadro oluşmuştur. Avrupa Birliği ortak para oluşturmuş, ortak pazar kurmuş ve sınırları aşan geniş bir hukuk düzeni meydana getirmiştir. Brüksel’de hangi ürünün hangi ölçülerde üretileceğinden çevre standartlarına, bütçe açıklarından tarım desteklerine kadar binlerce konuda karar alınabilmektedir. Fakat aynı bürokrasi, bir Avrupa devleti saldırıya uğradığında hangi ülkenin askerinin, kimin emriyle, hangi cephede ve hangi amaç uğruna savaşacağı sorusuna cevap verememektedir.
Çünkü bürokrasi yönetmelik hazırlayabilir, yeni kurumlar kurabilir, kadrolarını büyütebilir ve bitmeyen zirveler düzenleyebilir; fakat savaşma iradesi yaratamaz. Savunma sorumluluğu taşımayan bürokratlarla seçim kaybetmekten başka risk görmeyen siyasetçilerin meydana getirdiği bir yapı, güvenlik sistemi değil, örgütlenmiş bir sorumsuzluk düzenidir.
Bu düzen içinde güvenliğin maliyeti Amerika’ya, savaşın riski doğu sınırındaki ülkelere, kararların sorumluluğu ise NATO’ya bırakılmıştır. Avrupa siyasetçilerine kalan görev, ortak bildiriler yayımlamak, yeni kavramlar üretmek ve gerçekte var olmayan bir Avrupa savunmasından söz etmektir.
Lizbon Antlaşması’nın 42(7). maddesi, Avrupa Birliği üyesi bir devlet silahlı saldırıya uğradığında diğer üyelerin yardım etmesini öngörmektedir. Fakat hukuk metinleri askerî kapasite yaratmaz. Bir devletin yardım edeceğini yazmakla bu yardımın ne zaman, hangi kuvvetlerle ve hangi siyasi bedel göze alınarak yapılacağını belirlemek aynı şey değildir. Avrupa’nın birleşik ordusu, bağlayıcı bir askerî karar merkezi ve bütün üyeler adına savaş emri verebilecek siyasi otoritesi yoktur.
Fransa kendi nükleer silahlarının kullanım kararını Brüksel’e bırakmayacaktır. Almanya ordusunun yönetimini Paris’e veya başka bir Avrupa başkentine teslim etmeyecektir. Polonya güvenliğini Fransız vaatlerine bağlamayacaktır. Küçük ülkeler ise büyük devletlerin kendilerini savunmak için gerçekten savaşa girip girmeyeceğinden hiçbir zaman emin olamayacaktır.
Ortak Avrupa ordusundan söz edildiğinde herkes ordunun ortak olmasını istemekte, fakat hiç kimse komutanın başka bir ülkeden olmasını kabul etmemektedir. Her devlet ortak savunmayı desteklemekte, ancak askerî karar yetkisini elinde tutmak istemektedir. Savunma bütçeleri birbirine yaklaştırılmaya çalışılmakta, fakat tehdit ortak tanımlanamamaktadır. Rusya, Polonya ve Baltık ülkeleri için doğrudan varoluşsal bir tehditken Almanya için aynı zamanda ekonomik bir gerçeklik, Fransa için ise Avrupa’daki Amerikan etkisini dengelemekte kullanılabilecek stratejik bir aktördür.
Aynı tehdidi aynı biçimde tanımlayamayan, ortak komutanı kabul etmeyen ve askerî karar yetkisini paylaşmayan devletlerin ortak savunma siyaseti üretmesi mümkün değildir.
Avrupa’nın asıl güvenlik sorunu, Rusya’nın askerî gücünden önce Avrupa’nın ne olduğuna karar verememesidir. Avrupa Birliği bir ekonomik birlik midir, siyasi federasyon mudur, bağımsız devletlerin çıkar ortaklığı mıdır, yoksa Amerikan güvenlik sistemi içinde yaşayan zengin fakat askerî bakımdan bağımlı bir bölge midir?
Bu soruya cevap verilemediği için Avrupa bürokrasisi gerçeğin üzerini yeni kavramlarla örtmektedir. “Stratejik özerklik”, “savunma bütünleşmesi” ve “ortak güvenlik mimarisi” gibi ifadeler tekrarlanmakta; fakat bunların arkasına ortak bir ordu, bağımsız bir komuta sistemi ve savaşmayı göze almış siyasi irade konulamamaktadır. Avrupa güvenliği, askerî gerçekliğin değil, bürokratik kelimelerin yönettiği bir alana dönüşmüştür.
Avrupa’yı bu noktaya getiren siyasetçiler başarısız sayılmamış, aksine defalarca yeniden seçilmişlerdir. Savunma harcamalarını ertelemiş, orduları küçültmüş, cephanelikleri boş bırakmış ve bütün sistemi Amerikan desteğine bağlamışlardır. Buna rağmen halklarına güvenliğin devam ettiğini söylemişlerdir. Avrupa savunma gücünü kaybetmemiş; kendi siyasetçileri tarafından, seçim kazanmanın maliyetini düşürmek uğruna savunmasız bırakılmıştır.
Hiçbir devlet başka bir devleti sonsuza kadar ve her şart altında savunmaz. Amerika Birleşik Devletleri de Avrupa’nın güvenliğini kendi çıkarlarından bağımsız biçimde sağlamayacaktır. Amerikan çıkarları ile Avrupa’nın çıkarları birbirinden uzaklaştığında NATO’nun maddeleri ortadan kalkmayacak, fakat onları harekete geçirecek siyasi irade zayıflayacaktır. İşte o zaman Avrupa devletleri yıllardır erteledikleri soruyla tek başlarına karşılaşacaktır: Kendi güvenlikleri için hangi bedeli ödemeye hazırdırlar?
Bu soruya ortak bir Avrupa cevabı verilemeyecektir. Çünkü ortak savunmayı kuramayan devletler, tehlike yaklaştığında ortak barışı da kuramazlar. Her büyük devlet önce kendi çıkarlarını koruyacak, kendi güvenlik alanını oluşturmaya ve diğerlerinden önce görüşme masasına oturmaya çalışacaktır.
Almanya ekonomik ilişkilerini, sanayisini ve enerji güvenliğini korumak için Rusya ile ayrı bir düzenleme arayacaktır. Fransa, Almanya’nın gerisinde kalmamak ve Avrupa’daki nüfuzunu kaybetmemek için kendi görüşme masasını kuracaktır. Diğer Avrupa devletleri ise kendilerine haber verilmeden yapılan pazarlıklarda yer bulmaya çalışacaktır. Bugün ortak savunmadan söz eden başkentler, yarın birbirlerinden gizledikleri ulusal anlaşmaların peşine düşecektir.
Bu, geçici bir diplomatik sapma değil, mevcut Avrupa düzeninin kaçınılmaz sonucudur. Barış zamanında savunma yetkisini paylaşmayan devletlerin kriz anında ulusal çıkarlarından vazgeçmesi beklenemez. Ortak ordu kuramayan, ortak komutan seçemeyen ve ortak düşman tanımlayamayan bir Avrupa’nın ortak barış masası kurması da mümkün değildir.
Böylece Avrupa’nın güvenlik düzeni büyük bir savaş meydanında değil, birbirinden habersiz kurulacak barış masalarında çözülecektir. Avrupa devletleri Rusya karşısında askerî yenilgiye uğramadan önce birbirlerine olan güvenlerini kaybedecek; ortak savunma düzenini dışarıdan gelen bir saldırıdan önce içeriden başlayan ulusal anlaşmalar sona erdirecektir.
Avrupa’yı sonunda Rusya savunmasız bırakmayacaktır. Avrupa’yı, ekonomik gücüne rağmen ordusunu kurmayan; ortaklıktan söz ederken ulusal hesaplar yapan; güvenliği başkalarına havale ederek yeniden seçilmeyi devletin geleceğinden daha önemli gören kendi siyasetçileri savunmasız bırakacaktır.
Avrupa’nın parası vardır, teknolojisi vardır, insan gücü vardır. Olmayan şey, bütün bunları savunma gücüne dönüştürmeyi göze alacak siyasi irade ve bu iradeyi taşıyacak yönetici sınıftır. Bu gerçek değişmedikçe ortak Avrupa savunması bir proje değil, sorumluluktan kaçmak için kullanılan siyasi bir cümle olarak kalacaktı