Amerika Birleşik Devletleri’nin Aralık 2025’te yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington’un bundan sonra dünyayı nasıl yönetmek istediğini alışılmış diplomatik ifadelerin arkasına saklamadan açıklamaktadır. Belgenin temel düşüncesi basittir: Amerika küresel düzenin merkezinde kalacak, ancak bu düzeni ayakta tutmanın askerî, siyasi ve ekonomik maliyetini artık tek başına üstlenmeyecektir.
Belgede kullanılan ifade “yük paylaşımı”dır. Fakat anlatılan sistem, yükün eşit biçimde ülkelerin kendi bölgelerinin güvenliğinde birincil sorumluluğu üstlenmeleri istenmektedir.
Washington bu yeni düzende geri çekilmemektedir. Yalnızca bulunduğu yeri değiştirmektedir. Cephede savaşan, yeniden yapılanmanın parasını ödeyen ve siyasi riskleri üstlenen devlet olmaktan çıkıp sistemi kuran, tarafları bir araya getiren, görevleri dağıtan ve sonuçları denetleyen devlet hâline gelmektedir.
Ulusal Güvenlik Stratejisi bunu da saklamamaktadır. Amerika’nın “toplayıcı ve destekleyici” olacağı, bölgesel sorumlulukların ise ortaklar tarafından üstlenileceği belirtilmektedir. Daha fazla sorumluluk kabul eden ülkelere ticari kolaylıklar, teknoloji paylaşımı ve savunma tedarikinde ayrıcalıklar vaat edilmektedir. Başka bir ifadeyle Washington yeni ortaklıklar kuracak, ortaklarının önüne bazı kazanç ihtimalleri koyacak ve karşılığında güvenlik yükümlülüklerinin kendi belirlediği bir bölümünü onlara devredecektir.
Bu politika Ortadoğu bölümünde daha açık görülmektedir. Belgenin bu bölümünün başlığı bile yeterince açıklayıcıdır: “Yükleri Kaydır, Barışı İnşa Et.” Amerika, Basra Körfezi’ndeki enerji kaynaklarının düşman bir gücün eline geçmesini, Hürmüz Boğazı ile Kızıldeniz’in kapanmasını ve İsrail’in güvenliğinin tehlikeye düşmesini istememektedir. Bunlar Washington’un vazgeçmediği temel çıkarlardır. Vazgeçtiği şey, bu çıkarları korumanın bütün maliyetini kendi bütçesinden ödemektir.
Gazze için hazırlanan yeni yönetim ve yeniden yapılanma düzeni bu anlayışın ilk büyük uygulamalarından biridir. Barış Kurulu’nun başkanlığı ve stratejik denetimi Washington’da kalırken, Gazze’nin günlük yönetiminin teknokratlara bırakılması, güvenliğin uluslararası bir istikrar gücü tarafından sağlanması, yeniden yapılanma için bölge ülkelerinden ve uluslararası sermayeden kaynak toplanması öngörülmektedir.
Kurulun görev alanları arasında yalnızca yönetim ve güvenlik bulunmamaktadır. Yeniden yapılanma, yatırım çekilmesi, büyük ölçekli finansman ve sermaye seferberliği de sistemin parçasıdır. Böylece Amerika planı hazırlamakta, yönetim yapısını kurmakta ve siyasi denetimi elinde tutmakta; askerî riskin, idari sorumluluğun ve yeniden yapılanma maliyetinin önemli bölümünü başka ülkelere bırakmaktadır.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması da aynı dönemde ortaya çıkan ikinci büyük bölgesel düzenlemedir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından 7 Ağustos 2026’da imzalanan anlaşma, taraflardan birine yapılacak silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılmasını kabul etmektedir. Böylece Suudi Arabistan ekonomik gücü ve enerji kaynaklarıyla, Türkiye askerî kapasitesi ve savunma sanayisiyle, Pakistan ise büyük ordusu ve nükleer caydırıcılığının gölgesiyle yeni bir güvenlik yapısında birleşmiştir.
Anlaşmanın açıklanan uygulama alanı yalnızca siyasi dayanışma değildir. Üst düzey askerî ve siyasi koordinasyon mekanizmalarının kurulması, kara, deniz, hava ve siber alanlarda ortak tatbikatlar yapılması, savunma sanayisinde ortak üretim ve teknoloji aktarımının geliştirilmesi öngörülmektedir. Ortadoğu’nun güvenliğini sağlama görevi giderek bölgenin kendi devletlerine bırakılmaktadır.
Mekke Anlaşması’nın Washington tarafından hazırlandığını veya yönetildiğini gösteren kamuoyuna açıklanmış doğrudan bir belge yoktur. Fakat anlaşmanın ortaya çıkardığı sonuç ile ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi arasında dikkat çekici bir uyum bulunmaktadır. Üç Amerikan ortağı, kendi bölgelerinin güvenliği için daha fazla askerî ve mali sorumluluk üstlenmekte; Washington ise ittifaklar, silah satışları, teknoloji, istihbarat ve diplomatik nüfuz yoluyla sistemin merkezindeki yerini korumaktadır.
Bu nedenle mesele Amerika’nın bölgeden çekilmesi değildir. Amerika bölgedeki askerî yükünü azaltırken siyasi ve ekonomik denetimini sürdürmek istemektedir. Washington’un hedefi Ortadoğu’yu terk etmek değil, daha düşük maliyetle yönetmektir.
Üstelik güvenliğin bölge ülkelerine devredilmesi Amerika’yı ekonomik bakımdan zarara uğratmayacaktır. Tam tersine, yeni savunma düzenleri yeni silah, teknoloji, eğitim, bakım ve lojistik ihtiyaçları yaratacaktır. Şubat 2026’da yayımlanan ve “Önce Amerika Silah Transferi Stratejisi”nin oluşturulmasını öngören başkanlık kararnamesi, yabancı ülkelerin silah alımlarının ve yabancı sermayenin Amerikan savunma sanayisinin üretim kapasitesini genişletmekte kullanılacağını açıkça belirtmektedir. Bölge ülkeleri daha fazla silahlanacak, daha fazla para harcayacak ve üstlendikleri yeni görevler için daha fazla siyasi risk alacaktır. Bu harcamaların önemli bir bölümü ise Amerikan sanayisine dönecektir.
Ortaya çıkan düzenin özeti açıktır: Gazze’nin yeniden kurulmasının parasını başkaları ödeyecek, güvenliğini başkalarının askerleri sağlayacak, bölgesel çatışmaların ilk riskini bölge ülkeleri üstlenecek ve yeni savunma sistemlerinin ihtiyaç duyduğu silahların önemli bölümü Amerika’dan alınacaktır. Buna karşılık Washington siyasi mimariyi kurmaya, ekonomik imkânları yönlendirmeye ve güvenlik düzeninin sınırlarını belirlemeye devam edecektir.
Yani Amerika maliyeti devretmekte, fakat kârı bölüşmeye hazırlanmamaktadır.
Ancak burada mutlaka sorulması gereken son bir soru vardır:
Bölgenin yeniden kurulması ve güvenliğinin sağlanması adına böylesine ağır askerî, ekonomik ve siyasi yükümlülükler öngören bu düzenlemeleri taraf ülkeler neden büyük bir istek, hatta yer yer coşkuyla kabul etmiştir?
Devletler, karşılığında önemli bir kazanç görmedikleri sürece başkalarının hazırladığı planların maliyetini böylesine kolay üstlenmezler. Kamuoyuna açıklanan kazançlar, üstlenilen riskleri karşılamıyorsa anlaşmaların gerçek bilançosunda henüz açıklanmayan başka kalemlerin bulunmasından şüphe etmek gerekir.
Taraf ülkelere ne vaat edilmiştir? Ticari ayrıcalıklar mı, teknoloji aktarımı mı, güvenlik garantileri mi, bölgesel nüfuz alanları mı; yoksa bugün için bilmediğimiz yeni bir tavizler ve karşılıklı taahhütler dizisi mi?
Çünkü açıklanan yükümlülükler ortadadır. Açıklanmayan ise bu ağır yükümlülükleri kabul etmenin gerçek karşılığıdır.
Küresel siyasetin satranç tahtasını ve ABD’nin ‘maliyeti devredip kontrolü elde tutma’ stratejisini harika bir analitik derinlikle özetleyen, ufuk açıcı bir makale. Olayların sadece diplomatik vitrinini değil, perde arkasındaki ekonomik ve stratejik çıkar çarklarını da yalın bir dille ortaya koyan değerli bir çalışma. Özellikle finaldeki ‘Taraf ülkelere ne vaat edildi?’ sorusu, yazıyı sıradan bir durum tespitinin ötesine taşıyarak meselenin tam kalbine dokunuyor.
Kaleminize sağlık üstadım…
AAD