BARIŞ MI YENİ GÜVENLİK SİSTEMİ Mİ?
Ortadoğu’da imzalanan büyük anlaşmaların neredeyse tamamı kamuoyuna “barış”, “istikrar”, “işbirliği” ve “bölgesel entegrasyon” kavramlarıyla sunulur. Ancak bölgenin modern tarihi incelendiğinde görülen gerçek çok farklıdır. Çünkü Ortadoğu’da diplomatik metinler çoğu zaman yalnızca diplomasi üretmez; yeni güç dağılımını, yeni sadakat ilişkilerini, yeni pazarları ve yeni güvenlik mimarilerini de beraberinde getirir.
2020 yılında ABD’nin ön ayak olmasıyla imzalanan İbrahim Anlaşmaları da tam olarak böyle bir sürecin ürünüdür.
Resmi anlatıya göre mesele oldukça basittir. İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme sağlanmış, ekonomik ilişkilerin önü açılmış, karşılıklı büyükelçilikler kurulmuş ve bölgesel barış için tarihi bir adım atılmıştır. Anlaşmanın adına özellikle “İbrahim” denmesi bile bu psikolojik zeminin parçasıdır. Çünkü hem Yahudilik hem İslam geleneğinde Hz. İbrahim ortak ata kabul edilir ve bu isim üzerinden dini yakınlaşma görüntüsü üretilmek istenmiştir.
Ancak devletler dini yakınlaşma çabalarıyla değil, güvenlik korkularıyla hareket eder.
Gerçekte İbrahim Anlaşmaları’nın merkezinde Filistin meselesi değil İran bulunmaktadır.
Uzun yıllardır İsrail, Körfez monarşileri ve ABD’nin önemli bölümü İran’ı bölgesel tehdit olarak tanımlamaktadır. İran’ın balistik füze kapasitesi, vekil örgüt ağı, Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısı, Şii ekseni politikası ve nükleer programı aynı güvenlik denkleminde değerlendirilmektedir. Bu nedenle İbrahim Anlaşmaları yalnızca diplomatik normalleşme değildir; aynı zamanda İran merkezli korku ekseninin ürettiği yeni güvenlik hattıdır.
Washington’un bölgedeki yaklaşımı da büyük ölçüde bunun üzerine kuruludur. Önce tehdit algısı büyütülmekte, ardından aynı tehdit üzerinden güvenlik sistemi pazarlanmaktadır. Körfez ülkeleri açısından mesele yalnızca İsrail’i tanımak değildir. Asıl mesele, ABD destekli bölgesel koruma şemsiyesine dahil olmaktır.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur:
ABD’nin sunduğu güvenlik şemsiyesi çoğu zaman otomatik askeri koruma anlamına gelmez.
Uluslararası sistem bunun örnekleriyle doludur. Birleşmiş Milletler Şartı Madde 51, NATO Anlaşması Madde 4 ve 5 ya da Lizbon Antlaşması 42(7) sürekli “kolektif güvenlik” söylemiyle anlatılır. Ancak gerçek kriz anlarında devletlerin davranışını belirleyen şey anlaşma metinleri değil, ulusal çıkarlardır.
İbrahim Anlaşmaları da aynı mantığın Ortadoğu versiyonu gibi görünmektedir.
Çünkü anlaşmanın görünen yüzünde ekonomi, teknoloji, enerji ve yatırım başlıkları bulunsa bile, perde arkasında oluşan şey fiili bir stratejik bloktur. İsrail’in bölgesel yalnızlığının kırılması, Körfez ülkelerinin İsrail ile aynı güvenlik sistemine bağlanması ve İran’ın çevrelenmesi bu yapının temel omurgasını oluşturmaktadır.
Asıl tartışılması gereken konu ise Türkiye’dir.
Çünkü Türkiye bu denklemin sıradan ülkelerinden biri değildir. NATO üyesi olması, Karadeniz ve boğazlar üzerindeki kontrolü, İran sınırına sahip olması, büyük askeri kapasitesi, enerji koridorlarının merkezinde bulunması ve Ortadoğu üzerindeki siyasi etkisi nedeniyle Ankara’nın pozisyonu bütün sistemin yönünü değiştirebilecek ağırlığa sahiptir.
Bu nedenle Washington uzun süredir Türkiye’yi tamamen dışlayan bir Ortadoğu sistemi kurmak istememekte, ancak aynı zamanda Ankara’nın bağımsız hareket kapasitesinden de rahatsızlık duymaktadır.
Türkiye bugün iki farklı Ortadoğu arasında sıkışmış durumdadır.
Birinci seçenek; ABD öncülüğünde şekillenen, İsrail merkezli yeni güvenlik mimarisine eklemlenmektir.
İkinci seçenek ise İran, Rusya ve Çin ile tamamen aynı blokta yer almak değil, çok taraflı denge politikasını sürdürmeye çalışmaktır.
Ankara’nın mevcut politikası tam olarak bu gri alanda yürümektedir.
Çünkü Türkiye açısından mesele yalnızca İsrail ile diplomatik ilişki kurmak değildir. Gerçek mesele, İran’ı çevreleme stratejisinin aktif parçası haline gelip gelmeyeceğidir.
Böyle bir tercihin sonuçları ise son derece ağır olabilir.
Türkiye’nin İbrahim Anlaşmaları benzeri bir sisteme tam entegrasyonu; Ortadoğu’daki denge politikasını bozabilir, İran ile ilişkileri sertleştirebilir, Suriye sahasını daha kırılgan hale getirebilir, Rusya ve Çin ile yürütülen çok yönlü diplomatik dengeyi zayıflatabilir ve en önemlisi Türkiye’nin İslam dünyasındaki siyasi ağırlığını ciddi biçimde aşındırabilir.
Çünkü Ortadoğu’da hiçbir ülke yalnızca imza attığı metinlerle değerlendirilmez.
Hangi güvenlik sisteminin parçası haline geldiğiniz, çoğu zaman imzaladığınız anlaşmanın kendisinden daha önemlidir.
İbrahim Anlaşmaları bugün kağıt üzerinde diplomatik normalleşme olarak sunulsa da, gerçekte Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan yeni güç mimarisinin siyasi giriş kartı gibi görünmektedir.
Ve Türkiye’den beklenen şey yalnızca diplomatik destek değil, bu yeni güvenlik sisteminin stratejik parçası haline gelmesidir.
Ankara’nın önündeki gerçek mesele artık İsrail ile ilişki kurup kurmamak değildir.
Mesele, kurulmakta olan yeni Ortadoğu düzeninde hangi eksende duracağıdır.