Dünya ticaretinin iki ana geçidi aynı anda savaşın içine çekiliyor. İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki askerî baskısını sürdürürken İran destekli Husiler Babülmendep üzerinde fiilî askerî baskı kuruyor. Biri Basra Körfezi’nin, diğeri Süveyş Kanalı’nın kapısıdır. Bu iki kapının aynı anda tehdit altına girmesi yalnızca petrol fiyatlarının yükselmesi anlamına gelmez. Asya ile Avrupa arasındaki ticaret düzeninin boğazından tutulması demektir.

Husiler, resmî adıyla Ensarullah, Yemen’in kuzeyindeki Zeydi Şii topluluklar içinden doğdu. 2014’te başkent Sana’yı ele geçirdikten sonra sıradan bir milis hareketi olmaktan çıkarak devlet kurumlarını, limanları ve geniş bir nüfusu yöneten fiilî iktidara dönüştü. Vergi ve gümrük geliri topluyor, akaryakıt ithalatını ve telekomünikasyon sistemini kontrol ediyor, kendi savaş ekonomisini işletiyor.

Husiler yalnızca İran’ın gönderdiği silahları kullanan bir güç değildir. Yemen’de füze ve insansız hava aracı parçalarını birleştirebiliyor, bazı mühimmatları üretebiliyor. Ancak gelişmiş sistemlerin tasarımı, kritik parçaları ve teknolojisi büyük ölçüde İran’dan geliyor; askerî kadroları İran Devrim Muhafızları ve Hizbullah tarafından eğitiliyor. Husiler İran’ın uzaktan yönettiği basit bir birlik değildir; fakat İran desteği olmadan bugünkü menzil ve ateş gücüne ulaşmaları da mümkün değildir. Kısacası Husiler, İran’ın Kızıldeniz’deki silahlı ortağıdır.

Washington, kendi çıkarlarına aykırı gördüğü devletleri önce düşman ilan eder, sonra çevreler. Ekonomik yaptırım, diplomatik baskı, iç siyasete müdahale ve gerektiğinde doğrudan askerî güç kullanarak hedef aldığı ülkeyi sıkıştırır. İleri sürdüğü gerekçe her defasında değişir: Demokrasi, insan hakları, terörle mücadele, nükleer tehdit veya bölgesel güvenlik. Değişmeyen amaç ise stratejik kaynakları, özellikle petrol ve doğal gazın üretim ve dağıtım yollarını denetim altında tutmaktır.

İran’a karşı uygulanan politika da bunun devamıdır. Washington, Tahran’ı askerî üsler, yaptırımlar ve bölgesel ortaklarla kuşatarak teslim alacağını düşündü. Fakat bu kez karşısına kolayca parçalanabilecek bir devlet çıkmadı. İran yalnız kendi topraklarında direnmekle kalmadı; yıllar boyunca kurduğu bölgesel ağ sayesinde baskıyı Amerikan düzeninin enerji ve ticaret yollarına taşıdı.

Artık Hürmüz’deki İran ile Babülmendep’teki Husileri birbirinden bağımsız iki güç gibi değerlendirmek mümkün değildir. Birlikte hareket ettiklerinde Körfez petrolünün dışarı çıkışını, Kızıldeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmasını ve Asya–Avrupa ticaretini aynı anda felce uğratabilecek konuma gelmişlerdir.

Washington İran’ı kuşatmaya çalışırken kendi kurduğu enerji düzenini İran’ın ateş menziline sokmuştur.

Hürmüz’den geçen petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz dünya enerji piyasasının vazgeçilmez parçalarıdır. Babülmendep ise Hint Okyanusu’nu Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden Akdeniz’e bağlar. Hürmüz kullanılamaz hale gelirse Körfez petrolü dışarı çıkamaz. Babülmendep tehlikeye girerse Asya’dan Avrupa’ya giden gemiler Afrika’nın güneyini dolaşmak zorunda kalır. Yol uzar, sigorta bedelleri katlanır, taşıma maliyetleri büyür ve Washington’un savaşının faturası çatışmaya katılmayan ülkelere kesilir.

Bu nedenle Yemen’de yaşananlar sıradan bir iç savaş hareketliliği değildir. Husilerin stratejik yükseltilere, adalara ve Kızıldeniz kıyılarına ilerlemesi, Suudi Arabistan destekli güçlerin ikmal hatlarını kesmekten ibaret değildir. Babülmendep üzerinde kurulan askerî baskı, İran’ın Hürmüz’de yarattığı tehdidin batı ucunu tamamlamaktadır.

Ortaya çıkan düzen açıktır: Körfez’in çıkışında İran, Kızıldeniz’in girişinde Husiler.

İki ayrı kuvvet, iki ayrı coğrafya; fakat aynı stratejik sonuç.

Washington bu noktaya bir hesap hatasıyla değil, bölgeyi istediği gibi şekillendirebileceğine dair eski küstahlığıyla geldi. İran’ın yalnız kendi sınırları içinde savaşmayacağını, yıllardır kurduğu bölgesel ağı harekete geçireceğini görmek istemedi. Şimdi Hürmüz’e müdahale ederse İran’la savaşı büyütecek; Yemen’i yeniden bombalarsa Husileri yok edemeden Suudi Arabistan’ı ateş hattına sürecektir.

Riyad bunun farkındadır. Suudi Arabistan’ın asıl kaygısı artık İran’ın yenilip yenilmeyeceği değil, savaşın kendi petrol tesislerine, limanlarına ve ihracat yollarına ne kadar zarar vereceğidir. Amerikan saldırılarına karşı ihtiyatlı davranması korkaklık değil, coğrafyanın dayattığı soğuk hesaptır. Washington savaşı uzaktan başlatabilir; fakat füzeler Amerikan şehirlerine değil, Körfez ülkelerinin rafinerilerine, limanlarına ve boru hatlarına düşecektir.

ABD karar verecek, Körfez ülkeleri yanacaktır.

Çin de artık sessiz bir müşteri gibi davranamaz. Hürmüz ve Babülmendep üzerinden taşınan enerjinin ve ticari yükün en büyük alıcılarından biridir. Pekin, İran’a Husileri dizginlemesi için baskı yaparken Çinli kamu şirketleri tankerlerini iki geçitten uzak tutmaya başlamıştır. Fakat bu tedbirler sorumluluk üstlenmek değil, tehlikeden kaçınmaktır. Çin, deniz yollarının güvenliği için siyasi ve askerî bedel ödemeden ekonomik çıkarlarını koruma döneminin sona erdiğini kabul etmek zorundadır.

Avrupa’nın durumu daha ağırdır. Enerji güvenliğini sağlayacak bağımsız askerî gücü yoktur; deniz yollarını açık tutacak ortak siyasi iradeyi de oluşturamamıştır. Yine Washington’un müdahalesini bekleyecek, Washington ise maliyeti Avrupalı müttefiklerinin üzerine atacaktır. Gemiler Afrika’nın çevresini dolaşacak, enerji ve taşıma maliyetleri yükselecek, faturayı Avrupa halkı ödeyecektir.

Avrupa bir kez daha karar masasında bulunmadan savaşın hesabını ödeyecektir.

Türkiye de “gelişmeleri yakından izliyoruz” cümlesinin arkasına saklanamaz. Süveyş–Akdeniz hattının zayıflaması, Doğu Akdeniz’deki ticari ve askerî dengeleri doğrudan değiştirir. Enerji fiyatlarındaki yükseliş Türkiye’nin üretim maliyetlerine, Kızıldeniz’deki güvensizlik ise limanlarına ve taşımacılık hatlarına yansır. Başkalarının açtığı savaşın bedelini ödemek istemeyen Ankara, yalnızca izleyen değil, çıkarını tanımlayan ve buna göre hareket eden bir devlet olmak zorundadır.

Bugün Hürmüz ile Babülmendep’in tamamen ve sürekli kapatıldığı söylenemez. Fakat deniz yollarını denetlemek için onları bütünüyle kapatmak gerekmez. Birkaç geminin vurulması, sigorta şirketlerinin geri çekilmesi ve navlun bedellerinin katlanması yeterlidir. Ticaret resmî açıklamalara değil, risk hesabına bakar. Boğaz kâğıt üzerinde açık kalır; fakat gemiler geçemiyorsa fiilen kapanmıştır.

Washington İran’ı kuşatmak isterken dünya ekonomisinin iki ana damarını İran ve müttefiklerinin baskısına bıraktı. Şimdi bölgeye daha fazla savaş gemisi göndermek tehdidi geçici olarak geriletebilir; fakat ortaya çıkan stratejik yenilgiyi gizleyemez.

Çünkü mesele artık bir boğazın açık veya kapalı olması değildir.

Mesele, başkalarının kaynaklarını ve ticaret yollarını denetleyerek dünya düzeni kurma siyasetinin kendi sahibine dönmesidir.